Direnmenin Estetiği – Peter Weiss

Almanya’da politik tiyatronun bir altbaşlığı olarak alınabilecek  “belgesel tiyatro”nun öncülerinden ve teorisyenlerinden biri olan Peter Weiss, Direnmenin Estetiği’nde, 1937-1944 yılları arasındaki anti-faşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini / yaşantılarını merkez alarak, isimsiz bir Ben Anlatıcı’nın (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla, tarihi, Antik Yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde yeniden kuruyor.

Direnmenin Estetiği gerçekliğin verilerinden yararlandığı için  belgesel ve tarihsel, yazarının yaşamına göndermeleri olduğu için otobiyografik, metne giren parçaları kendine özgü bir biçimde yorumladığı ve birleştirdiği için kurmaca, metinde belirsiz bir imkân olarak yansıyan bir kurtuluş fikri bıraktığı için ütopik, yandaşı olduğu dünya görüşü karşısında eleştirel olduğu için yeniden kurucu, kullandığı farklı anlatım biçimleriyle hem belgesel-gerçekçi hem gerçeküstücü, Batı kültürünün siyasi tarihi ve sanat tarihiyle metinler üzerinden tartıştığı için metinlerarası ve kültür birikimini yeniden yorumladığı için ufuk açıcı özellikler taşıyan çok katmanlı bir derya metin.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabın Künyesi
Direnmenin Estetiği
Peter Weiss
İletişim Yayınevi / Politika Dizisi
İstanbul, 2013, 1. Basım
847 sayfa

Almanya’da üç cildi 1975-1981 yılları arasındaki süreçte yayınlanan ve daha başlangıçta sol entelektüel ve siyasal çevrelerin kült kitabı haline gelen Peter Weiss?ın “Direnmenin Estetiği” adlı yapıtı, tüm giriftliğine ve yoğunluğuna karşın Almanya’da çoksatarlardan oldu, ayrıca işçiler arasında da coşkuyla karşılandı ve okuma grupları oluşturuldu.
 Almanya?da politik tiyatronun bir altbaşlığı olarak alınabilecek Belgesel Tiyatro?nun öncülerinden ve teorisyenlerinden biri olan Peter Weiss, Direnmenin Estetiği?nde, 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yeralan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, isimsiz bir Ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla, tarihi, Antik Yunan?dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde yeniden kuruyor.
Çevirisini Prof. Turgay Kurultay ve Çağlar Tanyeri’nin yaptığı Direnmenin Estetiği, gerçekliğin verilerinden yararlandığı için belgesel ve tarihsel, yazarının gerçek yaşamına göndermeleri olduğu için otobiyografik, metne giren parçaları kendine özgü bir biçimde yorumladığı ve birleştirdiği için kurmaca, metinde belirsiz bir imkan olarak yansıyan bir kurtuluş fikri bıraktığı için ütopik, yandaşı olduğu dünya görüşü karşısında eleştirel olduğu için yeniden kurucu, kullandığı farklı anlatım biçimleriyle hem belgesel-gerçekçi hem gerçeküstücü, Batı kültürünün siyasi tarihi ve sanat tarihiyle metinler üzerinden tartıştığı için metinlerarası ve kültür birikimini yeniden yorumladığı için ufuk açıcı özellikler taşıyan çok katmanlı bir derya metin.
Direnmenin Estetiği, kitaba ruhunu veren Herakles?in kimliğinde James Joyce?un Ulysses?i karşısında…
Çevirmenlerin Önsözü
Bazı metinler çevrilmeden önce de ünleriyle bir ülkeye gelebilirler. Direnmenin Estetiği bu metinlerden olmadı. Almanya?da üç cildi 1975-1981 yılları arasındaki süreçte yayınlanan ve daha başlangıçta sol entelektüel ve siyasal çevrelerin kült kitabı haline gelen bu devasa metin, tüm giriftliğine ve yoğunluğuna karşın Almanya?da çoksatarlardan oldu, ayrıca işçiler arasında da coşkuyla karşılandı ve okuma grupları oluşturuldu. Eleştirmen çevrelerinin, gündelik siyaset yapıyor kaygısıyla başlarda soğuk durduğu, ama zaman içerisinde kendine özgü yazınsal değeri genel kabul görmeye başlayan bu ?roman?, gündelik siyasetin içinden vizyon içeren bir kültür-sanat tarihi ve bir edebiyat alanı yaratıyor. Peter Weiss?ın ikinci yurdu olan İsveç?te, ayrıca başta Fransa olmak üzere daha birçok ülkede büyük yankı bulan Direnmenin Estetiği ilginç bir biçimde Anglosakson dünyada güçlü bir ilgi görmedi. İngilizcede üzerine kitaplar olmasına karşın kitabın tamamının İngilizceye çevirisi (bazı girişimler varolsa da) hâlâ yayınlanmamıştır. Metni, angaje bir yazarın bir siyasal söylemi (?söylem? kavramını, dünya algılayışının, dünya görüşünün kendini metinleştirmesi anlamında kullanıyoruz) olarak okuduğu anlaşılan Anglosakson edebiyat çevrelerinin ilgisizliği belki de metnin Türkiye?ye bugüne kadar girmemesinde önemli rol oynamıştır. Metnin Türkçede nasıl karşılanacağını, ilgi görüp görmeyeceğini kestirmekte zorlansak da öneminden ve zenginleştirici etkisinden kuşkumuz yok. Çağdaş Alman yazarlardan ve önemsenen edebiyat eleştirmenlerinden Walter Jens, Peter Weiss?ın bu kitabını devlerin arenasına, kitaba ruhunu veren figür olan Herakles?in kimliğinde James Joyce?un Ulysses?inin karşısına çıkarır. Kitabın çevirmenleri olarak biz de bu kütlesel metnin tarihsel ağırlığını sürekli hissettik. İngilizcede sadece birinci cildi yayınlanmış olan, bazı Batı dillerinde bile çevirisi bulunmayan bugüne kadar sadece 7 dile çevrilen kitabı sekizinci dil olarak Türkçeye çevirmek buradaki sorumluluk duygusunu artırıyor.
Direnmenin Estetiği, solun tarihsel yeriyle hesaplaşan sosyalist bir yazarın gözünden Batı?nın kültür tarihi olarak değerlendirilebilecek; temaları ve yapısı bakımından derinlikli ve yoğun bir belge/roman. Almanya?da politik tiyatronun bir alt başlığı olarak alınabilecek Belgesel Tiyatronun öncülerinden ve teorisyenlerinden biri olan Peter Weiss?ın bu romanı, 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, isimsiz bir Ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla, tarihi, Antik Yunan?dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde yeniden kuran bir metin. Direniş ve sınıfsal mücadele motifi çerçevesinde solun tarihinin (yazarının sözleriyle ?sosyalizm adına yapılmış hatalar?ın) ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması, metinde iç içe geçen iki temel düzlem. Roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını, karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. Bu bakımdan tarihsel/toplumsal gerçeklik, metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor. Böylece okur, anlatılan dönemin ürünü olan pek çok siyasi ve sanatsal duruşun ve bu duruşların yarattığı tartışma ortamının tanığı oluyor. Peter Weiss?ın metin kişileri, iki düzlem üzerinden, yani siyaset ve sanat üzerinden dünyayı ve kendilerini anlamaya çalışmaktadır. Ancak birbirinden kopmaz bir bütün olarak beliren, ama birbirlerine indirgenemedikleri için birbirleriyle çelişen siyaset ve sanat, sadece dünyayı anlamanın araçları değil, aynı zamanda dönüştürmenin de araçlarıdır onlara göre. Metin kişileri bu anlama ve dönüştürme amacıyla hareket ederken kendileri de ucu açık bir süreç içinde belli tarihsel duraklardan geçmektedir.
Direnmenin Estetiği gerçekliğin verilerinden yararlandığı için belgesel ve tarihsel, yazarının gerçek yaşamına göndermeleri olduğu için otobiyografik, metne giren parçaları kendine özgü bir biçimde yorumladığı ve birleştirdiği için kurmaca, metinde belirsiz bir imkân olarak yansıyan bir kurtuluş fikri bıraktığı için ütopik, yandaşı olduğu dünya görüşü karşısında eleştirel olduğu için yeniden kurucu, kullandığı farklı anlatım biçimleriyle hem belgesel-gerçekçi hem gerçeküstücü, Batı kültürünün siyasi tarihi ve sanat tarihiyle metinler üzerinden tartıştığı için metinlerarası ve kültür birikimini yeniden yorumladığı için ufuk açıcı özellikler taşıyan çokkatmanlı bir derya metin.
Kaynağını tarihsel gerçeklikten alan roman, gerçekliği aşan metinlerarası ya da söylemlerarası bir yapı kuruyor; gerçekliği (daha doğrusu gerçekliği temsil iddiası içeren belli anlatıları), bir yandan yansıtıyor ama öte yandan onları kendine özgü bir biçimde yan yana, karşı karşıya getirmekle gerçekliği yeniden üretiyor. Böyle olunca romanın ?hakikati?, bir hakikat vaaz etmesinde değil, söylemler ve karşı söylemlerin diyalektiğinden doğan görecelikte beliriyor. Kurulan bu yapının içinde de söylemlerin geçerlilik talepleri sorunsallaştırılıyor. Romanın merkezini, gerçekliğin tarihsel algılanma biçimleri, çeşitli söylemler, anlatılar ve onların arasındaki kurgulanmış ilişkiler oluşturuyor.
Direnmenin Estetiği?nin dünyası, sol söylemin içindeki söylemlerle, kurumlaşmış sol iktidarın ve yeni bir dil arayan, dolayısıyla henüz kurumlaşmamış, belirsizliklere açık sol muhalefetin diliyle örülü. Bu açıdan romanın dili, kendisini oluşturan önkoşullar ve kendisinin kurduğu olası dünyalar, gönderme alanları ve amaçları açısından genel olarak gerçekliği kuran pratiğin bir parçası. Roman bizim okumamızda (bazı yorumların tersine) sol dünya görüşünün ajitasyonu olmaktan çok uzak, çok perspektifli açık bir yapı sunuyor. Taraf olma, Peter Weiss?da ilkesel ve bilinçli bir seçim olmakla birlikte, ?ortodoks? bir nitelik veya son sözü söyleme kaygısı taşımıyor; tersine, çizdiği çerçevenin içinde tartışmacı ve eleştirel bir özellik kazanıyor. Çok bildik bir sözcük olan ve kitaba ismini veren ?direnme? (Widerstand) bilinmezleştiriliyor, bir sorgulama konusu haline getiriliyor. Bu nedenle olsa gerek, yazar kitabın içinde ?Widerstand? sözcüğünü bir daha kullanmıyor. Bir dizi yakın anlamlı sözcüğü kullanırken direnme sözcüğünü kullanmaktan kaçınması, ifade ve dil arayışının bir göstergesi, insani bir olgu olarak ?direnme?nin dokusunu kavrama çabası olsa gerek.
Çevirmenler olarak kitabın başında bu tür düşüncelere yer vermemiz belli bir okuma biçimini koşullamak amacını taşımıyor. Elbette her okuma süreci metinlerin anlamını kendine göre yeniden kurar ve her okur metne kendine özgü, bireysel alımlama biçimleriyle yaklaşacağı için metni kendi yaşam dünyasında konumlandırır. Biz çevirmenler olarak bireysel okur perspektiflerinin önünü kesmeden, metni Türkiye?nin kültür ve edebiyat bağlamı açısından yeniden düşünmeye çalıştık. Metnin kütleselliğinin getirdiği okuma zorluğunun yanısıra Batı kültür dünyasının yoğunlaşmış bilgisi, yerel tarihsel ve mekânsal bilginin yoğunluğu, Batı (ve Alman) edebiyat geleneği içinde özel bir efekt oluşturan anlatım biçiminin/biçimlerinin örtülülüğü gibi noktalar, bu metin Türkçede (ve Türkiye?de) ne yönde okur beklentileriyle buluşur sorusunu ister istemez sorduruyor; ve bize de sordurdu. Aslında temel soru, bu metnin Almanya?da oluşumundan 25 yıl sonra Türkçeye çevrilmesinin gereğinin ve anlamının sorgulamasıdır. Kuşkusuz her metin ve onun her çevirisi, çevrildiği dilde ve çevrildiği kültürel dünyada belli karşılıklar bulacaktır; ve bunların ne olması gerektiğini belirlemek bir çevirmen görevi olmadığı gibi, bir metnin çevirisinin okurda yarattığı etkileri izlemek isteği de boşunadır. Bununla birlikte edebi iletişimin gerçekleşmesinde çevirmen de kaçınılmaz olarak anlam kurucu aktörler arasında yer aldığı için, metindeki kapalılıklara, metnin olası okunma-yorumlanma biçimlerine ilişkin verilecek çeviri kararları Türkçede Direnmenin Estetiği?nin şekillenmesinin bir parçasıdır.
Metni Türkçeye çevirme kararı çok rahat verilmedi. Bu metni Türkçeye neden çevirmediğimiz sorusu bir Alman akademisyen dostumuzdan, siyaset felsefecisi Prof. Dr. Wolfgang Bialas?tan geldi. Metnin gücü ve Alman edebiyatı içindeki ağırlığı metni çevirmemiz için yeterli bir gerekçe değildi, tersine tam da bu ağırlık yüzünden kitabı çevirme düşüncesine, Türkçede bu metnin çevirisinin iyi bir karşılık bulup bulmayacağı ve çevirinin güçlüklerinin üstesinden nasıl geleceğimiz konularına daha temkinli yaklaştık. Romanı bir çeviri projesi olarak Yapı Kredi Yayınları?na sunmadan önce metne çevirmen gözüyle baktığımız uzun bir süreçten geçtik. Bu nedenle temel kaygımız, yukarıda sonuçlarını özetlemeye çalıştığımız gibi, bir metin analizi yapmaktan; Direnmenin Estetiği?ni, üretildiği ortamda konumlandırmaktan ibaret değildi doğal olarak. Çevirmen olarak asıl derdimiz çevireceğimiz metni kendi kültür ortamımızla ilişkilendirmekti. Çünkü metnin burada konumlandırılması çeviri kararlarımızı ister istemez etkileyecekti. Bu metnin çevirmenleri olarak bizi hem Türkiye?deki alımlama koşulları, hem de genelde çevirilerden beklentiler (çeviri normları da diyebiliriz) yönlendirdi.
Romanın anlam ve alımlanmasına ilişkin soruları iki düzlemde, konu-dil (romanın malzemesi) ve anlatı-dil (romanın anlatım stratejisi) düzleminde ele aldık. Konu-dile ilişkin ortaya atılan sorular, Direnmenin Estetiği?nin konularının bizim kültür dünyamızda yer alıp almadığına, alıyorsa okur çevreleriyle ne türden bir ilişki kurabileceğine yanıt ararken, öncelikle üzerinde durduğumuz nokta anlatı-dile ilişkin sorulardı; Direnmenin Estetiği?nin konuları ele alış biçiminin Türkçe edebiyatla ilişkisini nasıl anlamak gerekiyordu, başka bir deyişle bu ele alış biçimi bizim edebiyat geleneklerimizde/alışkanlıklarımızda karşılık bulabilecek, başka metinlerle eklemlenebilecek miydi. Ama bir o kadar önemli olan soru, konu-dil açısından vardı; yani metnin konu ettiği sorun alanları ve dünya gerçekliği bakımından fazlasıyla uzak bir metinle mi karşı karşıyaydık. Metnin ayrıntısına ve izleğine yönelik gözlemlerimizde, Türkiye?nin tarihsel olarak verili kültür ve edebiyat ortamının, Direnmenin Estetiği ile okur arasında bir iletişimin kurulması için çeşitli bakımlardan elverişli olduğu sonucuna vardık. Romanın, bütün karmaşıklığına karşın, ne konu-dili ne de anlatı-dili açısından Türkiye?nin kültürel ortamında boşlukta sallanan bir metin olmadığı düşüncesindeyiz. Metin buradaki okura da bir bakıma son derece tanış sorunları ve söylem biçimleri sunarken, örneği görülmemiş boyutta bir tarihsel yeniden okuma, bir hesaplaşma içermesiyle ?yabancı? duruyor. ?Bilineni? yeniden düşünmeye çağırıyor, büyük bir sabırla ve tüm patikaları katederek; gerçek mekânların adeta gerçek zaman-mekânlı betimlenmesinden küresel bir bakışa çıkış çabası; böylesi bir hesaplaşmanın zihinsel yükünü taşımaya çağıran bir metin var karşımızda.
Peter Weiss, sol idealleri terk etmemiş biri olmasına ve güçlü angajmanına karşın yüzeysellikten alabildiğine uzak bir ressam-tiyatrocu-edebiyatçı düşünür. Bu romanda da solu tarihsel, siyasal ve insani açılardan anlamaya, anlamlandırmaya yönelik inanılmaz boyutta bir enerji sergiliyor. Direnmenin Estetiği hem sol içi gelişmeleri büyüteç altına almaya, hem de solun insanlık tarihi içindeki yerini ve insanın, tüm zamanlarda varolmuş olan mücadele yanını nasıl temsil ettiğini araştırmaya dönük, zihni zenginleştiren ve kültür ve sanat tarihini yeniden okuyan anıtsal bir yapıt.
Romanın blok anlatımı içinde karşımıza çıkan sayısız perspektifin ve perspektif katmanlarının iç içe geçmesinin yarattığı giriftliğin, dahası, metnin çok geniş soluklu anlatımından dolayı çok geniş bir alana yayılan bağdaşıklık öğelerinin özgün metin okurunu zorladığını, çeviri okurunu daha da fazla zorlama potansiyeline sahip olduğunu gözden kaçırmamamız gerekiyordu. Metnin gönderme yaptığı temel sorunlar ve kavramlar da Türkiye?de çevirinin potansiyel okurunun yabancısı olmamakla birlikte bu açıdan da tam bir bilgi ve düzey simetrisinden söz edilemez. Bu durumlarda bir can simidi olan dipnot bizim de yararlandığımız bir araç oldu; ama dipnota olabildiğince çok bilgi ikmali yapmak amacıyla değil, metnin bütünsel okunmasına katkısı olduğu ölçüde ve özel önem atfettiğimiz noktalarda başvurduk; metnin izlenebilirliğini sağlamak için, okumayı ayrıca zorlaştırabilen dipnotlara başvurmak yerine, bağlantı noktaları olabildiğince açık bir dil kullanmaya çalıştık. Çevirmen olarak, metnin kendiliğinden konuşmasını ne kadar umup ummayacağımız, nerelerde ve hangi saiklerle, metnin sesini güçlendirmemizin uygun olacağına karar verirken de müdahaleci değil kolaylaştırıcı olmaya çalıştık. Ortaya çıkan çeviri için, yerelleştirici olmayan ama metni kendi kültürel alanımızla ilişkilendirmeyi amaçlayan bir çeviri diyebiliriz. Çevirideki genel çizgimizi ifade etmek için biraz sloganlaştırarak söylersek, ne iletişimi tıkayan bir ?kaynak odaklılığa?, ne de metnin estetik özelliklerini indirgeyen bir ?erek odaklılığa? yönelmedik. ?Eksiksiz? çeviriyle ?anlaşılır? çeviri genellikle karşıt etkenler gibi algılanır ve her somut çevirinin bu skala üzerinde belli bir yerde karar kıldığı düşünülür. Bizim için önemli olan metnin inceliklerini verirken anlaşılırlığı da gözetmekti, bunun da bir denge ve tutarlılık sorunu olduğunu düşünmekteyiz. Elinizdeki metin bir çeviri ürünü olarak bu tür bir arayışı sergilemektedir.
Metnin iki çevirmenli olmasının ilkesel bir nedeni yok; ama belli aralıklarla edebiyat ve düşünce dünyasına ait kitapları çevirmemize karşın ikimizin de birinci işi çeviri yapmak olmadığı için, böyle yoğun ve hacimli bir işin altına tek başımıza girme cesaretini gösteremedik. Çevirmenlik yaşamımızın kuşkusuz köşe taşı olacak bu çalışmanın altına girerken ve sorunlarıyla boğuşurken açıkçası birbirimizden cesaret aldık. Elbette iki çevirmen olarak aynı metin üzerinde çalışmamızın beraberinde getireceği bazı ek zorluklar da olacaktı. Ama çalışma sürecimiz ve işbölümümüz, bu zorlukları algılanmayacak düzeye indirdi diyebiliriz.
Çeviri sürecimizle ilgili önemli bir iki ayrıntıyı burada dile getirmek isteriz. Metnin çevirisinde ne bölümleri paylaşarak işbölümü yapma yoluna gittik, ne de belli işleri sadece birimiz diğerlerini sadece öteki yapmış oldu. Bu işte emeğimizi esirgemediğimizi, bu sayede de yer yer birbirinin içine girecek işler yapacak şekilde çalıştığımızı söyleyebiliriz. Sözgelimi belli yerlerin ilk çevirisini paylaştık, sonra karşılıklı olarak birbirimizin metnini gözden geçirdik. Ama bir bütün olarak metnin son hali tek elden çıktı. Çalışmanın bu aşaması da bir redaksiyon çalışmasından çok (çevirmen-redaktör dengelerinin gözetildiği, çeviriye sınırlı ölçüde müdahaleye dönük tipik bir redaksiyondan çok), çevirinin bütünselliği ve anlatım incelikleri açısından olgunlaşmasını amaçlayan ve her türlü düzenlemeye yetkili bir işlem olarak gerçekleşti.
Tüm bu süreçte metnin bizim açımızdan şeffaflaşmasına ve Türkiye ortamında konuşmamıza katkıda bulunan ön tartışmalarımız özellikle önemliydi. Metni sadece kendi aramızda değil, bu çeviri projesinin ortaya çıkmasında yeri olan, Türkiye?nin önde gelen çevirmenlerinden, dostumuz ve hocamız Veysel Atayman?la, bu metnin Türkçede yayınlanmasını heyecanla bekleyen arkadaşlarımızdan Attila Geridönmez?le birçok bakımdan tartıştık. Türkçede içerik ve anlatım biçimi açısından metnin çeşitli zorlukları karşısında nasıl kararlar almamız gerektiğini deneme çevirileri üzerinde baştan belirlemeye çalıştık. Bu sayede de redaksiyon çalışması köklü değişiklikler yapmadan gelişti.
Çeviriyi yayınevine teslim ettikten sonra yayına hazırlama çalışmasını üstlenen Nafer Ermiş ve Fahri Güllüoğlu?nun metnin akıcılığına katkılarını anmalıyız. İki çevirmen olarak yürüttüğümüz ortak ve karşılıklı denetimli çalışmaya karşın, dışardan bir gözün, çeviri metin okura sunulmadan önce metni baştan sona gözden geçirmesine, bir bakıma ?pilot okuma? yapmasına ihtiyaç çok açık. Çalışmanın bu aşaması da yapıcı işbirliği içinde ve ürüne katkıda bulunacak biçimde gerçekleşti.
İki çevirmen olarak çalışmamız bu işte bize cesaret vermekle kalmayıp, çeviriden aldığımız keyfi de artırdı, dahası çeviri kararlarımıza güvenimizin artmasını sağladı. Aynı zamanda çeviribilim alanında akademisyen tarafımızın olması nedeniyle, gerek kendi çeviri deneyimlerimizi, gerekse gözlemlediğimiz çeviri sorunlarını üniversitedeki birlikteliğimizde sıklıkla tartışmamıza karşın, bu çeviri işinde gösterdiğimiz çeviri tutumlarımızda karşılıklı olarak ulaştığımız uyumun derecesi bizi de şaşırttı. Bu çalışmanın bizim kendi çeviri deneyimimizde ve Türkiye?de çeviri sorunlarına bakışımız açısından yeni bir yeri olduğundan kuşkumuz yok.
Çevirisi 5 yıldan fazla bir sürece yayılan bu zorlu metni Türkçede sunarken anlamlı bir iş yaptığımız umudunu ve metnin zenginliğini geniş bir çevreyle paylaşma heyecanını taşıyoruz. Kültürün ve sanatın ayrıcalıklı sınıfların ve kişilerin tekelinden kurtarılıp insanlığın ortak mirası haline getirilmesinin, özgürleşme mücadelesinin de asli unsuru olduğuna inanan Peter Weiss?ın bu ütopyasına bizim çevirimiz de kendi hayalleriyle katılıyor.
Çağlar Tanyeri, Turgay Kurultay

Avrupa entelektüelinin kırılma noktası – A. Ömer Türkeş 
(Radikal Gazetesi 30/12/2005)

Weiss’ın ‘dev’ romanı ‘Direnmenin Estetiği’ Türkçede. Yazar, 816 sayfalık romanında İkinci Savaşı ve dönemin sol entelektüellerini anlatıyor. Hem roman sanatının gereklerini yerine getirip hem de estetik ve siyasi meseleleri tartışıyor.
Direnmenin Estetiği, ilk bakışta romandan çok ansiklopedi havası veren ürkütücü boyutlarıyla dikkat çekici bir kitap. 816 sayfalık hacmiyle roman olmasına roman, ama 19. yüzyılın ilk yarısının siyasi, ekonomik ve toplumsal meselelerini, İkinci Dünya Savaşı’nı, sol entelektüellerin kültür ve sanata bakışlarını barındıran hikâyesiyle doğrusu bir ansiklopedi kadar bilgi de içeriyor. Peter Weiss’a haksızlık yapmayalım; teori yapayım derken roman estetiğine gölge düşürmemiş yazar. Söz konusu bilgileri karakterlerin yaşantılarına, siyasi mücadelelerine ve olayların akışına yedirerek aktarmış. Zaman ilerleyip kişiler olgunlaştıkça, somut tarihi gelişmeler dogmaları yalanladıkça, idealler gerçeklerle çatıştıkça, düşünceler de serpilip gelişiyorlar. Weiss bilgilenmenin, düşünmenin ve eylemenin diyalektiğini çok iyi yansıtmış.
Uzun bir okuma zamanı gerektiren Direnmenin Estetiği’ni kısa bir yazma anına sığdırmadaki ilk güçlük, bunca önemli meseleyi barındıran bir metnin neresinden başlamak gerektiğine karar vermekti. Ama bu kararı kitabın önsözü büyük ölçüde kolaylaştırdı. Çeviri için beş yıllık bir çalışma yürüten Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay’ın Direnmenin Estetiği’nin siyasi, kültürel ve edebi bağlamını ortaya koyan önsözleri gerçekten övgüye değer. Öyleyse önsözün öne çıkardığı meselelerden yola çıkabiliriz.

Gecikmiş bir roman
Direnmenin Estetiği Almanya’da 1975-1981 yılları arasında ve üç cilt hâlinde yayımlanmış. Ele aldığı meseleler itibariyle yayımlandığı dönemin Türkiye konjonktürüne müdahil olabilecek roman, ne yazık ki yirmi beş-otuz yıllık bir gecikmeyle katılıyor entelektüel dünyamıza. Muhalif siyasi hareketlerin marjinalleştiği, milliyetçiliğin ulusalcılık adı altında hortladığı, kültür, sanat ve edebiyat tartışmalarının cılızlaştığı, sinema izlemenin ya da roman okumanın hoşça/boşça zaman geçirme pratiğine indirgendiği günümüzde, Direniş Estetiği korkarım hak ettiği ilgiyi bulamayabilir.
Bergama’dan Berlin’e taşınan Zeus Sunağı önünde başlıyor hikâye. Farklı etnik kökenlerden, farklı sosyal ve sınıfsal kesimlerden gelen üç genç adamın sunağın üzerindeki kabartma resim üzerinden yürüttükleri tartışmanın yapıldığı tarih 1937. İspanya’daki savaşa katılmaya hazırlanan gençler, Almanya’daki yükselen faşist harekete, kısıtlanan özgürlüklere rağmen yine de umutla bakıyorlar geleceğe: “Kişisel gelişimimiz korkunç bir daralma içinde gerçekleşiyordu, kültürel bir hareket özgürlüğü mümkün değildi, ne öğreniyorsak oraya buraya sessizce sızarak öğreniyorduk ancak. Bir yandan tek sesli geniş bir cephe kurma çabası, öte yandan kendi içimizdeki karşılıklı güvensizlik, kendi saflarımızdaki parçalanma bir paradokstu, bindokuzyüzotuzyedi yılı bu paradoksa tanıklık ederken biz de bütün kıpırdanmaları kendi ölçülerimize göre, sık sık da bir gelecek vizyonu içinde anlamlandırmak ve ideal tasavvurumuz içine yerleştirmek durumunda kalmıştık. İspanya hakkında, Çin’deki devrimci hareket hakkında, Güneydoğu Asya’daki ve Latin Amerika’daki kaynaşmalar ve ayaklanmalar hakkında, Fransa’da sendikaların ve işçi partilerinin işbirliği ve toplu grevler hakkında duyduklarımız bize, dünyadaki gerici güçleri alt etme fikrinin ülkemizdeki dinlediğimiz tek sesli çığırtkan safsataların yarattığı havanın aksine hiç de o kadar uzak olmadığını düşündürüyordu.”
Ama tarihin saati ağır ağır ilerleyecek, İspanya yenilgisi, Almanya ve İtalya’nın saldırgan faşizmi, savaş çığlıkları, Sovyet dış politikasının güvenilmezliği, entelektüellerin hoşnutsuzluğu art arda gelecektir. Bütün bunlara rağmen üç gencin de dahil olduğu anti-faşist direniş yenilmez. Avrupa’nın dört bir yanına savrulan gençler, bir yandan mücadelelerini yükseltirken diğer yandan onları bu mücadeleye iten edebiyat ve sanata bağlılıklarını da sürdürürler. Sona gelindiğinde 1937 yılında Pergamon frizinin önünde yaptıkları konuşmayı hatırlayacaklardır: “O zamanlar kendilerini fatih olarak görmüşlerdi, kültür varlıklarını kendilerine mal ettiklerini, bu kadar bilgiyle ve entelektüel kazanımla, insan yaratımlarıyla alay edenlerin boyunduruğu altına sokulamayacaklarına inanmışlardı, ne var ki bu güçler onları yine alt etmişti, onlar tarafından derdest edilip balçığın içine atılmayı engelleyememişlerdi.”.
Elbette bu edebiyata, sanata, kültüre, bilgiye ve entelektüel kazanıma inançsızlık anlamına gelmiyor. Gençlerin farkına vardıkları, onların tek başlarına dünyayı değiştirmeye yetmediğidir; ama başka bir dünya kurmanın imkânları da yitirilmiş değildir.

Büyük yıkımlar, büyük romanlar
Savaş teması edebiyatta çok kullanılmıştır. Edebiyat tarihinin çöp sepetine atılan savaş çığırtkanlıklarından söz etmiyorum. Homeros’un İlyada’sından bu yana edebiyatın pek çok büyük eserinde savaşlar tarihsel süreçlerin insan kaderlerine yaptığı etkileri göstermek için ilham vermiştir. Çünkü bu karanlık zamanlar bireyin görev, sorumluluk, kin, nefret, korku, ihanet, kaçış, günah, vicdan azabı gibi insani duygularının en çıplak gözlendiği, çığlıklarla yatıştırılabilecek acıların daha çarpıcı biçimlerde dile getirilebileceği sahnelere gebedir. İnsana ve topluma sağırlaşmayan bir yazar bu sahneleri işleyerek savunduğu dünya görüşünü açıklıkla dile getirebilir. Tıpkı Tolstoy gibi, Şolohov gibi, Remarque, Malraux, Hemingway, Ehrenburg ve Sartre gibi!… Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Peter Weiss da söylemek istedikleri için en uygun atmosferi İkinci Dünya savaşı döneminde bulmuş. Önsöz’den bir alıntı ile açıklamak istiyorum:
“Roman, metin kişilerinin öyküleriyle sinirli kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını, karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. Bu bakımdan tarihsel/toplumsal gerçeklik, metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor. Böylece okur, anlatılan dönemin ürünü olan pek çok siyasi ve sanatsal duruşun ve bu duruşların yarattığı tartışma ortamının tanığı oluyor. Peter Weiss’ın metin kişileri, iki düzlem üzerinden, yani siyaset ve sanat üzerinden dünyayı ve kendilerini anlamaya çalışmaktadır. Ancak birbirinden kopmaz bir bütün olarak beliren, ama birbirlerine indirgenemedikleri için birbirleriyle çelişen siyaset ve sanat, sadece dünyayı anlamanın araçları değil, aynı zamanda dönüştürmenin de araçlarıdır onlara göre. Metin kişileri bu anlama ve dönüştürme amacıyla hareket ederken kendileri de ucu açık bir süreç içinde belli tarihsel duraklardan geçmektedir.”
Romanın gündeme getirdiği siyasi meselelerse özellikle sosyalistler için hâlâ çok önemli. Kapitalizmi, faşizmi, bireysel ihtirasları, toplumsal çılgınlıkları biliyoruz zaten. Üzerinde durmak istediğim sosyalist bir yazar olan Weiss’ın solun tarihsel hatalarıyla hesaplaşması. O hatalar ki Avrupa entelektüelinde büyük hayalkırıklıkları doğurmuş, geleceğe inançsızlık sosyalizm mücadelesinin uzağına savurmuştu onları… Sömürüden kurtuluşun getireceği kazancın, kısıtlamaya, şiddete, hatta hafiyeliğe yatkın yeni düzenin götüreceğinden daha büyük olacağı konusunda kuşkuya kapılan entelektüellerin İspanya’da başlayan romantik isyanları buharlaşıp gitmiş, yerini sessizliğe bırakmıştı. Her ne kadar sonradan edinilmiş bir sol perspektifle yazıldığı açıkça belli olsa bile, Direnmenin Estetiği, söz konusu hayalkırıklığını yaratan ‘sosyalizm adına yapılmış hatalar’ı bireysel ve toplumsal etkileriyle birlikte ama bir roman kurgusu içerisinde canlandırmasıyla etkileyici.
Okuyucusunu çevirisinin güzelliği ile de sekiz yüz sayfalık bir edebiyat ziyafetine davet eden Direnmenin Estetiği, “gerçekliğin verilerinden yararlandığı için belgesel ve tarihsel, yazarının gerçek yaşamına göndermeleri olduğu için otobiyografik, metne giren parçaları kendine özgü bir biçimde yorumladığı ve birleştirdiği için kurmaca, metinde belirsiz bir imkân olarak yansıyan bir kurtuluş fikri bıraktığı için ütopik, yandaşı olduğu dünya görüşü karşısında eleştirel olduğu için yeniden kurucu, kullandığı farklı anlatım biçimleriyle hem belgesel-gerçekçi hem gerçeküstücü, Batı kültürünün siyasi tarihi ve sanat tarihiyle metinler üzerinden tartıştığı için metinlerarası ve kültür birikimini yeniden yorumladığı için ufuk açıcı özellikler taşıyan çok katmanlı bir derya metin.”
Peter Weiss?ın Direnmenin Estetiği ? ?Yüzyılın Romanı?na Yaklaşımlar /Orhan Kılıç
Goethe-Institut?de 6 Mayıs 2006?da Peter Weiss?ın Direnmenin Estetiği ? ?Yüzyılın Romanı?na Yaklaşımlar başlıklı bir konferans gerçekleştirildi. Konferansta Direnmenin Estetiği?nin çevirmenleri Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay?ın yanı sıra Peter Weiss?ın eşi Gunilla Palmstierna-Weiss, yazınbilimci ve Uluslararası Peter Weiss Derneği Başkanı Arnd Beise, yazınbilimci ve sanat tarihçisi Martin Viaolon, Direnmenin Estetiğine Güven: Karşılaştırmalı Edebiyat Bağlamında Peter Weiss ve Vedat Türkali adlı kitabın yazarı ve yazınbilimci Mediha Göbenli söz aldılar. Konferans sonunda ayrıca, sunumunu film küratörü Florian Wüst?ün yaptığı
Peter Weiss üzerine bir film gösterimi yapıldı.

Konferansta ilk konuşmayı Peter Weiss?ın eşi Gunilla Palmstierna-Weiss yaptı. 1964 yılından ölümüne dek yazarla birlikte olan Palmstierna-Weiss, kısaca yazarın yaşamından ve sanatından bahsetti. Yazarın resimlerinin, filmlerinin ve Direnmenin Estetiği?nden önceki eserlerinin sanat yaşamında hangi aşamaları temsil ettiğinin üzerinde duran Palmstierna-Weiss, ayrıca, Direnmenin Estetiği?nin yazıldığı dönemin koşullarından da bahsetti. Peter Weiss için ?Nerede duracağını ve ne yapacağını bilen bir duruşa sahipti? diyen Palmstierna-Weiss, yazarın estetik ve direnme kavramlarına yaklaşımını ele aldı ve ?Peter?de estetik direnmedir? tespitinde bulundu. Direnmenin Estetiği kitabı için ?Bu kitap sesli okunduğunda bir melodi ortaya çıkar; bu kitap aynı zamanda uzunca bir şiirdir? nitelemesini yapan Palmstierna-Weiss yazarın Türkçe?de de okunmasını sağlayan çevirmenlere teşekkür ederek konuşmasını bitirdi.
Daha sonra sözü Turgay Kurultay aldı. Kurultay, Direnmenin Estetiği üzerine kısa bir sunuş yaptı. Söz konusu konferansın Peter Weiss?la ilgili Türkiye?deki ilk etkinlik olduğunu belirten Kurultay, Türkiye?de Peter Weiss?ın ve en önemli kitabı olarak görülen Direnmenin Estetiği?nin pek tanınmadığını, bu yüzden bu konferansın önemli bir başlangıç olduğunu vurgulayarak konuşmasını bitirdi ve sözü Uluslararası Peter Weiss Derneği başkanı Arnd Beise?ye bıraktı.
Konuşmasına Türkiye?de Peter Weiss üzerine böyle bir etkinliğin düzenlenmiş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek başlayan Arnd Beise, ?Yazarak daha iyi anlamaya çalıştım?- Kendisi de direnen bir sanat yapıtında kişisel deneyim ve başkalarının deneyimi üzerine- Peter Weiss?ın Direnmenin Estetiği başlıklı bir konuşma yaptı. Weiss?ın, başkalarının deneyimlerini kendi kişisel deneyimleri temelinde yansıttığını, ancak bunun yaşantıların aynılığına değil duygusal katılımların benzerliğine işaret ettiğini söyleyen Beise, Weiss ve estetik simulasyon kuramı ilişkisi üzerinde durdu: ?Weiss, Romanında çeşitli dönemlerin sanat yapıtlarıyla hesaplaşma içinde bir estetik simulasyon kuramı ve pratiği geliştirdi? diyen Beise bu bağlamda mimesis (özdeşleşme) kavramından ve bu kavramın yazar açısından doğurduğu zorluk ve risklerden bahsetti. Direnmenin Estetiği kitabıyla ilişkili olarak direnme, tahammül, baskı ve ifade biçimleri üzerinde duran Beise buradaki ?direnme?nin ?tahammül? anlamına gelmediğini, bu kavramın ?baskı?yla karşılıklı bir ilişki içinde olduğunu ve direnmenin, ?baskıya karşı çıkmak? olarak ele alınması gerektiğini söyledi ve Peter Weiss?da bu kavramların nasıl bir izlek çerçevesinde ele alındığının kitabın yazıldığı 1975-1981 yılları ve öncesini kapsayan dönemin baskıcı ortamına bakılarak da anlaşılabileceğini belirterek konuşmasını bitirdi.
Konferansın öğleden sonraki oturumunda sözü ilk alan yazınbilimci ve sanat tarihçisi Martin Vialon?du. Vialon, Figürlere dayalı olay anlatımı olarak edebiyat tarihi ? Peter Weiss?ın Direnmenin Estetiği?ne yeni bir bakış başlıklı konuşmasına Türk edebiyat tarihine göndermeler yaparak başladı. Bu bağlamda Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Veli, Orhan Pamuk gibi Türk yazarları ele alan Vialon, bu yazarların dünya edebiyatı düzeyinde olduklarını ve hepsinin ortak yönünün insanı odağa yerleştirmeleri olduğunu söyledi ve ?Peter Weiss da aynı şeyi yapıyordu? dedi. Peter Weiss?ın tarihe yaklaşımını ele alan Vialon, bu yaklaşımı şu sözlerle anlattı: ?Direnmenin Estetiği politik bir eserdir ve Bergama sunağının dev fresklerini kendi tarih görüşü açısından ele alır. Onun tarihi, tarihi yazanların değil arkasındakilerin tarihidir.? Vialon kunuşmasında genel olarak Direnmenin Estetiği romanının kuruluşunda figüratif anlatımın öneminden ve bu anlatım biçiminin, Arnd Beise?nin de üzerinde durduğu estetik simulasyon, hatırlama ve tarih ile olan ilişkisi üzerinde durdu.
Martin Vialon?dan sonra sözü Tarih ve bireysel tavır ?Direnmenin Estetiği?ne siyaset felsefesi açısından bakış başlıklı konuşmasıyla Wofgan Bialas aldı. Bialas, konuşmasının çerçevesini şu üç alt başlıkla çizdi: Kendini bilme ve iktidar, kendini ifade etme ve kendi dilini oluşturma, Direnmenin Estetiği?nin entelektüel dile katkısı. Bialas, kendini bilme ve iktidar, kendini ifade etme ve kendi dilini oluşturma başlıkları bağlamında şunları söyledi:
?Direnmenin Estetiği?ne göre tarihin gerçek taşıyıcıları dilsizdir ve kendilerini ifade etmekten mahrumdurlar. Sözcüleri ise iktidarın dilini kullanır ve iktidarı anlatır? Kendini bilme, kendini ifade etme anlamına gelir. Peter Weiss?da önemli olan bireysel deneyim ve bunları bireyin kendisinin ifade etmesidir. Buradan çıkacak ifade biçimleri kendimizi tanımamızı sağlayacaktır?Peter Weiss korku ve endişeden bahseder. Bu nedenle gönüllü ya da zorunlu olarak çeşitli otoritelere boyun eğildiğini söyler. Ancak kendini bilme yalnızca şiddet, korku ve manipülasyonun tehditi altında değildir. Kendini ifade edememek bunlar arasında belki de en önemlisidir.?
Bialas, Direnmenin Estetiği?nin entelektüel dile katkısınıysa şu sözlerle ifade etti: ?Direnmenin Estetiği, yeni bir toplum vizyonunu ifade eder. Bilinen ve yeni olanı karşı karşıya getirir. Tanıdık da olsa eskinin yerine yeninin ikame edilmesi gerektiğini söyler.? Bialas ve Viaolan dinleyicilerden gelen çeşitli soruları yanıtladıktan sonra konferansa kısa bir ara verildi.
Konferansın son oturumunda, Direnmenin Estetiği ile Vedat Türkali?nin romanı Güven?i karşılaştıran Mediha Göbenli?den önce, kendisi de orada bulunan Vedat Türkali kısa bir konuşma yaptı. Türkali, konuşmasında şunları söyledi:
?Direnmenin Estetiği sıradan bir roman değildir. Sadece roman da değildir. Benim idealimdeki romanın beni aşmış çok güzel bir örneğidir. Batıda birçok yazarla tanıştım, ama benim genellikle bu yönde pek bir girişimim olmamıştır. İlk defa çok üzüldüm; ki kendisiyle de aynı kuşağı paylaşıyoruz ve o dönemde de Almanya?ya çok gittim geldim, ama maalesef Peter Weiss?la tanışamadım. Bunu çok isterdim? Bu roman beni aşan bir roman. Şu anlamda: Bir defa, tarihin estetik yükünü, emeğin o temel yapısını bu kadar güzel anlatmak çok zor. Avrupa tarihini çok güzel bir biçimde yansıtıyor. Gerçeği çok ince eleştirilerle sunuyor? Romanla ilgili temel duygularım bunlar. Tabii ki eleştirilerim de var, ama hayatta eleştiriye konu olmayacak ne var ki zaten. Bence bu kitap okunmalı ve okutulmalıdır. Bana bu kitabı okuma şansı veren çevirmenlere de çok teşekkür ederim.?
 
Kitabın Künyesi
 Direnmenin Estetiği
Peter Weiss,
Çeviren: Çağlar Tanyeri/ Turgay Kurultay,
Yapı Kredi Yayınları,
2005,
816 sayfa.


Peter Weiss’in Hayatı

Peter Weiss 8 Kasım 1916?da sonradan Hıristiyanlığı kabul eden Macar kökenli Yahudi bir tekstil fabrikatörünün ve İsviçre kökenli bir oyuncunun oğlu olarak Nowawes?de dünyaya geldi. 1935?te ailesiyle birlikte İngiltere?ye iltica etti. Burada ilk tablolarını yapmaya başladı. 1936?da Prag?a giden ve burada 1938?e kadar sanat eğitimi alan Weiss, Gartenkonzert (Bahçe Konseri) adlı tablosuyla Akademi Ödülüne layık görüldü. Ailesi Ekim 1938?de İsveç?e kaçmak zorunda kaldı. Weiss önce İsviçre?ye, sonra da İsveç?e gitti. Stockholm?e yerleşerek ölümüne kadar burada yaşadı. Bu dönemde hayatını desinatörlük ve resim öğretmenliği yaparak kazandı. 1946?da İsveç vatandaşlığına geçti. 1949?da Rotundan/Der Turm (Kule) adlı oyununu yazdı. 1952?de yazdığı Der Schatten des Körpers des Kutschers (Arabacının Gövdesinin Gölgesi) adlı roman 1960?da yayınlandı. 1952-55 yılları arasında deneysel filmler çekti. 1961?de otobiyografik romanı Abschied von den Eltern (Anne Babaya Veda) yayınlandı. 1963?te Fluchtpunkt (Kaçış Noktası) adlı romanıyla İsviçre?de Charles-Veillon Edebiyat Ödülünü kazandı. 1964?te ilk kez Batı Berlin?de Schiller Tiyatrosu?nda sahnelenen Marat/Sade (Marat/Sade) adlı oyunuyla büyük bir başarı kazandı. 1967?de İngiliz yönetmen Peter Brook tarafından sinemaya aktarılan bu oyun Türkiye?de de birçok kez sahnelendi. 1972?de Ülkü Tamer tarafından dilimize kazandırılan Die Ermittlung (Soruşturma) adlı belgesel oyunu 1965?te Almanya?nın pek çok kentinde aynı anda sahnelendi. 1965?te Lessing, 1966?da Heinrich Mann Ödülüne layık görüldü. 1973?te Can Yücel tarafından Saloz?un Mavalı olarak Türkçeye çevrilen Gesang vom Lusitanischen Popanz adlı oyunu 1967?de sahnelendi. Bu oyunları, 1968?de Viet Nam Diskurs (Vietnam Tartışması), 1971?de Trotzki im Exil (Troçki Sürgünde), 1971?de Hölderlin adlı oyunları izledi. Die Ästhetik des Widerstands (Direnmenin Estetiği) yazarın son yapıtıdır. Bir üçleme olan bu romanın birinci cildi 75?te, ikinci cildi 78?de ve üçüncü cildi 81?de yayınlandı. 10 Mayıs 1982?de altmışbeş yaşında Stockholm?de hayata gözlerini yuman Peter Weiss ölümünden sonra Georg Büchner Ödülüne layık görüldü.
Çağlar Tanyeri Hayatı
1960 yılında İstanbul?da doğdu. Avusturya Lisesi?ni ve İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 1986-1999 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Alman Dili Eğitimi Anabilim Dalında öğretim elemanı olarak görev yaptı. 2003?te ?Bir Edebiyat Metni Olarak Peter Weiss?ın Direnmenin Estetiği Adlı Romanında Anlama Ve Aktarma Süreçleri? adlı doktora çalışmasını tamamladı. Halen aynı üniversitenin Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalında öğretim görevlisi olarak çalışıyor ve 1986 yılından bu yana çeviri çalışmalarını sürdürüyor.

 Turgay Kurultay’ın Hayatı
1955?te Gaziantep?te doğdu. Alman edebiyatından Christa Wolf çevirilerinin yanısıra çevirmenliğini ve redaktörlüğünü yaptığı çeşitli yazınsal-düşünsel kitaplar var. 25 yılı aşkın süredir yazınsal ve teknik alanlarda çevirmenlik yapıyor. Metis Çeviri dergisinin yayın kurulu üyeliğinde bulundu. Çeviribilim ve dilbilim alanlarında akademisyen olarak (İstanbul Üniversitesi Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalında profesör) araştırma ve yayınları var. Çeviri Derneği?nin ve Afette Rehber Çevirmenlik (ARÇ) çalışmalarının kurucu üyesi.
Eğitim Bilgileri
Lisans
Alman Dili Eğitimi İstanbul Üniversitesi 1979-1983
Yüksek lisans
Alman Dili Eğitimi İstanbul Üniversitesi 1983-1985
Doktora
Alman Dili ve Edebiyatı İstanbul Üniversitesi 1985-1989
Yardımcı Doçent
Alman Dili Eğitimi İstanbul Üniversitesi 1990
Doçent
Alman Dili ve Edebiyatı İstanbul Üniversitesi 1994
Profesör
Almanca Mütercim Tercümanlık İstanbul Üniversitesi 2000
Kitapları:
2004 ?Konferanslar – Tezler -Tartışmalar/ Vortraege ? Thesen – Debatten?, Goethe Enstitüsü, İstanbul, 2004 (İngrid İren ile birlikte)
2000 ?Çeviride Dil. Eşdeğerlik mi, Çeviri İşlemi mi?? (manuskript)
1997 ?Türkiye?de Çeviri Eğitimi. Nereden Nereye?, Sel Yayıncılık, İstanbul. (İlknur Birkandan ile birlikte)
1997 ?Arenada Show. Modern Sporun Dünü Bugünü?, Sorun Yayınları, İstanbul (Metin Kurt ve Veysel Atayman ile birlikte)
1993 ?Yabancı Çocuk Kitaplarına Açılan Bir Pencere?, Alman Kültür Merkezi Yayını, İstanbul (Veysel Atayman ve Selahattin Dilidüzgün ile birlikte).

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Modern Dünyada Bir Felaket – Elif Kutlu

Modern hayatın getirilerinin yanında insanlardan aldığı/eksilttiği bir dolu şey vardır. Bunlar kimi zaman evrensel olarak görülürken kimi zaman herkesi ilgilendirdiği...

Kapat