Doris Lessing’den ‘Anılar’

Lessing, edebiyat tarihinin en dikkat çekici kadınlarından biri. Feminist yazının önemli eserlerinden olan “Altın Defter” gibi büyük ilgiyle karşılanmış bir romanın yanında “Hayatta Kalma Güncesi” gibi başarılı bir ters ütopyaya imza atmış, son romanı “Yarık” 2007’de yayımlandığında aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne ve daha pek çok önemli edebiyat ödülüne değer görülmüş başarılı bir kalem.

Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014 Ekim’inde, İlknur Özdemir’in yayın yönetimi ve Dilek Berilgen Cenkçiler’in çevirisiyle, feminist yazının önemli isimlerinden Doris Lessing’in anılarını dilimize kazandırdı.

İki kitabın birleştirildiği Doris Lessing’den “Anılar”ın ilk bölümü, “Tenimin Altında” yazarın 1919’da Kirmanşah’ta doğumundan başlayarak 1949’da İngiltere’ye dönüşüne kadar olan yılları; ikinci bölüm “Gölgede Yürümek” ise Rodezya’dan Londra’ya gelen geminin güvertesinde 1949 yılında başlayarak, zaman zaman yazarın 60’larla ilgili gözlemlerini de kapsayacak şekilde 1949-1962 yıllarını kapsıyor.

Anılar, yazarın babasının Kraliyet Bankası görevi nedeniyle 1919’da Kirmanşah’taki doğumuyla başlasa da savaş yılları Avrupa’sı hakkında bir fikir edinmemizi sağlıyor. Annesi sevdiği adamı savaşta yitirince hastası olan ve cephede bacağından yaralanan babası ile evleniyor. Hem anne hem baba – biri yaralanan, diğeri savaş yüzünden potansiyelini asla kullanamayan bu çift- hayal kırıklıklarını geride bırakma arzusuyla İngiltere’den Kirmanşah’a geliyor. İki dünya savaşı da hayatları allak bullak edicilikleriyle Anılar’daki yerini alıyor.

Anılar’a başlarken Lessing anı ve özyaşamöyküsü türlerinin samimiyetine bakışına dair şunları söylüyor: “İlgilenilmesi gereken en bezdirici retorik sorular olmadan, oturup kendinizle ilgili bir şey yazmanız mümkün değil. Bunların ilki, eski dostumuz gerçeklik. Gerçeklik… Gerçeğin ne kadarını anlatmalı, gerçeği ne kadar kısıtlı kullanmalı? Öyle görünüyor ki bunun kendi tarihini anlatanların karşılaştığı ilk problem olduğu konusunda herkes hemfikir ve iki şekilde de rezalet pusuda bekliyor.” Yazar sonrasında bizi ilk ciltte gerçekleri anlatabileceğine ancak ikinci ciltte bu kadar açık davranamayacağına dair bilgilendirse de ilk cildin içinde de gizlediği isimler olduğunu görüyoruz. Ayrıca Lessing hatırladıklarının öneminin hatırlayamadıklarından fazla olduğuna bir inancı olmadığını da vurguluyor; söylediği her sözü kaydeden bir muhabirle günlerce süren röportajın bile gerçeği yansıtamadığını da… Kitabı okurken hissedilen ise Lessing’in yaşamını bütün gerçekleriyle, olabildiğince net ve bir roman kurgusu içinde anlatmış olduğu.

Anne ve babasının ailesi, Kirmanşah’a gelişi, doğumu, erkek kardeşi Harry’nin doğumu… Anne, babasından bir türlü yeterince göremediği o ‘sağlıklı’ ilgi ve sevgi, onlar gibi olmayacağına dair ant içmesi… İlk dadısı Marta’nın yarattığı ilk sarsıntı… Suriyeli Marta, bebek adını verdiği küçük kardeşi sahipleniyor. Cinsiyetine ve bu sayede kişiliğine yönelik incitici pek çok tavrın ilki burada yaşanıyor.

Beş yaşında ailesiyle Afrika’nın güneyine, Rodezya’ya geliyor. Ergenliği, yatılı okulda annesinin yakınmalarıyla dolu mektuplarla ve bir yandan açlıkla, bir yandan da ömrü boyunca sürecek kilo alma korkusuyla geçen günleri, gözleri iltihaplanınca okulu bırakışını, aileden kopup para kazanma çabasını, mürebbiyelik yaptığı evde cinsel gücünü, erkekler üzerindeki etkisini, telefon santralindeki işini, aşkı keşfini, kısacası büyüme sancılarını anlatırken Afrika’da yaşayan Avrupalıların yaşamını, siyahîlerin hak arayışlarını, girdiği entelektüel, sosyalist çevreyi, bu çevre içindeki kadınların, kendisi de dahil olarak aşklarını, evliliklerini, cinselliğe bakışlarını son derece sürükleyici ve canlı bir biçimde anlatıyor.

Bir aydın olarak, bir yandan Afrika’da Britanya İmparatorluğu’nun 90 yıllık işgalinin bir temsilcisi olduğunu hissetse de o ırkçı ortam içinde yerli halkın ve çalışanlarının haklarına saygı duyarak yaşamayı ilke haline getirir. Diğer beyazların hışmına uğramak pahasına yanında çalışanları gözetir.

Yalnızca kendi yeni yetmeliğini değil gözlemlediği yetişme öykülerini de katarak aslında bu konudaki uzmanlığını, iyi ebeveyn olmak üzerine görüşlerini okurken “Hayatta Kalma Güncesi”ndeki Emily’nin nasıl bu kadar canlı bir kişi olabildiği sorusunun da cevabını bulmuş oluyoruz.

Oğlu Peter ile Afrika’dan İngiltere’ye dönüşü, 50’lerin politik sosyal atmosferi ikinci cilde damgasını vuruyor. Rodezya ile Avrupa arasındaki yaşantı farkı, toplumsal hareketliliğin bütün dünyada yarattığı umut, politik bir çehre haline geliş, feministler tarafından sahipleniliş, eleştirilerle dolu Sovyetler Birliği gözlemleri, komünizmin kapsayıcı etkisi ve bu etkinin hayal kırıklığına dönüşmesi, bir yanda soğuk savaş bir yanda kadın olmak, anne olmak, kendini tanıyan bir kadın olarak evlilik, çocuklu, bekar bir kadın olarak cinsellik, aşk, tiyatro deneyimi, en önemlisi yazınsal üretim gibi pek çok temayı ikinci bölümde ustalıkla işliyor. “Gölgede Yürümek”te İkinci Dünya Savaşı’na, savaşın Lessing’in yazınsal üretimine nasıl yansıdığına dair ipuçları vererek kendi okuma kılavuzunu oluşturuyor.

Lessing edebiyat tarihinin en dikkat çekici kadınlarından biri. Feminist yazının önemli eserlerinden olan “Altın Defter” gibi büyük ilgiyle karşılanmış bir romanın yanında “Hayatta Kalma Güncesi” gibi başarılı bir ters ütopyaya imza atmış, son romanı “Yarık” 2007’de yayımlandığında aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne ve daha pek çok önemli edebiyat ödülüne değer görülmüş başarılı bir kalem.

Deniz Dalyan
http://ilerihaber.org, 15-12-2014

KÜNYE: Anılar, Doris Lessing, Çeviri: Dilek Berilgen Cenkçiler, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014, 852 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Makaleler
İyi eğitimli kişilerde unutkanlık tehlike işaretçisi

Üniversite eğitimi görmüş kişilerin yaşadığı unutkanlıkların, felç habercisi olabileceği belirtildi. Hollanda'da yapılan ve Stroke dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, yüksek eğitimli...

Kapat