Derdi Olan Bir Roman

(Sarsılmak romanı üzerine Zafer Köse ile bu röportaj, 2009 Aralık ayında, Vatan Gazetesi kitap eki adına arayan bir kişi tarafından yapıldı. Ancak yayımlanmadı. Güncelliğini kaybetmeyen niteliğinden dolayı, okurların ilgisine sunuyoruz.)
***
sarsılmak_-_zafer_köseYalova’da yaşayan Serhan’ın, 17 Ağustos 99’daki o büyük depremde sarsılarak uyanmasıyla başlıyor roman. İkinci bölümde aynı kişi gene sarsılarak uyandırılıyor. Ama bu kez tarih 12 Eylül 1980’dir. Serhan, kaçak kaldığı Gemlik’teki evde, darbe haberiyle uyanıyor. Üçüncü bölümde, ailesiyle birlikte sokakta kalan Yalova’daki Serhan’ın hikayesine devam ediliyor. Dördüncü bölümde ise, Gemlik’teki genç Serhan’ın hikayesi kaldığı yerden devam ediyor.

Bu şekilde dönüşümlü ilerleyen romanın sonunda, iki anlatı birleşiyor. Deprem günlerinde yaşananlar ve Gemlik’teki genç Serhan’ın Yalova’daki o güne kadar başından geçenler…

Zafer Köse ile Sarsılmak üzerine konuştuk:

Sizce Sarsılmak bir 12 Eylül romanı mı, deprem romanı mı?

Bence bir değişim romanı. 70’lerden 2000’lere kadar olan dönemde kişinin, toplumun ve kültürün sarsılarak değişmesi.

Büyük bir depremde, birkaç on saniyede koca bir bölge tanınmaz hale geliyor.

Ülkemizde, toplumların hayatında bir an kadar kısa kabul edilebilecek 20-25 yıl içinde büyük değişimler yaşandı. Değer yargıları, inançlar, umutlar sarsıldı. Bütün bunları, Serhan’ın kişisel hayatında yaşadığı sarsıntılarla iç içe anlatmaya çalıştım.

Hem toplum olarak hem de birey olarak sarsılmaktan söz ediyorsunuz. Hangisinin acısını daha derinden hissedersiniz.

Bilmiyorum ki. Bireysel acı, yalnızlık gibi bir şey. İçtenlikle yardım eden dostlarınız olabilir, ama acınızı gerçek anlamda paylaşamazsınız. Özdemir Asaf’ın dediği gibi, yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.

evrim, 1 mayıs Toplumsal acı, çaresizlik duygusuyla birlikte var oluyor. Sorunları görüyorsunuz, bir şeyler yapmak istiyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor. Tek bir yüreğin hükmü olmuyor. Sözünüzü duyuracak kanal bulamıyorsunuz, sesinizi ulaştıramıyorsunuz, elinizi uzatamıyorsunuz. Aslında bunda da bir yalnızlık duygusu var. Tek başına çok yetersiz kalıyorsunuz.

Toplumsal acıları, örgütsüz yaşamanın cezası olarak görmek gerekiyor.

Türkiye için önemli iki olgu romanda birbirine paralel şekilde anlatılıyor. Serhan’ın yaşadığı deprem mi yoksa askeri darbe mi daha sarsıcı?

Bunları birbirinden ayırmamak gerektiğini düşünüyorum. 99 depremi, o jeolojik olay, 12 Eylül yaşanmasaydı da olacaktı elbette. Ama deprem günlerinde yaşananlar böyle olmayacaktı. İnsanlar sadece kendi başının çaresine bakma telaşına düşmeyecekti, kurtarma çalışması görüntüsüyle enkaz altındaki kadının kolundan bileziği çalınmayacaktı, yardım dağıtımları sırasında öyle utanç verici pay kapma görüntüleri oluşmayacaktı… O kadar örgütsüz ve muhalefetsiz yaşamayacaktık, binalar o kadar denetimsiz yapılamayacaktı, o kadar ölmeyecektik. Öyle ezilmeyecektik…

Ama romanda onurlu insanlar, erdemli davranışlar da var.

Hayatta da var. İnsanı koşulları içinde anlayabiliriz. Her türlü olumsuz koşul, on yıllardır süren kültür kıyımı, çeşitli yöntemlerle manipüle edilen düşünceler insanları dönüştürüyor. Yani, ortaya çıkan olumsuz insan özelliklerinin açıklamasını yaşanan koşullarla yapabiliriz. Aynı şekilde, bunca olumsuz koşula rağmen insan kalan insanlar sayesinde de umutlanabiliriz. Sayıları ne kadar az olursa olsun, onlar hâlâ varlar. Umudumuz var.

Roman kişilerinize, olumsuz özellikleri olanlara bile, sevgiyle yaklaştığınız hissediliyor okurken. Şimdi, insanlara karşı genel olarak sevgiyle yaklaştığınızı anlıyorum. Ama bir miktar öfke de var yazılarınızda, sözlerinizde.

Evet. Sevginin karşıtı öfke değil; aldırmazlık, umursamazlık… Sevginin olduğu yerde öfke de olabilir.

Öfkeniz insanları bu hale getiren koşullara, devlete yönelik, diyebiliriz.

Elbette öfkeliyim. Örneğin, bu dünyada Türk müziğini yasaklayan devlet hangisi? Anadolu’yu en çok bombalayan, bu yurdun insanlarını öldüren kim?

Ve askeri darbeler… Muhalefetin varlığını yok ettiler. Düzenin bekçiliğine aday olmaktan ibaret bir muhalefet bıraktılar ortada. Farklılığa tahammül etmediler, kendileri gibi düşünmeyenleri düşman olarak gördüler. Ama yoksulluğu, ayrımcılığı, zulmü yok etmediler. Yani muhalefet etmeyi gerektiren koşullar sürdü.

Sonunda, muhalefet meydanı boş kaldığı için, dincilik aldı başını gitti. Şeriat tehlikesine karşı, onu yaratan bu düzeni savunmamız gerektiğini düşünenler var. Öyle şey olamaz. Bir sorun, onu yaratan bilinç düzeyinde çözülemez. Hem bu devletin onlarca yıllık özelliklerine hem de dinciliğe aynı anda karşı olursanız, bir anlamı olur.

Hep toplumsal açıdan bakıp konuştuk ama Sarsılmak’ta karakterlerin iç dünyaları ve kişisel özellikleri gibi bireysel unsurlar da ele alınıyor.

Roman sanatının önceliği insan ruhunu anlamak ve anlatmak değil midir? Bir roman, içindeki kişilerin ve dolayısıyla etten kemikten oluşmuş gerçek kişilerin özlemlerini, hırslarını, sevdalarını anlatabildiği ölçüde roman olur.

Kaba çizgileriyle bir dönemi anlatmak değildir roman. Ama hayattan kopuk, sadece oyun niteliğindeki kurgularla, okuru hayatın gerçekliğinden uzaklaştırmak da değildir.

Son olarak… 99 depremini Yalova’da yaşadınız. Ama 12 Eylül’de, Almanya’da yaşayan bir ailenin çocuğu olarak yurt dışındaydınız. Zaten çocuk yaştaydınız. Yani, anlattığınız sarsıntılardan birini yaşadınız, birini yaşamadınız.

zaferkose12 Eylül sadece o gün olup biten bir şey değil ki. Birkaç yıllık bir konu da değil. Etkisi halen sürüyor. Bu anlamda yaşadım; daha doğrusu hepimiz yaşamaya devam ediyoruz.

82’de döndük Almanya’dan. Ortaöğretimi, askeri darbenin şekillendirdiği bir ortamda okudum. Üniversitenin ikinci yarısına kadar hiç edebiyat kitabı okumadım. İçinde yaşadığım bu koca kültürle arama örülen duvarın arkasında yaşadım.

Sonra, tesadüfen başladığım okumalarımla, şans eseri dinlediğim müziklerle, edindiğim yeni arkadaşlarımla, beynimin kendime ait olduğunu, onu manipüle edenlerin etkisinden kurtarmam gerektiğini anladım. 15 yıldan uzun süredir, büyük bir açlıkla, kapanamaz bir açığı azaltmak amacıyla, tutkuyla okuyorum.

Benim 12 Eylül’le bir derdim var. Sarsılmak romanı, biraz da bu nedenle oluştu kafamda.

——————————–

Sarsılmak, Zafer Köse, Siyah Beyaz Kitap, 444 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat Haberleri, Makaleler, Politika, Romanlar, Söyleşi, Yazarlarımızın son çalışmaları
Ses ve Öfke – William Faulkner

William Faulkner'in 1929 yılında basılan üç yılda beş defa yeniden yazarak hazırladığı dördüncü romanıdır. Yazar bu yapıtında, yaşananları, düşünülenleri, sıkışan...

Kapat