Demokrasi Nefreti – Jacques Rancière

“Rancière’in yazıları, solun yönünü şaşırdığı günümüzde, direnmeye nasıl devam edebileceğimizi gösteren ender anlamlı kavramlaştırmalardan biri.”
Slavoj Žižek

Düne kadar Avrupa’da resmî söylem totaliter dehşete karşı demokrasinin erdemlerini övüyordu. Devrimciler ise bugün ve buradaki demokrasiyi biçimsel bulup, gelecek bir gerçek demokrasiyi savunuyorlardı. Şimdi bütün bunlar geçmişte kaldı. Artık bazı hükümetler demokrasiyi silahların gücüyle ihraç ederken, Batı’da yeni düzenin aydınları kamusal ve özel yaşamın her parçasında demokratik bireyciliğin ve eşitlikçiliğin zararlı tezahürlerini teşhir etmek için aralarında yarışıyor. Bu ikisinin ortak değerleri yok edip yeni bir totalitarizm ürettiğini, insanlığı intihara sürüklediğini iddia ediyorlar.

Bu ideolojik dönüşümü anlamak için onu zenginliğin küresel yönetimi içinde ele almak yeterli değil. Eski zamanlardan beri, kendilerini halkı yönetmeye doğal olarak yetkili görenler “halkın yönetimi” fikri karşısında dehşete kapılmıştır. Jacques Rancière, demokrasi, siyaset, cumhuriyet ve temsil arasındaki karmaşık ilişkiyi incelerken, günümüzde yükselen demokrasi nefretinin kaynaklarını gösteriyor.

Demokrasi fikrinin, başkalarını yönetmeyi kendilerinin doğal hakkı olarak görenlerin huzurunu bozan, düzenlerini karıştıran gücünü hatırlatıyor. “Benim oyumla çobanın oyu bir olur mu?” sorusunu sorduran demokrasi korku ve nefretinin kaynaklarını gösteriyor.

KİTAPTAN

Giriş

Genç bir kadının saldırıya uğrama hikâyesiyle Fransa’yı endişeye sevk etmesi;1
birkaç gencin okulda başörtülerini çıkarmayı reddetmesi; toplumsal güvenliğin süregiden sıkıntıları; Montesquieu, Voltaire ve Baudelaire’in lise mezuniyet
sınavlarında yer alan metinlerde Racine ile Corneille’i tahttan indirmesi; ücretlilerin emeklilik sistemlerinin değişmemesi için yürüyüş yapmaları; sınavla girilen seçkin bir okula
alternatif bir giriş yolu açılması;2
televizyonda gerçeklik şovlarının artışı, eşcinsel evlilikler ve yapay dölleme. Böylesine
tepeden tırnağa farklı olayları aynı çatı altında toplayan hiçbir ortak nokta yok. Birbiri ardı sıra yayımlanan kitap ve makalelerde, düzenlenen radyo ve televizyon programlarında,
yüzlerce filozof veya toplumbilimci, siyasetbilimci veya psi

1 2004 yılında genç bir Fransız kadın, Paris treninde bir grup Kuzey Afrikalı
gencin saldırısına uğradığını iddia etti. Hikâye, Fransa’da akşam haberlerinin
gündemine oturdu ve milli bir “ünlü dava” haline geldi; ta ki kadının televizyona çıkmak için hikâyeyi uydurduğu ortaya çıkana dek – ç.n.

2 2001 yılının başında Paris Siyaset Bilimi Yüksek Okulu’nun (Ecole des Sciences Politiques) yöneticisi Richard Descoings, çok tartışılan bir girişimle, sosyal olarak dezavantajlı konumdan gelen öğrenciler için sınavdan başka bir yolla okula giriş imkânı yaratmıştı – ç.n.

kanalist, gazeteci veya yazar bu soruna çoktan yanıt verdi bile. Hepsine göre, tüm bu belirtiler aynı hastalığa aittir. Tüm
bu neticelerin tek bir nedeni vardır. Onun adı da demokrasi, yani modern kitle toplumundaki bireylerin sınır tanımayan arzularının egemenliğidir.
Bu suç ihbarının tekilliğini oluşturanın ne olduğunu görmek gerekiyor. Demokrasi nefreti şüphesiz ki yeni bir şey
değil. Aslına bakılırsa basit bir nedenden ötürü demokrasinin kendisi kadar eski: Sözcüğün kendisi bir nefretin ifadesidir. Demokrasi sözcüğü, antik Yunan’da ilk olarak, çokluğun korkutucu yönetimini, her türlü meşru düzenin mahvedilmesi olarak gören kişiler tarafından hakaret olarak icat
edilmişti. İktidarın kendilerine doğuştan bahşedildiğine ya
da yetenekleri nedeniyle kendilerine verildiğine inananlar
için demokrasi tiksinçlikle eşanlamlı olarak kaldı. Vahiy yoluyla gelen kutsal yasayı insan topluluklarını örgütleyebilecek tek meşru temel olarak ele alanlar için de hâlâ öyledir.
Bu nefretin şiddeti, şüphesiz ki, günceldir. Yine de basit bir
nedenden ötürü elinizdeki kitabın meselesi bu değildir: Bu
nefreti yayanlarla hiçbir ortak noktam yok ve bu nedenle
onlarla tartışacak bir şeyim de yok.
Tarih, demokrasiye yönelik bu nefretin yanı sıra, demokrasi eleştirisinin biçimlerinin doğuşuna da tanıklık etti. Eleştiri bir şeyin varlığını kabul eder, ama onun sınırlarını çizmek için yapar bunu. Demokrasi eleştirisi iki muhteşem tarihsel biçim yaşadı. Demokrasiyi kaçınılması mümkün olmayan bir olgu olarak kabul edip onunla bir uzlaşı çabasına giren aristokrat yasa yapıcıların ve âlimlerin sanatı bunlardan biridir. Amerika Birleşik Devletleri’nin anayasasının
kaleme alınması güçlerin düzenlenmesi ve kurumların dengelenmesini sağlarken, demokrasiden olabilecek en iyi sonucu elde etme ve aynı zamanda eşanlamlı görülen iki iyi
şeyin, en iyilerin yönetimi ve mülk sahipliği düzeninin korunması çabasının klasik bir örneğidir. Bu eleştiri eyleminin başarısı doğal olarak bunun tersinin başarısını besledi.
Genç Marx, cumhuriyetçi anayasanın temelinde mülkiyetin saltanatının yattığını göstermekte hiçbir zorluk çekmedi.
Cumhuriyetçi yasa koyucular bunu apaçık ortaya koymuşlardı. Ne var ki, Marx bugün hâlâ tükenmemiş olan bir düşünce standardı kurdu: Biçimsel demokrasinin kurumları ve
kanunları, burjuva sınıfının iktidarının bunların altında uygulandığı görünümler ve bu iktidarın kullandığı araçlardır.
Böylelikle, söz konusu görünümlere karşı verilen mücadele, özgürlük ve eşitliğin artık devlet ile hukukun kurumları içinde temsil edilmediği, somut hayatın ve duyulur deneyimin biçimleri içinde somutlaştığı “gerçek” demokrasinin
yolu haline geldi.
Bu kitabın konusu olan demokrasiye yönelik yeni nefret,
tam olarak bu modellerden birinin altına sokulamaz; ancak her ikisinden de devşirdiği öğeleri birleştirir. Demokrasi nefretinin bütün sözcüleri kendilerinin yalnızca demokratik devletler olmadığını, aynı zamanda kısaca demokrasi
olduklarını ilan eden ülkelerde yaşarlar. Bu devletlerin hiçbiri daha gerçek bir demokrasi çağrısında bulunmaz. Hepsi,
aksine, fazlasıyla demokrasiye sahip olunduğunu söyler bize. Halkın iktidarını somutlaştırdıklarını iddia eden kurumlara ilişkin hiçbir şikâyetleri olmadığı gibi, bu iktidarı kısıtlayacak hiçbir önlem de önermezler. Montesquieu, Madison ve Tocqueville’in çağdaşlarını heyecanlandıran kurumsal mekanizmalar, onları zerre kadar ilgilendirmez. Şikâyetleri halkla ve âdetleriyle ilgilidir; halkın iktidarının kurumlarıyla değil. Bunlar için demokrasi, yönetimin yozlaşmış bir
biçimi değil, toplum ve devleti etkisi altına alan bir uygarlık bunalımıdır. Bundan ötürü alınan bazı tavırlar ilk bakışta şaşırtıcı olabilir. Farklılıklara, azınlık haklarına ve (Fransız) cumhuriyetçi evrenselciliğinin altını oyan pozitif ayrımcılığa saygı gösterirken, başımıza gelen bütün kötülüklerin
kaynağı olarak demokratik Amerika’yı durmaksızın eleştirenler, aynı Amerika dünyanın çeşitli bölgelerine silahların
gücüyle kendi demokrasisini götürmeye kalkınca ilk alkışlayanlardır.
Demokrasiye yönelik bu ikili söylem, elbette yeni değil.
Demokrasinin, diğer yönetim biçimleri hariç tutulursa, en
kötü yönetim olduğunu duymaya alışmışızdır. Ne var ki demokrasi karşıtı yeni düşünce, bu genel formül için çok daha
rahatsız edici bir versiyon öneriyor. Bu düşünceye göre, demokratik yönetim, herkes için eşitlik ve bütün farklılıklara
saygı gösterilmesini isteyen demokratik yönetim tarafından
yozlaştırılmasına izin verildiğinde kötüdür. Buna karşılık,
demokratik toplum tarafından güçten düşürülmüş bireyleri,
değerleri medeniyetler çatışması olan medeniyetin değerlerini savunmak için savaşın hayatiyetine çağırdığı zaman iyidir. Dolayısıyla demokrasiye yönelik yeni nefretin savı kısaca şöyle ortaya konabilir: Yalnızca bir iyi demokrasi* vardır;
bu da, demokratik uygarlığın felaketini önleyen demokrasidir. İlerleyen sayfalarda bu savın ortaya çıkışını ve yarattığı
sonuçları çözümlemeye çalışacağız. Amaç sadece güncel bir
ideoloji biçimini betimlemek değildir. Böyle bir çözümleme,
aynı zamanda, dünyamızın hali ve bu dünyada politikadan
ne anlaşıldığına ilişkin bizi bilgilendirir. Böylelikle demokrasi sözcüğünün taşıdığı skandalı olumlu bir şekilde anlamamıza ve demokrasi düşüncesinin keskin etkisini yeniden
bulmamıza yardım edebilir.

(*) Aristoteles Politika’nın IV. ve VI. kitaplarında “iyi demokrasi” ve “kötü demokrasi”yi karşılaştırır. Ayrım kitap boyunca kullanılacağı için bu göndermeyi akılda tutmak yararlı olacaktır – ç.n.


Jacques Ranciére’den “Demokrasi Nefreti” – Ali Bulunmaz
(cumhuriyet.com.tr/ 18 Ağustos 2014)

Jacques Ranciére, “Demokrasi Nefreti”nde demokrasiden ne anlayıp anlamadığımız üzerinde dururken ona getirilen haklı ve haksız eleştirileri masaya yatırıyor. Ranciére, demokrasi fikrinin, başkalarını yönetmeyi kendine “doğal hak” sayanları nasıl rahatsız ettiğini anlatırken buradan doğan korku ve nefretin kaynaklarına iniyor.

Kirli sepetinde bir ‘gömlek’

Demokrasi, Eski Yunan’dan beri hep tartışma konusuydu. Tartışma bir tarafa, o dönemde korkutucu, düzen bozucu ve kötünün de kötüsü bir yönetim şekli olarak anılırdı. Tabii bugünkü demokrasi kavrayışıyla o zamanki arasında bariz farklar vardı ama adı, içeriğin önüne geçmişti.

Daha sonraları “iktidarı kendine bahşedilmiş ulu bir görev” olarak görenlerin hedefinde yine demokrasi vardı. Aslında hâlâ öyle. Üstelik bu durumu yaratanlar, kendi topraklarındaki yönetimin (hatta kendilerinin) “ne kadar demokratik olduğunu” söyleyip duruyor. Gerçek demokrasi ise itinayla kulvar dışına itiliyor; onu ezip geçmeyi düşünen ya da kullananların yönetimde olduğu bir ülkenin hatırı sayılır kişileri, hep “ileri demokrasi” veya “daha iyi ve daha çok demokrasi” söylemiyle gemisini yürütüyor. Geçmişte böyle oldu, şimdi de böyle.

Bu formül veya söylem, Jacques Ranciére’in Demokrasi Nefreti kitabının neye atıf yaptığını anlatması bakımından önemli. Tabii Ranciére, konunun teknik bazı yanlarını da titizlikle incelemekten geri durmuyor. Örneğin temsil, cumhuriyet, bireycilik, eşitlik ve halkın yönetimi gibi demokrasiyi besleyen bütün kaynakların nasıl kıyasıya eleştirildiğini, içinin nasıl boşaltıldığını ve bambaşka şeylere dönüştürülmeye çalışıldığını da anlatıyor.

DIŞI LİBERAL İÇİ TOTALİTER “DEMOKRASİ”
Tarihin pek çok döneminde “bol gelen elbise” ya da ?kötülüklerin kaynağı” olarak nitelenen demokrasiye karşı tuhaf bir yaklaşım da söz konusu. Daha doğrusu neyi hangi biçimde model aldığımız da önemli. Mesela Ranciére, bazılarınca “bütün kötülüklerin anası” sayılan Amerikan demokrasisinin akıl almaz şekilde eleştirildiğini söylüyor. Ama ABD, silah zoruyla onu ihraç etmeye kalktığında ise aynı grubun neredeyse tamamının saygı duruşuna geçtiğini de hatırlatıyor. Burada iyi ve kötü konusunda ikircikli bir durum var ve Ranciére konuya şöyle giriyor: “Demokratik yönetim, herkes için eşitlik ve bütün farklılıklara saygı gösterilmesini isteyen demokratik yönetim tarafından yozlaştırılmasına izin verildiğinde kötü. Buna karşılık, demokratik toplum tarafından güçten düşürülmüş bireyleri, değerleri, medeniyetler çatışması olan medeniyetin değerlerini savunmak için savaşın hayatiyetine çağırdığı zaman iyi.” “İyi demokrasi” bu durumda tek geçerli yönetim biçimi (hatta ihraç malı); felaketin eşiğine gelmiş demokratik “uygarlığı” kurtaran, koruyup kollayan bir ?emniyet sübabı.? Elbette bunun dünya çapındaki sonuçları ve yerele etkileri (böyle düşünen liderlerin doğuşu ve demokrasiden ne anladığı) üzerinde durmak zorunlu.

“Demokrasi” ihracının, yeni suç işleme tekniklerine, mağdur yaratmaya, yeni demokrasi düşmanları türetmeye ve “yanlış yapma hakkına” kapı araladığı çok açık. Bu sonuncusu, “deneye yanıla doğru bulunur” gibi hayli sakat bir yola girilmesini sağlıyor ki Ranciére, orantısız gücün geri çevrilmesi zor başka orantısızlıklara neden olabileceğinin altını çiziyor. Dolayısıyla burada bir “demokrasi zaferinden” çok zamana yayılmış bir yenilgiden bahsetmek gerek. Bir anlamda halka “siz kendinizi yöneteceksiniz” diyerek aslında keyfiliğini masaya koyan liderler ve onların ekibi dayatılıyor. Nihayet “ayağa kalktığı” muştulanan “demokrasi”yle beraber, hukuki ve sosyal kaos da şahlanıyor. Ranciére burada olması gereken demokrasiye atıf yapıyor: Geniş katılım ve bireysel tatmin gibi iki ucu dengeleyen demokrasi. İşin bir tarafı bu, biraz ütopik.

Öbür taraftaysa demokrasinin kullanılması, adının geçirilerek totalitarizme ulaşma yer alıyor. Ranciére’e göre kimi boşluklardan ya da krizlerden yararlanan liderler bu yola girip iktidarını kuruyor. Bireylerin hakkını koruma veya tanıma değil, kendi çıkarlarını sağlama alma adına kutsama yöntemi, o yoldaki pek çok engeli kaldırmaya yarıyor. O zaman da dışı liberal, içi totaliter bir “demokrasi” bizi kuşatmaya başlıyor.

Sonuçta adaletin, eşitliğin ve hakkın esas alındığı halkın yönetiminin içinin boşaltıldığı ve sakatlıklar silsilesinden oluşan bir “düzen” hemen her şeyi çözüp dağıtmaya koyuluyor. Fazla “demokrasi”, bol elbise haline gelerek en hafif deyimle kısıtlamalara zemin hazırlayıp Ranciére’in demokrasi nefreti dediği sonuca doğru yürüyor: Hemen her şey biçimselleşiyor, “adı var kendisi yok” durumu bütün kanallara hakim oluyor. Varılacak nokta ise “bir”in çoklukla uyumlu hale getirilmesi. Ranciére buna “bütün koyunlarına şefkat gösteren çoban tavrı” diyor. Böylece “saygı” beklenen “demokratik insan” yaratılıyor. Elbette buradaki “demokratik” nitelemesi biçimsel olmaktan öteye de gidemiyor.

“BAZILARI EŞİTTİR, BAZILARI DAHA EŞİTTİR”

Eski Yunan’daki haliyle demokrasinin bir tür “zar atmak” ya da “kura çekmek” anlamına geleceği unutulmamalı. Ranciére, konunun bu tarafına da değiniyor; üç tip yönetici (ya da yönetim) olduğunu söyleyen yazara göre bunlardan ilki, doğumdan gelen üstünlüğe sahip. İkincisi ise zenginliğinin verdiği güçle yönetenler. Üçüncüsü ise o zar atmaya ya da kura çekmeye dayanır. Çünkü orada unvansızlık işler; yönetme ve yönetilme unvansızlığı: Anarşik unvan. Bu da o dönem için tamamen bir skandal olarak adlandırılır. “Çobanı yok et” düsturu bizi kuraya, unvansızlığa ve skandala götürür. Bu da Eski Yunan’da demokrasiye şüpheyle bakışı tetikler. O şüphe de bizi, Eski Yunan’dan devşirilen ve Ranciére’in hatırlattığı, tartışmalara yol açan şu eleştiriye ulaştırır: “Demokrasi ne yönetilecek bir toplum ne de bir toplumun yönetimidir. Demokrasi, her yönetimin kendi temelinde yer aldığını keşfetmesi gereken bu yönetilmezliktir bilhassa.”

Bir bakıma tam anlamıyla demokratik yönetim diye bir şeyin olmadığı düşünülürse demokratik toplumun da önünde sonunda fantezi olduğu kabul edilebilir. Genellikle azınlığın çoğunluğu yönetmesi ya da oligarşinin ayak oyunlarının geçerliliği gibi bir gerçek karşımıza dikilir. Ancak temsili demokrasiyi, bu özelliklere bakıp ayağı yere basmayan biçimde kötülemek ya da yok etmeye uğraşmak, bahsi geçen oligarşikliği veya azınlık yönetimini daha da keskinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu, Ranciére’in sahte demokrasi dediği “bireyci demokrasi”nin serpilmesini sağlar. Atomize bireylerin öne çıktığı bu demokraside, kişi egosuyla baş başa kalır. Atomistik bireyciliğin zaferi aynı zamanda “gücün, sayının ve kurnazlığın zaferine” dönüşür. “Bireyci demokrasi”, bir kolektifliği savunur gibi yapar ama desteklediği şey hiyerarşik bir kolektifliktir. “Bazıları eşittir, bazıları daha eşittir” sözü böylece ete kemiğe bürünür.

“DEMOKRATİK TÜKETİCİ”

Ranciére, demokrasinin bir devlet biçimi olmadığını, tüm devlet biçimlerinin ötesinde bulunduğunu ve denge unsuru olduğunu baştan kabul etmemiz gerektiğini söyler. Yani uzlaşmayı zorunlu kılan, birinin başkasının üstüne çıkmasını kanunların güvencesi altına alan bir yönetim şekli. Ancak buraya tebelleş olan ve kendini demokratik gibi gösteren oligarkların bitmek bilmez iştahı, demokrasinin olumsuz eleştirisinin, hatta ona dair nefret yaratılışının baş nedeni: O nefreti yayanlar, hem kötü demokrasinin temsilcileri hem de sefahatini ileri götürmek için demokrasiden yararlanan konumunda. Bir tür “demokratik tüketici”ye dönüşen bu kesim, iktidarının devamı adına demokrasiyi kendine göre düzenler ve bu yeni şekli sonuna dek kullanır. Üstelik yönettiği kitleyi de kendi istediği kıvama getirmenin bir yolunu mutlaka geliştirir. O yol da anlam kaymasına ve kafa karışıklığına neden olur: “Demokrasiye karşı mücadele etmek gerekir çünkü demokrasi totalitarizmdir.”

Ranciére, bu kafa karışıklığı üzerine kısa bir şey söyler: “Demokrasi, oligarşik iktidarların elinden kamusal yaşam üzerindeki tekeli, zenginliğin iktidarının elinden yaşamlar üzerindeki mutlak gücü sürekli geri alma eylemidir.” Demokrasideki eşitlik ve halkın yönetimi fikrini benimsemeyip kendilerini “mutlak” ve “doğal yönetici” olarak görenler nefret söylemi oluşturmayı görev sayıyor. Sadece bu mu? Binip gidilen bir “araç” ya da kirli sepetine atılası bir “gömlek” gibi görmek de demokrasiyi tu kaka edişin hızlandırıcısı. Nihayet demokrasiye karşı zafer kazanmanın yolu da o yöneticilerin yanına aldığı “entelektüeller” ve büyük bir kitlenin yardımından geçiyor.


KÜNYE
Demokrasi Nefreti
Jacques Rancière
Çeviri: Utku Özmakas
İletişim Yayınları
4. baskı – Mayıs 2020
112 sayfa


Jacques Rancière
1940, Cezayir doğumlu. Halen European Graduate School’da ve Paris VIII Üniversitesi’nde felsefe dersleri veriyor. Althusser’in öğrencisi olduğu dönemde Kapital’i Okumak adlı derlemeye katıldı. 1968 olayları sırasında Althusser’le fikir ayrılığına düştü ve 1974’te La leçon d’Althusser başlıklı kitabında bu çevreden kopuşunun gerekçelerini anlattı. Kendi kuşağından yazarların metinlerinde kuram ile gerçeklik arasında artan bir uçurum teşhis ederek, 1975-1985 arasında yayımlanan Les Révoltes Logiques dergisini kurdu.
Rancière’in Türkçe’ye çevrilen eserleri: Uyuşmazlık (Ara-lık, 2005), Estetik Bilinçdışı (Ara-lık, 2006), Siyasalın Kıyısında (Metis, 2007); Görüntülerin Yazgısı (Versus, 2008); Filozof ve Yoksulları (Metis, 2009), Özgürleşen Seyirci (Metis, 2010); Tarihin Adları (Metis, 2011), Estetiğin Huzursuzluğu (İletişim, 2012), Demokrasi Nefreti (İletişim, 2014).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here