Doğanın ve İnsanın Işıklı Sosyalisti Yusuf Ziya Bahadınlı 90 Yaşında

Eğitimciliğini, yazarlığını, yayıncılığını sosyalizme adamış Yusuf Ziya Bahadınlı 90 yaşında.
İnsanlık tarihi için çok kısa ama Türkiye toplumunun aydınlanma süreci için uzun ve güzel bir adanmışlığın temsilcisi olan Yusuf Ziya, 9 Eylül 1927’de Yozgat-Sorgun’a bağlı Bahadın köyünde dünyaya gelir. İlkokulu kendi köyünde, ortaöğrenimini Pazarören Köy Enstitüsü’nde tamamlar. Çocukluğunda ve ilk gençliğinde Alevi-Kızılbaş kültürünün güzel örneklerinden birinin yaşandığı Bahadınlı olmanın zorluğunu, hatta acısını derinden hisseden Yusuf Ziya, “Çalışkan” olan soyadını, egemen gerici-yobaz ayrımcılığa karşı bir duruş için “Bahadınlı” olarak değiştirir.
Köy Enstitülerinin iş içinde eğitim felsefesi yanında dünya klasiklerini okuyarak yaşamı estetik biçimde anlatmanın bilincine varan Yusuf Ziya Bahadınlı, bir yandan kendi köyünün çocuklarını aydınlatan öğretmenlik yapar, diğer yandan okuma-yazma uğraşını kolektif çalışma düşüncesiyle halka yansıtmaya çalışır. 1951’de Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdikten sonra 1961’e kadar kesintili de olsa edebiyat öğretmenliği yapar.1961’de Hür Yayınevi’ni kurarak hem kendi yapıtlarını hem de Cengiz Aytmatov gibi önemli yazarların ürünlerini edebiyat dünyasına kazandırır. Yayıncılık deneyimini 1969-1979 yıllarında “İlke” ve “Yeni Dünya” adıyla iki dergi çıkartarak sosyalizm mücadelesine doğrudan aktarır.


Yusuf Ziya Bahadınlı’nın eğitimciliği, yayıncılığı ve yazarlığı bu süreçte olgunlaşırken, yurtsever bir sosyalist olarak birikimlerini doğrudan politik mücadeleyle ülkeye, halka aktarmayı amaçlar. Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak yürüttüğü politik mücadele, 1965-1969 yıllarında Yozgat milletvekili olarak girdiği TBMM’de 15 TİP’liyle birlikte tarihe mal olur. O dönemde Türkiye’nin NATO, AET vd. emperyalist yapılara üyeliğine son vermek için yürütülen mücadele halk tarafından destek görünce parlamentoda boy hedefi haline gelirler. TBMM tarihin en renkli olduğu kadar toplumsal duyarlığın en yüksek olduğu politik tartışmalar TİP tarafından gündeme getirilir. Yusuf Ziya Bahadınlı bu dönemde eğitimci olmanın sorumluluğuyla TİP’in sosyalizm anlayışına uygun eğitim modelini gündeme taşımaya çalışır. Bu amaçla yaptığı araştırma-incelemeler üzerinden “Türkiye’de Eğitim Sorunu ve Sosyalizm” adlı kitabını, 1968’de Hür Yayınevi tarafından halkın yararlanmasına sunar. Aradan yaklaşık 50 yıl geçmesine karşın, bu kitapta irdelenen eğitim sorunlarının kapitalizmden kaynaklanan ana halkası önümüzde durmaktadır. Ülkenin eşitlik ve özgürlük temelinde gelişmesiyle eğitim ilişkisinin ancak sosyalist politikayla çözümlenebileceğine ışık tutan Bahadınlı’nın bu kitabından bugün de yararlanmak mümkündür.
Onun, ülke ve insan gerçekliğimizi irdeleyen, eleştiren ve sosyalizm temelinde çözümler öneren çalışmaları yanında insan ve doğayı estetik biçimde işlediği öykü ve romanları çok önemlidir. Yusuf Ziya Bahadınlı’nın öykü ve romanlarında özyaşamöyküsünden derin izler bulmak mümkündür. Onun yaşamı, bir bakıma 20. Yüzyıl Türkiye’sinin tanıklığıdır. Yoksulluk ve cehaletle geri bırakılan Anadolu insanının, özellikle köylüsünün yaşadığı zorlukları, kentlere ve başka ülkelere çalışmak üzere göç olgusunu, yiten yaşamları, yok edilmek istenen ortaklaşmacı kültürü, kapitalizm tarafından sakatlanan aşk ve sevgileri, onun öykü ve romanlarının temel izlekleri olarak görmekteyiz. Daha önce dergilerde yayınlanan öyküleri, ilk kez 1964’te Hür Yayınevi tarafından “İtin Olayım Ağam” adıyla yayımlanır. Bunu aynı yayınevi tarafından 1965’te edebiyat dünyasına kazandırılan ilk romanı aha sonraki yıllarda başka yayınevleri tarafından da basılan Haçça Büyüdü Hatiş Oldu, Geçeneğin Karanlığında, Titanik’te Dans, Tavandaki Kırmızı adlı beş öykü kitabı Temmuz 2017’de Yazılama Yayınevi tarafından “Bir Hikayem Var” adıyla yayımlanır. Bu kitaplar üzerine önemli inceleme ve değerlendirmeler yapan B. Sadık Albayrak, onun öykülerini “Köyden Sürülen Köylünün Öyküsü”, “Ülkenin Şehirlerinden Almanya’ya”, “Geride Kalanın Öyküsü”, “Yazarın Göçü: Titanik’te Dans”, “ şıkların Öyküsü”, “Yitiklerin Öyküsü” ara başlıklarıyla irdelemiştir. Yazılama Yayınevi, öyküleri tek kitapta toplayıp yayımlayarak, yeni kuşak okurun Yusuf Ziya Bahadınlı’nın öykücülüğü hakkında bütünlüklü bir düşünce edinmesine de olanak sunmuştur.
Edebiyat, insanın bin bir halini anlatma sanatıdır; edebi okur ise, anlatılanı anlama çabasını, dış dünyada anlamlandırma mücadelesiyle bütünleştirendir. Yusuf Ziya Bahadınlı, edebiyatı anlatma sanatının ötesine taşıyan, okurda yeni bir dünya yaratma ve yaşatma istenci, sevinci yaratan bir yazardır. Bunu özellikle “Lidya Gözleri Yaprak Yeşili” romanında, tarih bilinciyle verir. Romanın kahramanları Gülveli, Eren sözcükleriyle Anadolu’ya Türk-Türkmen topluluklarının kattığı ortaklaşmacı yaşam anlayışının felsefi çağrışımlarını verirken, Luvi-Lidya sözcükleriyle komün yaşam deneyimlerinin Anadolu’daki tarihi köklerinin filizlenmesine ışık tutar. “Aşk” yoluna ortaklaşmacı paylaşıma dayanan incelikli yaşam ortamını terk eden Sabii karakteriyle de, hem akan suyu kutsayan Sabiileri çağrıştırmakta hem de iç yangınıyla kavrulup gidenleri betimlemektedir. Onun romanla vermeye çalıştığı komün yaşamının kökleri var Anadolu’da. Dolayısıyla kurgu düzleminden çıkıp tarihsel vurgu noktasında, Konya Çatalhöyük ile Bahadın’a çok yakın Alişar’da yapılan kazıların verileri bunu doğrulamaktadır.
Yusuf Ziya Bahadınlı’nın romancılığına gelince… Yazarın, yayınlanmış altı romanı bulunmaktadır: Güllüceli Kâzım (1965), Güllüceyi Sel Aldı (1972), Gemileri Yakmak (1977), Açılın Kapılar (1989), Devekuşu Rosa (1992), Lidya Gözleri Yaprak Yeşili (1996) Araştırma-inceleme üzerinden kaleme aldığı ve Antep’te toplumsal mücadelede politik kişiliğiyle etkin olan Reşit Güçkıran’ın (Kürt Reşit) “Memo” olarak biyografik romanı diyebileceğimiz “Gemileri Yakmak” dışındaki yapıtlarında, yazarın yaşamından doğrudan izler bulmak mümkündür.
Onun ilk romanı olan Güllüceli Kâzım, öğretmen olarak çalışmaya gittiği köylerden Alevî olduğu için kovulan Kâzım’ın anlatmasıyla, o dönemde yazılan köy romanlarından ayrılır. Yazarın, bu seçimden hareketle Türkiye siyasetine ayna tuttuğu da görülür. “Lidya Gözleri Yaprak Yeşili” romanında iki mekan öne çıkar. Komün yaşamın biçimlendiği Morbenek köyü merkezde yer alırken, yazarın “il” ya da “Egeşehri” olarak kodladığı ikinci mekan ise, aşk sürgününün zorunlu yaşam alanıdır.
Konu-mekan ilişkisi kadar, mekanın orada yaşayan kişinin karakterine etkisi konusunda çarpıcı bir ilişkiyi “Lidya Gözleri Yaprak Yeşili” romanında şöyle anlatır yazar: “… köpeklerin havlamasına hayret ederek Gülveli’nin evine soluk soluğa girdim. Evdeki bir tehlikeden kaçıp yine kendi evinin bir köşesine saklanan çocuklar gibiydim. Ve anladım ki kendi olabilen, rahat düşünülen, geçmişi yaşatan, geleceğine ışık tutan yer burasıydı. İşte büyükbabamın bahçesi; o burada düşünmüş, burada bulmuştu.”(3)
Bahçenin, hem doğayla iç içe yaşayanlar hem de kentlerin beton yığınlarına hapsolanlar için “soluklanma” yeri olduğu kadar özgür düşünme ve paylaşma alanı olduğu bir gerçektir. Bu gerçeğin; “Devekuşu Rosa” romanında Gül ile Metin’in arkadaşlarıyla hayata dair konuşmalar yaptıkları, hatta tartıştıkları bir mekan olarak bahçenin seçilmesiyle de kendini gösterdiğini söyleyebiliriz.
Yusuf Ziya Bahadınlı’nın diğer öykü ve romanlarında öne çıkan mekan ise Avrupa’dır, özellikle Almanya’dır. Yazarın Almanya’da bulunduğu yıllarda yazdığı iki öykü kitabı “Geçeneğin Karanlığında” ve “Titanik’te Dans”la “Açılın Kapılar” ve “Devekuşu Rosa” romanları, konularını Almanya’dan almaktadır. On yılı aşkın sürekli ve sürgün olarak yaşamak zorunda kaldığı Almanya’daki Türkiyelilerin toplumsal yaşamlarını, kültür çatışmalarını, uygarlık sorunlarını bu öykü ve romanlarında işler. Mekanın ayrıntılı betimlenmediği ve yazarın uzun süre kaldığı Berlin’in öne çıktığı bu öykü ve romanlarda kişiler, olayların akışında nitelikleri belirginleşen ya da olayları belirleyen kahramanlar olarak verilir.
Yusuf Ziya Bahadınlı’nın romanlarında politika ağır basan temadır. Yazarın yaşamında politikanın belirleyici olduğu, uzun yıllar partili mücadele verdiği düşünüldüğünde, romanlarında bu temanın ağır basması gayet doğaldır. “Güllüceyi Sel Aldı”da, kasabanın ilçe olmasıyla ilgili yapılan seçim faaliyetleri işlenir. Bu süreçte kasabanın kaderini belirleyen yerel güçlerin burjuva partileri ve politikacılarıyla çevirdikleri dümenler verilir. Örneğin, Memiş Kahya ve Bakkal Sadık Güllüce’nin ilçe olmasını istememişlerdir. Bakkal Sadık, Güllüce’nin ilçe olması durumunda bakkalına mahkum ettiği köylülerin başka yerlerden alışveriş yapacağını düşünür. Muhtar Memiş Kahya ise, Güllüce’deki konumunu yitirmek istememektedir. Köylüleri ikna edemeyince Bakkal Sadık ve Memiş Kahya, ilçe kararı çıkar çıkmaz Belediye Başkanlığına aday olup seçim çalışmalarına başlarlar.
1968’de seçimin yapıldığı dikkate alındığında, o zamanlar ülkede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) rüzgarının estiği görülür. Gerek parlamentoda yazarın da içinde bulunduğu TİP grubunun güçlü muhalefeti, gerekse sendikalar, dernekler başta olmak üzere kamuoyunda sosyalistlerin güçlenmeye başlamasına koşut olarak Güllüce’de de parti etkilidir. Romanda TİP, “Bizim Parti” adıyla geçer. İşte bu koşullarda Memiş Kahya, çıkarı için her partiden aday olabilecek bir tip olduğundan Bizim Parti’nin gücünü düşünür ve aday olmak için çalışır. Etrafındaki yandaşlarıyla kurduğu diyalogda geçenlerden şu bölüm, kurnazlıkta ne denli hünerli olduklarını göstermektedir:
“‘Bizim Parti’den konalım’ dedi Hüseyin. Duran atıldı: ‘Konalım, iyi amma Ali Bizim Parti’den biliyorsunuz, Ali bu partinin köyde başkanı. Ankara’dan öğrenciler gelir, onu bulur. Ankara’dan, İstanbul’dan kitaplar, gazeteler gelir bu partililerden Ali’ye. Ali akşam sabah bu partinin sözünü eder. Bırakırlar mı bizi bu partiye. Diyelim ki konduk bu partiden, ya söylenenler. Komünist diyorlar, onu ne yapacağız?.’ ‘Duran’ın düşündüğü şeye bak! Reisliği kazanalım bir defa da gerisi kolay; sırtımızda yumurta küfesi yok ya, istifa ederiz olur biter.’ ” (4)
Kahya Memiş’in bu oyununu, ilçedeki Bizim Partililer bozar. Bu kez Ümmet Partisi’nden aday olan Memiş Kahya’nın, oy toplamaları karşılığında Bektaş’la Hıdır’a köyün ortak arazisine ev yapmaları için izin vermesi; Ahali Partisi’nden aday olan Bakkal Sadık’ın da köylülere sabun, bulgur vd. malzemeler dağıtması, günümüz burjuva seçimlerinin de önemli araçlarıdır. Romanda yazarın dikkat çektiği önemli hususlardan biri, seçimlerde burjuva partilerinin inançları nasıl kullandıklarıdır ve bunu Bizim Partili gençlerin sorgulamasıdır. Bir toprak ağası olduğu anlaşılan Ahali Partisi milletvekili Engin Markacıoğlu’yla gençlerin girdiği tartışmanın bir bölümü şöyledir:
“Atillâ: ‘Bir soru da ben soracağım’ dedi, siz Alevî köylerini gezerken bıyığınızı Alevî bıyığı gibi uzatıyor, Sünnî köylere giderken kısaltıyormuşsunuz! Alevî köylere giderken yanınıza Dede, Sünnî köylere giderken Hoca alıyormuşsunuz. Alevî köylerde, Sünnîlere ‘Yezit’, Sünnî köylerde Alevîlere ‘Kızılbaş’ diyormuşsunuz, doğru mu?’ ‘Bunlar da komünistlerin iftirasıdır. Ben din adamlarına büyük saygı duyarım, bu yüzden yanımdan hiç ayırmam.’” (5)
Politikanın romanın temasını belirlediği bir diğer yapıtıysa “Gemileri Yakmak”tır. Romanın başkişisi Antepli kabadayı Memo’nun lümpen kişiliğinin, politikleşmeyle birlikte nasıl toplumcu bir işçi önderi ve parti örgütçüsü haline dönüştüğünün anlatıldığı bu roman için 2008’de kaleme aldığım bir yazıda şöyle demiştim: “Memo’nun, İsmet Paşa’nın çok kızdığı bir parti olarak öne çıkan Türkiye Sosyalist ve Emekçi Köylü Partisi’ne üye olduğunu öğrenen Antep’in zengin çocuklarından bazıları, onu gördükleri yerde bu fikrinden cayması için zorlarlar. Bunlardan Cemil’in kendisine burjuva partisinden milletvekili olmayı önermesi üzerine şöyle der: ‘Bak Cemil, hiç yorma kendini, ben artık gemileri yaktım. Partiye bugün girdim.”(6) Sanıyorum Yusuf Ziya Bahadınlı da kitabın adını bu sözle ve bu sözün arka planındaki cesaret ve kararlılıkla ilişkilendirerek ‘Gemileri Yakmak’ olarak koyuyor. Romanda şöyle betimlenir bu durum: ‘Memo, eski Memo değildi artık. İşte asıl sorun buydu: eski Memo mu, yeni Memo mu? Eski Memo, günleri dolu dolu geçen, çok devinimli, çok coşkulu, çok gürültülü Kabadayı Memo. Yenisiyse okuyan, düşünen, davranışları ölçülü, eski anlamdaki özgürlüğünü yitirmiş, partili, bildiri dağıtan, bu nedenle cezaevlerine giren Memo. Eskisini beğenmiyor, yenisine de bir türlü alışamıyor.’(7) Bu sorgulamanın ardından Memo’nun 32. Bölüm’de Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı yol onarım ve bakım işliğinde işe başlaması, çok çalışarak ustalarını geçmesi, politik çalışmasına bir de sendikal mücadeleyi katması anlatılmaktadır.”(8)
Memo’nun politikleşmesinde etkili olan Doktor Ferit’in ( Aslında Memo’nun öldürmek için takip ettiği ama davranış ve düşüncelerinden etkilendiği figür kişiliktir.) şu sözleri de romanın politik içeriğini yansıtmaktadır:
“Aslında bizim istediğimiz, büyük çoğunluğun özlemidir: yasalar herkese eşit uygulansın; adalet olsun; kimseye haksızlık yapılmasın. Vatandaşlar arasında şu Kürttür, şu Türktür, şu Alevîdir, Sünnîdir diye ayrım yapılmasın. [ … ] Yoksulluk olmasın. Kimi yesin kimi bakmasın istiyoruz.”(9)
Tema-olay-karakter diyalektiği bakımından roman kişilerinin, özellikle başkişide meydana gelen oluşum ve değişimlere çarpıcı bir durumu, yine “Gemileri Yakmak”tan verebiliriz. Memo’nun kabadayılıkla başlayan ve TİP üyesi olmasıyla sonuçlanan değişiminin, aşk ilişkisini de değiştirdiği görülür romanda. “Kabadayı Memo”nun birlikte olduğu kadın genelev patroniçesi Sevda’dır. Onun tutkuyla bağlı olduğu Memo politikleşince, Sevda’dan da uzaklaşır. Bir işçi olan Memo, çevresini ve arkadaşlarını değiştirdiği gibi yeni yaşamına uygun bir kişi olan Yıldız ile evlenir.
Bu konuda Murat Baycanlar’ın özlü değerlendirmesine yer vermekte yarar görüyorum. Yusuf Ziya Bahadınlı’nın yapıtlarıyla ilgili yüksek lisans tezi hazırlayan Murat Baycanlar şöyle demektedir: “Gemileri Yakmak, Antepli kabadayı Memo’nun lümpen kişiliğinin siyasallaşmayla birlikte değişmesini anlatan bir romandır. Gemileri Yakmak “building roman” örneği olarak değerlendirilebilir.
Antep’te geçen roman çift zamanlı bir akışla Kurtuluş Savaşı yılları ve 1940-1970 arası bir dönemde gerçekleşen olayları konu alır. Romanda Antep’te Kurtuluş Savaşı yıllarında işgal güçleri ve bunlara dost olanlar ile işgale karşı direnenler anlatılır. Bahadınlı, Gemileri Yakmak romanında bir yandan Kurtuluş Savaşı yıllarının siyasal panoramasını çizerken bir yandan da 1940-1970 arası Türkiye’sinin siyasal dinamiklerini aktarır. Romanda geriye dönüşlerle kurgulanan bu ikili yapıda Kürt Musdo işgal yıllarının onun oğlu Memo ise güncel olayların kahramanıdır. İşgal yıllarında Antep’in zenginleri işgalcilerle dostluk kurarken, işgale karşı direnen Anteplilere sırt çevirirler. Yıllar sonra yine aynı kişiler bu defa “vatansever” kimliğiyle zenginliklerine zenginlik katmaktadırlar. Yazar romanda bu kesimin her zaman bireysel çıkarının peşinde olduğunu tarihsel süreklilik içinde vermeye çalışmıştır.
Memo işgale karşı direnişin içinde yer alan yoksul Musdo’nun oğludur. Memo, yiğit, delidolu fakat işsiz ve başı beladan kurtulmayan bir gençtir. Memo’nun değişimi Damalı isimli birisinin kendisinden para karşılığı Doktor Ferit Bey’i öldürmesini istemesiyle başlar. Doktor Ferit Bey, Sosyal Demokrat Parti’nin başkanıdır. Memo, öldürmek için bir süre takip ettiği Doktor Ferit’i tanımak ister ve tanıdıkça onun fikirlerinden etkilenir.”(10)
Yusuf Ziya Bahadınlı’nın romanlarında bir diğer önemli tema aşktır. “Gemileri Yakmak”taki karakterin oluşumuyla diyalektik bağına yukarıda değindik. Aşk, “Güllüceli Kâzım” ve “Güllüce’yi Sel Aldı” romanlarında aşk öne çıkan tema değilken, yazarın, “Devekuşu Rosa” ve “Lidya Gözleri Yaprak Yeşili” romanlarında “aşk, sevgi, cinsellik” konularını yer yer felsefi düzeyde işlediği görülür. Aşk ve sevgi, bu romanlarda roman kişilerinin tartıştığı bir konu olarak dikkat çeker. Açılın Kapılar’da ise aşk, başka temalarla birlikte roman kişilerinin üzerinde tartıştığı bir konudur.
“Devekuşu Rosa”da iki politik kadronun aşkı işlenir. Romanın olay örgüsünde ve duyguların akışında siyaset-birey-aşk sorgulaması öne çıkar. Almanya’da mülteci olarak yaşayan politik kişileri Metin ve Gül, romanın başkişileridir. Almanya’da tanışırlar ve ilişkileri aşka dönüşür. Partinin Metin’i Türkiye’ye çağrılmasıyla aşkları sarsılır. İkilemde kalan Metin, Türkiye’ye dönmeye karar verir.
Politik mücadeleyle aşkın, olay-mekan diyalektiğinde işlendiği Lidya Gözleri Yaprak Yeşili romanı önemlidir. Tezli roman diyebileceğimiz bu yapıtta, yazımızın başında vurguladığımız üzere Anadolu’daki komün yaşamının ilk örneklerinin görüldüğü bir bölge olan Morbenek’teki ortaklaşmacı ve özgürlükçü yaşamla karakterleri biçimlenen kişilerle yazarın “İl” diye kodladığı feodal ve dinsel geriliklerin egemen olduğu bölgede karakterleri biçimlenen kişilerin çelişki ve çatışmaları işlenir. Morbenekli bilge ve ortaklaşmacı Gülveli’nin, askerdeyken “İl”den bir kadına duyduğu aşkla, o kadının babası gerici ve baskıcı Hacıdede’nin kuşatması altında yaşayan Sabii’nin çelişkileri önemlidir.
21 bölümden oluşan bu romanda, başkişi Eren’in bilge dedesi Gülveli’nin tuttuğu Sarı Defter üzerinden, Morbenek’teki halkın yaşam biçimi, dünya algısı ve doğa-insan-toplum diyalektiğine dair felsefi görüşler dile getirilir. Altıncı bölümde (Gülveli’nin duygu ve düşüncelerinin yer aldığı bu bölümler italik harflerle yazılmıştır.) oğlu Sabii’ye seslenen Gülveli, aşk-kişilik ilişkisine dair çok çarpıcı değerlendirme yapar:
“Ezik insana dayanamıyorum oğul, insanın küçültülmesi beni de küçültüyor, yüreğimi burkuyor. Bir kuzunun kurtlaştığı, bir geyiğin arslanlaştığı hiç görülmüş müdür ya da bir gülün kavağa özendiği, bir söğüdün meyve veremediği için elmaya benzemeye çalıştığı duyulmuş mudur?
Sonraları hacı olacak bir hocaya içgüveyi oluyor, onun hayat tarzını kabul ediyorsun. Sen hazır olmadığın yaşama halini, düşünmeden, kendini, kendi özünü yoklamadan seçiyorsun. İki yanlışı birlikte yapıyorsun: Hem seni sen yapan tarzını hem içine yeni girdiğin hayatın senden istediğini ciddiye almıyorsun. Bir üçüncüsünü de buna katıyorsun, ki en aşağılığı budur, aileni yani kendini inkar ediyorsun. Bunu yaparken kendini nasıl küçük gördüğünü, insanlık onurunu nasıl ayakaltına aldığını fark edemedin. Belki de bunun adına ‘aşk’ diyorsun.
Oysa aşk, kişilik işidir oğul, aşkı kişilik besler. Aşk, sahip olmanın hırsı değildir. Bir temel fikri olmayan kişi, aşka sahip çıkamaz ve giderek karşısındakini kafeste beslediği bir kuş gibi görür ya da onun kişiliğinde eriyerek yok olur. Aşk bir duygu patlamasıdır, akılla beslenir, emekle beslenir, sense kazığına bağlı bir dolap beygiri gibi o kadının çevresinde dolanıp durmuşsun; bir kez kımıldasan kurtulurdun oğul! Her canlı kendini yaşar; kurdun kurtluğundan, serçenin serçeliğinden utandığını hiç duydun mu ve dal gövdesini saklayabilir mi, saklar mı!”

Romanlarından alıntılarla somutlaştırmaya çalıştığımız üzere Yusuf Ziya Bahadınlı’nın romanlarında olay-karakterler-mekan bütünlüğü vardır. Mekanların ayrıntılı biçimde betimlenmediği ama karakterlerin oluşum ve değişimindeki rolleri çerçevesinde ilişkilendirildiği görülmektedir. Karakterleri belirleyen toplumsal yapı, üretim ve bölüşüm ilişkileri çerçevesinde verilmeye çalışılmıştır.
Yazar, insanın doğal ve toplumsal ortamın özellikleri çerçevesinde etkileşim içinde yaşam serüvenini öykülerken, nedenselliğe dikkat eder. Bunu olayların akışı içinde karakterleri canlandırmasından anlamak mümkündür. O, karakterin oluşum-gelişim ve değişim diyalektiğini emekle ilişkilendirir. Mücadeleci insanı öne çıkarır. İnsanı “ince şeyler düşünmekten” alıkoyan çelişkileri gözler önüne sermeye çalışır. Zaman zaman romanların kurgusu içinde kopukluk ya da savrukluğa yol açan “girdiler” dikkat çekse de, bu çelişkilerden kurtuluşun ipuçlarını da sezdirir.
“Köy Enstitülü yazarlar, kentin veya sanayi toplumunun romanını yazamadılar. Köylü kaldılar.” biçiminde özetleyebileceğimiz haksız eleştiriyi Gemileri Yakmak, Açılın Kapılar, Devekuşu Rosa romanlarıyla doğrudan çürüten Yusuf Ziya Bahadınlı, Lidya Gözleri Yaprak Yeşili romanıyla da hem felsefi hem de uygulama düzeyinde kent-kır yaşamının nasıl “incelikler”le geliştirilebileceğinin ipuçlarını vermiştir.
Onun betimlediği toplumsal yaşam, Hatayi’nin (Şah İsmail) şu iki dizesiyle dile gelir:
“Gül ile gülü tartarlar / Gülden terazi tutarlar…”
Evet, Anadolu Aleviliğinin kültürel birikimini içselleştiren ve bunu tüm insanlığın sömürün ve baskıdan kurtuluşunu hedefleyen sosyalizm düşüncesiyle özdeşleştiren Yusuf Ziya Bahadınlı, 90 yaşında. Onun tam insan olma yoluna adanmış 90. yaşını kutluyor, yapıtlarının güncellenerek geniş kitleler tarafından daha çok okunmasını diliyoruz.

Notlar

(1) Yusuf Ziya Bahadınlı, Lidya Gözleri Yaprak Yeşili, Morbenek Yayınları, s.74
(2) Yusuf Ziya Bahadınlı, Güllüceyi Sel Aldı, s.40-41
(3) —————————-, a.g.e., s.196.
(4) Yusuf Ziya Bahadınlı, Gemileri Yakmak, s.159
(5) Yusuf Ziya Bahadınlı, a.g.e., s. 166
(6) Müslüm Kabadayı, “Gemileri Yakmak Romanı”, Yusuf Ziya Bahadınlı Üstüne Kırkbir Yazar Kırkbir Bakış, Özel Baskı, s.230-238
(7) Yusuf Ziya Bahadınlı, a.g.e., s.125
(8) Murat Baycanlar, Yusuf Ziya Bahadınlı’nın Öykücülüğü ve Romancılığı, Eylül 2006
(9) Yusuf Ziya Bahadınlı, Devekuşu Rosa, s.103-104
(10) —————————, a.g.e., s.23-24

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Höst – Mehmet Ercan

Kapat