Dünyanın En Zor Portresini Yazmak: Cemal Süreya

“Hep zorlanarak yazdım; mecburdum sanki. Elimde bulunan bir ilk imge ya da bir ilk dizenin şiddetli dürtüsünden de hiçbir zaman kurtulamadım. Bu dürtünün benim için yalnız sanat değil, hayat dürtüsü de olduğunu söyleyebilirim.” Cemal Süreya

Önceleyin
Şimdiye kadarki bütün yazılarımda, göğe uzanmaya çalışan bir servinin gövdesini sundum hep. Ama bu kez kökleri toprağı deldi ve zihnimi ele geçirdi duygularım. O yüzden okuyacağınız bu satırlarda hiçbir yaratıcılık yok. Bir yüreğin ağır çalkantılarıdır, bütün söyleyeceklerim…

Neredeyse bir haftadır onlarca kurgu geçti aklımdan; Cemal Süreya’yı nasıl daha iyi anlatabilirim diye… Birçoğu aklıma gömülüp gitti bu kurguların, bazılarını da yazıp yazıp sildim, olmuyordu. Neresinden başlamalıydım bir şairi anlatmaya? Yaşadıklarından mı, hayatındaki insanlardan mı, sanat görüşlerinden mi, sevdiği kadın adlarından mı… Bilemedim, hiçbiri makul gelmedi bana. Gözüm kapalı, koca bir deve dokunur gibi hissediyordum kendimi. Hangi parçasına yaklaşsam diğerleri dışarıda kalıyordu sanki, yetişemediğim bir sürü yanı vardı…

Artık kararımı vermiştim; kafamdaki kurguya göre, Cemal Süreya’yı oğlu Memo’nun ağzından anlatacaktım. Tabi ki bu hikayenin sonu gerçekteki gibi hazin olmayacaktı. Bir mutlu son da biçmemiştim düşündüğüm bu öyküye. Birden kesilecekti, bitecekti, tükenecekti işte… ‘Bunu yazacağım’ demiştim içimden, fakat gördüğünüz gibi olmadı. Başaramadım. Umarım bu yazı bitince, ‘iyi ki olmamış’ diyebilirim kendime. Çünkü inanın ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Bu yazıyı burada terkedip giderseniz de gücenmem, ne yazacağını bilmeyen birine güvenmiyorsanız anlarım. Ama bir şey var ki adım gibi eminim; bu yazı bir şiire dönüşecek bu gece. Tıpkı pat! diye gelen bir şiir gibi, ne düşüyorsa önüme onları dökeceğim size. Cemal Süreya gibi birini sedyeye yatırıp, bir ya da birkaç yönünü irdeleyen, iğdiş eden bir inceleme yazısı yazmak istemiyorum. O’nu incelemek istemiyorum. Yazmak istiyorum. Plan yok, kurgu yok, olduğu gibi sadece…

Arka Güneş

Arka Güneş adlı bu şiirinde “bir daldır uykusuzluk / sallanır sürekli gecede” dediği gibi, uykusuzluğun ince ama kırılmaz dalına yeni yeni bindiğim zamanlarda tanıştım Cemal Süreya’yla. Şiire yeni başladığım zamanlardı, okulda hemen hemen hiçkimseyle samimiyetim yoktu, öğle aralarında hep sınıfta oturur, bazen uyuklar çokça şiir okurdum. Ne yapacağımı bilemiyordum hayatta, bu yüzden hareketsizliği seçmiştim galiba… Sevda Sözleri’ni ilk okuduğumda, bildiğim çoğu şeyi unuttum. Aşka, hayata, kavgaya ve ölüme bambaşka seslenen biri vardı karşımda. “Sesim tanınmaz bir çocuk sesi”diyordu sesimi duymuş gibi, durmadan kırılmalarımı hiçkimse anlamamışken daha, bu şair çıkıp bir dizesinde “biz kırıldık daha da kırılırız / kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza” diyordu bana. Ve daha nicesi… Şaşırmıştım, beni şiire meyleden ruhumun beklediği bu kadar güçlü bir yumruk değildi. Hazır değildiğim bu kadarına. Beni yaşamdan ölüme taşıyan bu hayatı, bu yıpranmış treni tam makas mevkiinde farklı bir yere çevirdi Cemal Süreya. Bu yazının beni bu kadar zorlamasının sebebi de bu aslında; hızla akan bu “gençlik” vagonumun kapısını açıp, başımı sarkıtmakta zorlanıyorum. Belki de ilk kez, Cemal Süreya’nın etten kemikten bir insan olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorum. Bilmiyorum.

Yıllar geçtikçe düz yazılarının bulunduğu kitaplarını da okudum; Günler, “Günübirlirlik”ler, Şapkam Dolu Çiçekle, 99 Yüz, Güvercin Curnatası, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi… Kitap isimlerinde bile bir başkalık vardı, farklıydı. Çoçukça dergisinde çocuklar için yazılmış 12 yazısını topladığı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi kitabının adında ne büyük imge vardı! Ve ne yalın bir imge! Çocukken elime geçmiş olsa, herhalde anlamamazlık etmezdim bunu; kuşların okuldan daha önce geldiğini yoksayamazdım. Bitmek bilmez vize ve finallerden çok kuşlara yönelip okulu habire uzatmış olmam da bu konuda bir kanıt olabilir sanırım.

Çocuklara yazdığı kitapta bile hayata doğru başkaldırmanın formülünü veren Cemal Süreya, iyice işlemişti günlerime. Her gün aralıksız onu okuyordum, kadınlara onun dizeleriyle bakıp, onun sözcükleriyle sevişiyordum. Kısacası; onun lugatıyla hayal kuruyordum… Bu konuda ilk değilim, ama bunları bu kadar açıkça söyleyen tek kişi olabilirim. Çünkü, zamanın verdiği ağırlıkla bir başkası için yüreğindekileri dökmeyi kusur sayıyor bu devirde aydınlarımız. Kibir ve egonun sürüklediği dünyada, söylediğim ve söyleceklerim hataysa, varsın taburemi Cemal Süreya tekmelesin. Biz kırıldık daha da kırılırız nasıl olsa…

Şiirleriyle ilgili söylenen bir şey canımı çok sıkıyordu. Yazdığı şiirlerin yalnızca erotizm kısmını alıp gerisini bir köşeye bırakanlara katlanamıyordum. Elbette bu coğrafyadaki şiir ırmağına erotizmi en güzel haliyle sokmuştu ama Sevda Sözleri’ni ve diğer tüm yazılarını alıp biraz okuyan herkes, şiirlerinde erotizmden önce gelen birçok şeyi kolayca görebilirdi.

1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni’ye yönelik en büyük eleştiri, DP hükümetinin faşizan ve baskıcı tutumu karşısında apolitize olmuş bir dil kullanıp, sürrealizme kaçmış olduklarına ilişkin iddialardı. Başta Attila İlhan olmak üzere birçok önemli şair, İkinci Yeni’nin kaçak, korkak ve DP hükümetinin diktası altında ezilmiş bir şiir olduğunu savunuyordu. Tek tek şiir isimleri verip alıntılarda bulunmak istemiyorum, elbette İkinci Yeni içinde siyasetten uzaklaşmış ve şiirlerine toplumsal gerçekleri çok fazla sokmamış şairler de vardı fakat konumuz Cemal Süreya olduğu için, bir iki örnek vermek istiyorum sadece. Bu vereceğim örneklerle bir yandan şiirlerindeki politika ve toplumsalcılığın gür sesini duyar diğer yandan da okuyucuyu gerçekliğin soğuk nefesiyle birdenbire nasıl karşılaştırdığını görürüz. Mesela, ‘Kanto’ şiirinde Cemal Süreya sevdiği kadına ilk kıtada “ben nerde bir çift göz gördümse / tuttum onu güzelce sana tamamladım / sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu / bir bunun için yaptım” der ve hemen arkasından şu çarpıcı kıtayı sokar devreye;

“Ben nereye gittimse bütün zulumlardı

Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm

Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu

Namussuz bir çağ bu biliyorsun”

Ya da İngiliz adlı şiirinde Meryem’i tam öpecekken şöyle der;

“Çünkü ne zaman ağzından öpecek olsam

Hele bu ağız onun kendi ağzıysa

Kocaman bir gül yer alıyor arkamızda

Zulma karşı”

Özellikle Üvercinka’da Cemal Süreya’nın bu tür oyunlarına çokça rastlamıştım. Niyeti sanıyorum ki, aşk şiiri seven okuyucuyu rahatsız etmek, gerçeklerle, kanla, kavgayla ve zulumlarla yüzleştirmekti. Bir nevi uçarı aşk şiirlerine saklanan okuyucuları rahatsız etmekti. Hem zaten aşk en büyük toplumsal olay değil miydi? Sokaklarda, kafelerde, sinemalarda ya da bir banka kuyruğunda sevdiği kızın göğüslerine uzanmak isteyen çocuğun elleri toplumun baskıları ve dayatmalarıyla, ahlaksız ‘ahlak’ bekçilerinin sert bakışları hatta dayaklarıyla örselenip kırılmıyor muydu dünyada?

Kendi adıma Cemal Süreya’nın bu dinamitleme yönteminden öğrendiğim en önemli şey; toplumsal imgelerin şiire nasıl sokulabileceğiydi. Cemal Süreya’nın İkinci Yeni’ye dahil oluşundaki en önemli nokta ise; öncülü, ardılı, çıraklığı ve kalfalığı olmayan iki şairden biri olmasıdır. İlhan Berk’in yayımladığı ilk şiirlerinde Toplumsal Gerçekçilik’in izleri bir hayli çoktur, Turgut Uyar taşradan Ankara’ya gelince şiiri büyük bir değişime uğrar ve daha önce birçok dergide eleştirdiği İkinci Yeni’ye dahil olur ve Edip Cansever de kendinden önceki poetikayı izleyerek İkinci Yeni’ye sonradan geçiş yapmıştır. Fakat Ece Ayhan ve Cemal Süreya, ilk yayınlanan şiirleriyle bile İkinci Yeni’nin haberini vermişlerdir okuyucuya. Ve ne gariptir ki, Cemal Süreya’nın 1957 yılında Mülkiye dergisinde yayınlanan ilk şiiri Şarkısı Beyaz’da şu dizeler geçer, sanki tüm hayatını özetleyip, kehanette bulunur gibi;

“Ben olanca gücümle

Halatlara asılıyorum nafile

Ben ayrı düşmüşüm bir kere

Ayrı düşmüşüm insanlardan.

Bu yıldız tutmaz mavilikte

Ne deniz ne köpük kâr eder bana.”

İnsanlardan ayrı düşmüş bir şair miydi Cemal Süreya? Benim tanıdığıma göre, öyleydi. Göz göze gelmelerden kaçınması, aynı anda birçok kişiye aşık olması, çocukluğundan ölümüne kadar hep bir göçebe hayatı yaşaması bu ayrıklığın belirtileriydi belki de. Ve her yalnız insan gibi, oğluna aşırı bir tutkuyla sarılması… Saklanmış bir güneşti hayatın dip belleğine, sınıfın en arka sırasında dersi dinler gibi görünüp durmadan dışarıyı dinleyen bir öğrenciydi belki de. Kendi sözcükleriyle söylersek; Arka Güneş’ti…

Yakın

Cemal Süreya hayatıma girip cam kenarındaki masada yerini aldıktan sonra, onunla daha çok söyleşmek istedim. Burada gündüzler dayanılmaz kalabalık olduğu için genelde geceleri yanına gidip, bazan konuştuk bazan sustuk karşılıklı. Sustuğumuz zamanlarda, dışarıda yağan yağmurun altında, siyah şemsiyesiyle alımlı bir kadın geçiyor olurdu. Konuştuğumuzda ise…

“Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum” diye başlayan o ipince bir mızrak gibi yüreğe saplanan şiirini sormuştum bir gün. Hava karanlıktı, gökyüzünde alacalı kuşlar uçuyordu, buranın canlılarına hiç benzemeyen şeylerdi. Göğe bakmaktan vazgeçip, rakısından bir yudum aldı ve başladı anlatmaya;

“Babamın ölümünü anımsıyorum; kız kardeşlerim, halam, başkaları, kendilerini yerden yere atıyorlardı. Benim gözümden yaş gelmemesi o günlerde dedikodu konusu bile olmuş. Bir süre sonra, kız kardeşlerim, halam, başkaları, gerçeğe alıştılar. Ama benim içimdeki düğüm çözülmedi. Üç yıl sonra Aksaray’da (Sezai’ye anlatmıştım), on üç yıl sonra Beykoz’da gittiğim kahvelerde birçok kez babamın az ilerdeki masada oturduğunu gördüm. Çayını içiyor, az sonra da kalkıp gidiyordu. Yanılsama, evet. Ama neden bütünüyle işlemiyordu yanılsama? Niçin yanına gitmiyordum?

‘Sizin Hiç Babanız Öldü mü?’ adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayımlamıştım onu.

‘Kars’ı da. Kars’ı görmeden, Paris’te yazdım. İşin tuhafı yurda döndüğümde, teftiş göreviyle hemen gönderildiğim yer de Kars oldu.

Dört yaşındaydım. Bir yaşındaki kardeşim Kemal ölmüş. Babam kollarındaki bir yastığın üzerinde taşıyor onu. Ardında bir kalabalık. Ağır ağır ilerliyorlar. Ben penceredeyim. Kış…”

(Cemal Süreya ve oğlu Memo)

Hiç, bir şairi yakından tanıdınız mı, bilmiyorum. Bunun nasıl bir şey olduğunu ancak yaşayanlar bilir. Hayır, hiçbirinizi bu duygunun dışında bırakmak istemiyorum. Ama söylemeye çalıştığım bir şeyler var. Fakat doğru kelimeleri bulamıyorum, dilimin ucuna gelip ‘bırak bizi kağıda’ diyen sözcüklerin de zamanı şimdi mi, karar veremiyorum. ‘Profesyonel’ bir yazar olsaydım, şimdiye kadar size Cemal Süreya’nın şiirdeki seyrini sıkı analizlerle sunup, akademik sayılabilecek tarzda dopdolu bir şeyler sunabilirdim. Ama yapamıyorum gördüğünüz gibi. Amatör bir yazı oluyor bu ve ben hiç utanmıyorum.

Her şiir, şairin kehanetidir. Çoğu zaman şairler hiç yaşamadıkları şeyleri yazıp belki bir gün belki bir yıl sonra karşılaşırlar anlattıkları durumla. Tıpkı Cemal Süreya’nın defalarca yaşadığı gibi. Son kehaneti ise ne yazık ki yine tutmuştur Cemal Süreya’nın…

Sunay Akın’ın şiirinde gördüğü ışığa doğru “zarı atıyorum” diyen Cemal Süreya, bir gün ona yeni bir şiir yazdığını söyler ve şu dizeleri okur;

“Ölüm mü,

Bir gölün dibinde durgun uykudasın.

Denizler?

Tanrılar karıştırır durur denizleri…”

Aralık, 1989… Ve 8 Ocak gecesi, Gazeteciler Cemiyetindeki Pazartesi toplantılarından geldiği gece, olan olur. Bir gölün dibinde durgun uykusuna çekilir Cemal Süreya. Ve Sunay Akın için attığı ‘zar’ın yek geldiğini göremez…

O’nu, hemen hemen bütün fotoğraflarında elinde bir sigarayla gördüm. Sevda Sözleri’nin kapağında bir Mona Lisa üslubuyla durmuş, sigarasını ağzına götürüyordu. Yüzünün sol yanında belirsiz bir tebessüm, sağ yanında ise katıksız acı duruyordu. Ve, hiç farkettiniz mi bilmem, başının hemen üzerindeki sigara dumanı havada kötücül bir canavar gibi ağzını açmış aşağılara bakıyordu. Belki de o duman, denizleri karıştırıp duran tanrılardan biriydi. Sigarayı kötülemiyorum, sağlığa zararlıdır falan da demiyorum. Sigarayı seviyorum. Bir gün bırakmak ister miyim, zaman gösterir. Cemal Süreya da şöyle yazmıyor muydu Günler kitabının 1 Ocak 1986 gününe dair sayfasına;

“Sigarayı bırakma girişimi.

1 Ocak 1986: Acının 1. günü.”

Sigara içmemeye direnip, “eskiden birinci işimdi sigara içmek / şimdi içmemek birinci işim” dedikçe, tansiyonu düşer, bünyesi zayıflar. Ama direnir ve bu diretmenin sebebini yine Günler kitabında şu sözlerle anlatır;

“Bugün ayın kaçı?

Ama acının kaçıncı günü değil artık.

Sanırım, bu iş oldu.

Büyük bir tutku sigara içmek. Güzel de. Ama, Marquez de söylüyor ya, onun yerine başka bir şey ikame edilebilir. Okuma gibi, yazma gibi. Aşk gibi.

Çünkü sigara bunları kapatmıştır çoktan. Doğru olmasa da bunları söylüyorum işte.”

İzdüşüm

9 Ocak 2007 akşamı, Caddebostan Kültür Merkezi’nde düzenlenen Cemal Süreya Şiir Ödülü’nün töreninde sahneye çıktığımda arka cebimde bir kağıt vardı. Önceki akşam oturup bir şeyler yazmıştım, korkarak ve çekinerek çıktığım sahnede okumak için. Ama o kağıdı cebimden çıkartıp okuyamadım. Aklımda kaldığı kadarını söyleyip aşağıya indim. O gün, Cemal Süreya’nın benim için hep bir sığınak olduğunu, ne zaman başım sıkışsa bana elini uzatıp kurtardığını ve yol gösterdiğini söylemiştim. Şiir bir ülkedir, şairler yaşar sokaklarında, ben de kapıdan içeri kafamı uzatmaya çalışan biriyim ve Cemal Süreya içeri girmem için yüreklendirip duruyor beni, demiştim. Bugün defalarca söylediğim şeyler de aslında bu cümlelerin açılımı oldu. Kuşkusuz bir “portre” yazısı olmadı bu. Olması da mümkün değildi zaten.

Cemal Süreya’nın bendeki izdüşümünü anlatmak istesem, burada yazdıklarım o kitabın bir önsözü olabilir. Portre yazmadaki ustalığını, dergiciliğini, incitmeden yaptığı sanatsal eleştirileri, denemeleri, kadınları, ölümüne tanık olduğu bir sürü arkadaşını… Ama yazımın başında bu satırların bir şiir gibi plansız yazılacağını söylemiştim. O yüzden yer yer kapalı dizelerle örülmüş bir şiire benzedi yazdıklarım. Çoğu şey açıkta kaldı, bahsedilmedi. Fakat dediğim gibi, bir anısından bahsetsem ikincinin gözü kalıyor. Şairliğini anlatmaya çalışsam, hayatının boynu bükülüyor. Diğer bir sürü şey belki başka yazıya, yazılara… Şimdilik en iyisi, duygusallığını kontrol edemeyen Kaan’ın, kalemi bırakıp, çırpınmaktan vazgeçmesi…

Kaan Koç
09/01/2014, http://www.yalnizlarmektebi.com/

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
William Faulkner 117 yaşında

Özellikle “Ses ve Öfke”, “Döşeğimde Ölürken” ve “Absalom, Absalom” adlı eserleriyle tanınan William Faulkner 117 yaşında! “William Faulkner’la Konuşmalar” başlığı...

Kapat