Elçilik Kenti – China Miéville

“Bu genç yazarın kendisini göstermesini ve bilim kurgu sanatını, son zamanlarda ‘güvenli’ okuyuculuğa yatırım yapan yayıncılığın gerileticiliği ile postmodernizmin bütün formlar ve formsuzluklarla ortaya koyduğu hayret verici değişim ve gelişim vaatleri arasında sıkıştıran ataletin dışına çıkardığını görmek bir sevinç kaynağı. Elçilik Kenti tam anlamıyla yetkin bir sanat eseri.” Ursula K. Le Guin

Bilim kurgu ve fantastik edebiyatın “Nobel”i sayılan Arthur C. Clarke Ödülü’nü üç kez kazanan tek yazar China Miéville’in Elçilik Kenti; dilbilim ile politikanın iç içe geçtiği bir tuhaf bölge, yazarın düşünsel, kurgusal ve biçimsel yetkinliğinin zirveye ulaştığı bir sanat yapıtı. Kitap 2012 yılında En İyi Bilim Kurgu Romanı seçilerek Locus Ödülü’nü kazandı.

Bazen’in kıyısında Herzaman’ın içinde bir dünyayı merkezine alan Elçilik Kenti, okuyucularını zaman ve uzamda benzersiz bir dalış macerasına davet ediyor. Roman, insanların, egzotların ve kendine özgü bir tür olan Ev Sahipleri’nin birlikte yaşadığı Arieka gezegeninde geçiyor. Arieka’da yaşayan bu farklı türlerin iletişiminin yegâne yürütücüsü ise birer genetik mühendislik ürünü olan Elçiler; ta ki beklenmedik bir başka Elçinin oraya gelişine dek…

Kitabın baş karakteri dalgıç Avice Benner Cho, Dışarı’da yaşadığı maceralar ve edindiği deneyimlerden sonra döndüğü Arieka kadar karmaşık ve gizemli. Ariekalılar içinse bir “benzetme”. Miéville’in, odağına dilin gücünü ve dilin sonsuza açılan ihtimallerini koyduğu bu romanında, incelikli bir diplomasiye, yeni elçinin varışıyla beraber farklılıkları bir arada tutan hassas dengelerin bozuluşuna; bir yandan da yeni bir dengenin doğum sancılarına tanık oluyoruz. Artık ne güvenebileceği bir aşkı ne de kendini güvende hissedebileceği bir evi olan, tüm ihtimallerle birlikte kaygan bir zeminde sürüklenen Avice ile birlikte…


KİTABIN BAŞLANGIÇ SAYFALARINDAN BİR BÖLÜM


GEMİNİN İNİŞ YAPTIĞINI elçiliğin tüm çocukları görmüştü.
Öğretmenleri ve dönemsel ebeveynleri günlerdir onlara bu geminin resmini çizdiriyordu. Odanın bir duvarı bu resimlere ayrılmıştı. Ufaklıkların hayallerindekinin aksine, boşluk gemileri
arkalarından ateş püskürtmeyeli yüzyıllar olmuştu fakat onları
bu tür özelliklerle tasvir etmek bir gelenekti. Küçükken ben de
gemileri benzer şekilde çizerdim.
Ben resimlere bakarken yanımdaki adam da onlara doğru
eğildi. “Bak,” dedim. “Görüyor musun? Bu sensin.” Geminin
penceresinde bir yüz vardı. Adam gülümsedi. Basit çizgilerle çizilmiş figürü taklit ederek, bir dümeni kavrar gibi yaptı.
“Bizi mazur görmelisin,” dedim, başımla duvardaki resimleri
işaret ederek. “Biraz dar görüşlüyüzdür.”
“Hayır, hayır,” dedi pilot. Ondan daha yaşlıydım; özenle giyinmiştim ve argo bir dille ona hikâyeler anlatıyordum. Onu şaşırtmamdan hoşlanıyordu. “Her neyse,” dedi, “bu hiç de… Yine
de harika. Buraya gelmek. Sınıra. Ötesinde nelerin yattığını ancak Tanrı’nın bildiği bu yere.” Varış Balosu’na baktı.
BAŞKA PARTİLER DE vardı: mevsimsel partiler, tanıtım partileri, mezuniyet törenleri, yılbaşı partileri, aralık ayındaki üç Noel.
Fakat Varış Balosu her zaman en önemlisiydi. Kestirilemeyen alizeler yüzünden düzensiz ve nadiren gerçekleşirdi. En son düzenlenişinin üstünden yıllar geçmişti.
Diplomasi Salonu kalabalıktı. Güvenlik görevlileri, öğretmenler, doktorlar ve yerel sanatçılar elçilik kadrosuyla bir aradaydı. Aralarında tecrit edilmiş, yabancı topluluklardan gelen
delegeler ve münzevi çift çiler de vardı. Dışarı’dan yeni gelenlerin
14
sayısı çok azdı; kıyafetleri çok geçmeden yerel halk tarafından
taklit edilecekti. Mürettebat ya yarın ya da ertesi gün ayrılacaktı;
Varış Baloları sanki aynı anda hem varışı hem de ayrılışı kutluyormuşçasına, hep bir ziyaretin sonunda yapılırdı.
Bir yaylı sazlar yedilisi çalıyordu. Üyelerinden birisi arkadaşım Gharda idi; beni gördü ve yarısına vardığı bu kulak tırmalayıcı dans müziği için kaşlarını çatarak özür diledi. Genç erkekler
ve kadınlar dans ediyordu. Patronları ve aile büyükleri için hepsi
de tescilli birer utanç kaynağıydı; gerçi onlar da zaman zaman
genç meslektaşlarını eğlendirecek şekilde salınıyor ya da parmak
uçlarında esprili bir şekilde dönüyorlardı.
Çocukların geçici sergisinin yanında Diplomasi Salonu’nun
sürekli eserleri asılı duruyordu: yağlıboyalar ve guajlar;
Personel’in, Elçilerin, ataşelerin, hatta Ev Sahiplerinin trid ve
düz fotoğrafl arı. Kentin tarihçesini anlatıyorlardı. Sarmaşıklar
duvardaki kaplamanın yukarısındaki Art Deco tarzı kornişlere
kadar uzanıyor, salonun üstünde gür bir bitki örtüsü oluşturuyorlardı. Ahşap kornişler onları taşıyacak şekilde tasarlanmıştı.
Yaprakların arasında görüntü avlayan, başparmak büyüklüğündeki arıkameralar görülüyordu.
Yıllar önce arkadaş olduğum bir güvenlik görevlisi takma
elini kısaca sallayarak beni selamladı. Şehre ve Zambakyatağı
Tepesi’ne yukarıdan bakan, metrelerce yükseklik ve genişlikteki
bir pencereden yansıyan ışığın önünde hayal meyal görünüyordu.
Kargo yüklü gemi o tepenin öteki yamacında duruyordu. Kilometreler boyunca devam eden çatıların ötesinde, kilisenin döner
işaret ışıklarının arkasında da güç istasyonları bulunuyordu. İniş
onları rahatsız etmişti; aradan günler geçmesine rağmen hâlâ
gergindiler. Ayaklarını yere vurduklarını görebiliyordum.
“Senin yüzünden,” dedim dümenciye, istasyonları göstererek. “Bu senin hatan.” Dümenci güldü ama yalnızca göz ucuyla
bakıyordu. Neredeyse her şey dikkatini dağıtıyordu. Buraya ilk
gelişiydi.
15
Bir teğmeni önceki partiden hatırlar gibi oldum. Yıllar önce,
buraya son gelişinde elçilikte ılık bir sonbahar yaşanıyordu. Yüksek zeminli bahçelerin yaprakları arasında benimle yürümüş, ne
sonbaharın ne de bilebileceği herhangi mevsimin yaşandığı bu
şehre bakakalmıştı.
TEPSİLER DOLUSU uyarıcı reçineden yayılan dumanların arasından geçip herkesle vedalaştım. Görevlerini tamamlamış birkaç yabancıyla beraber, çıkış hakkı talepleri kabul edilen az sayıda yerli de kentten ayrılıyordu.
“Hayatım, ağlıyor musun yoksa?” dedi Kayliegh. Ağlamıyordum. “Yarın görüşürüz, belki ertesi gün de. Ayrıca sen de…” Fakat iletişimin çok zor olacağını, bu yüzden de bir noktada sona
ereceğini biliyordu. Gözleri azıcık da olsa yaşarana dek birbirimize sarıldık. “Neden gittiğimi herkesten çok senin biliyor olman gerek,” dedi bana, gülerek. “Biliyorum seni ödlek, çok kıskanıyorum!” diye karşılık verdim ben de.
Bu senin seçimindi, diye düşündüğünü görebiliyordum ve bu
doğruydu. Altı ay öncesine kadar ben de gidecektim; ta ki en son
şim* kimin ve neyin gelmekte olduğunun şok edici haberiyle inene kadar. O zaman bile kendi kendime planıma sadık kalacağımı, bir sonraki görev değişimi geldiğinde Dışarı’ya gideceğimi
söylüyordum. Fakat en sonunda filikanın gökyüzünden uğultular içinde geçip gidişi benim için çok büyük bir sürpriz olmadı
ve burada kalacağımı fark ettim. Kocam Scile en başından beri
bunu yapacağımdan şüphelenmiş olmalıydı.
“Ne zaman burada olurlar?” diye sordu pilot. Ev Sahiplerini
kastediyordu.
“Yakında,” dedim, hiçbir fikrim olmamasına rağmen. Görmek istediğim kişiler Ev Sahipleri değildi.
* Şim: miab (İng.); “Şişe içinde mesaj” (message in a bottle) anlamına gelen bir
akronim –çev.
16
Elçiler de oradaydı. İnsanlar onlara yaklaşmış fakat etrafl arında yoğun bir kalabalık oluşturmamışlardı. Çevrelerinde hep
biraz boşluk, saygıdan kaynaklı bir mesafe olurdu. Dışarıda,
pencerelere yağmur vuruyordu. Alışılageldik hiçbir kaynaktan,
hiçbir arkadaşımdan kapıların ardında neler olup bittiğine dair
bir bilgi alamamıştım. Yeni gelenler arasındaki en önemli, en
tartışmalı kişilerle yalnızca üst düzey bürokratlar ile onların danışmanları görüşmüştü ve ben kesinlikle onlardan biri değildim.
İnsanlar girişe bakıp duruyorlardı. Pilota gülümsedim. Başka
Elçiler de içeri girmekteydi. Onlara da gülümsedim; ta ki onlar
beni fark edene kadar.
Çok geçmeden şehirdeki Ev Sahipleri ve yeni gelenlerin sonuncuları da gelecekti. Kaptan ve gemi mürettebatının kalanı,
ataşeler, konsoloslar, araştırmacılar, belki birkaç yeni göçmen ve
en sonunda da imkânsız yeni Elçi.
BAŞLANGIÇ
DALGIÇ

19
0.1
BİZ KÜÇÜKKEN Elçilik Kenti’nde bozuk paralarla ve atölye atıklarından hilal şeklinde kestiğimiz, madenî para büyüklüğündeki
kâğıtlarla oynadığımız bir oyun vardı. Bu oyunu hep aynı yerde, reklam panolarının sarmaşıkların altında renk değiştirdiği,
dik yokuşlu bir gecekondu mahallesinin arka sokağında, pazar
alanının ilerisindeki bir evin yakınında oynardık. Oynadığımız
paralara ithafen adlandırdığımız bir duvarın yanında, o eski ekranların puslu ışığı altında… İki metelik değerindeki, ağır bir
tanesini çevirip, o döndükçe dön, eğil, domuz burnu, güneş ışığı
diye bağırdığımızı hatırlıyorum; ta ki o yalpalayıp düşene kadar.
Para durduğunda yukarı bakan yüzü ile o anda söylediğimiz son
kelime kazananı ya da kaybedeni belirliyordu.
Yağmurlu ilkbahar günlerinde ve sıcak yaz aylarında elimde
o iki metelik değerindeki parayla oturup, diğer kız ve oğlanlarla
kimin kazandığı konusunda tartıştığımızı çok net hatırlıyorum.
Hem o evle hem de sakinleriyle ilgili insanı huzursuz edecek
cinsten rivayetler duysak da asla başka bir yerde oynamazdık.
Bütün çocuklar gibi biz de dikkatli, aceleci ve bize mahsus
biçimde kentimizin haritasını çıkarmıştık. Pazarda tezgâhlardan
ziyade tuğlaları düşen bir duvarda oluşmuş, ulaşmayı hiçbir zaman başaramadığımız yükseklikteki bir boşluk çekerdi ilgimizi.
Kentin sınırını belirleyen, ikiye ayrılmış ama sonra (o zamanlar
henüz bilmediğim bir nedenden ötürü) harçla yeniden bir araya
getirilmiş koca kaya ile mazgallı siperleri ve armatürleriyle bana
pek güven vermeyen kütüphaneden hoşlanmazdım. Ama plastaştan yapılma, pürüzsüz avlusunda topaçların ve havada süzülen
oyuncakların metrelerce gezindiği koleji hepimiz seviyorduk.
20
Şamatacı bir gruptuk ve yolda giderken polis memurları bizi
sık sık durdururdu ama tek yapmamız gereken, “Sorun yok efendim, biz sadece…” diye başlayıp yolumuza devam etmekti. Kalabalık caddelerden hızla yokuş aşağı iner, alçak çatıların üzerinde
ya da yanı başımızda koşan hayvanlar eşliğinde Elçilik Kenti’nin
evsiz otomlarını geride bırakır, ara ara ağaçlara ve asmalara tırmanmak için duraksar, sonunda da hep o açıklığa gelirdik.
Kentin bu ucunda evlerimizin bulunduğu ara sokakların açıları ve meydanları önce azar azar, sonra da giderek artan bir şekilde Ev Sahiplerinin binalarının neden olduğu tuhaf bir geometriyle kesintiye uğrar, derken bizim evlerimizin yerini tamamen
onlarınki alırdı. Ev Sahiplerinin şehrine, yani sokakların görünümünün değiştiği ve tuğla, çimento veya plazma duvarların yerini daha canlı başka malzemelerin aldığı bu yere girmeye çalışırdık elbette. Bu girişimlerimde samimi, fakat başaramayacağımı
bildiğim için de rahattım.
Rekabet eder, sınırlarımızı çizip birbirimizi gidebileceğimiz
en uzak noktaya gitmek için cesaretlendirirdik. “Kurtlar bizi
kovalıyor, koşmamız gerek,” ya da “Kim daha ileri giderse o vezir olacak,” derdik. Bizim grupta en güneye gidebilmiş üçüncü
kişi bendim. Her zamanki noktamızda etrafı kas lifl eriyle kaplı
kazıklarla çevrilmiş, egzotik renklere sahip bir Ev Sahibi yuvası
vardı. Ev Sahiplerinin bizim hasır çitlere özenerek yaptığı bir şeydi bu. Arkadaşlarım dört yol ağzından bana ıslık çalarlarken ben
de ona tırmanırdım.
Çocukluk fotoğrafl arımı görseniz hiç şaşırmazdınız; yüzüm
şimdi nasılsa o zaman da neredeyse aynıydı. Aynı şüpheli dudak
büzüş ya da tebessüm, bazen beni güldüren o gayretli göz kısış.
O zamanlar da tıpkı şimdiki gibi uzun ince ve yerinde duramayan biriydim. Soluğumu tutup bir ciğer dolusu nefesle havaların
birbirine karıştığı yere doğru ilerler, aşılması çok da zor olmayan
ama yine de dikkate değer bir gaz değişiminin yaşandığı – nanotek partikül makineleriyle şekillendirilip atmosferik bir sanatla
21
mükemmelleştirilen meltemlerin estiği – sınırı geçer ve üzerlerine Avice yazmak üzere beyaz tahtalara yaklaşırdım. Bir keresinde, gösteriş hevesiyle yuvanın çitlerini örüp birbirine bağlayan
etten çapaya hafifçe vurmuştum. Su kabağı kadar gergin bir hissi
vardı. Sonra nefes nefese arkadaşlarımın yanına geri koşmuştum.
“Ona dokundun,” demişlerdi hayranlıkla. Elime bakakalmıştım. Sonra da başarılarımızı kıyaslamak için kuzeye, aioli* akımının estiği yere doğru yola koyulmuştuk.
YAKININDA madenî paralarla oynadığımız evde sessiz, iyi giyimli bir adam yaşıyordu. Kendisi o yörede bir tedirginlik kaynağıydı.
Bazen orada toplandığımız zamanlarda dışarı çıkardı. Dikkatle
bize bakar ve dönüp uzaklaşmadan önce selamlama ya da kınama
anlamına gelebilecek bir ifadeyle dudaklarını büzerdi.
Onun nasıl biri olduğunu bildiğimizi düşünüyorduk. Yanılıyorduk elbette, fakat o yöreden öğrenebileceğimiz her şeyi öğrenmiş ve onun beş parası olamayan bir münasebetsiz olduğuna
karar vermiştik. Ortaya çıktığında arkasından onu işaret ederek,
“Hey,” demiştim arkadaşlarıma birçok defa, “hey.” Kendimizi cesur hissettiğimiz zamanlarda, adam çalı çitlerle çevrili ara
sokaklar boyunca nehre, pazara, arşiv harabelerine veya Elçilik
yönüne giderken onu takip ederdik. Sanırım iki kez içimizden
birisi ona bağırarak sövmüştü. Ama yoldan geçenler bizi hemen
susturmuştu.
“Biraz saygılı olun demişti,” dedi bir altistiridye yetiştiricisi,
sert bir şekilde. Sonra da kabuklu deniz ürünleriyle dolu sepetini yere koymuş ve adama bağıran Yohn’a sert bir şamar atmıştı.
Ardından dönüp yaşlı adamın arkasından bakmıştı. İfade edecek
sözleri bulamasam da, bir anda öfk esinin bütünüyle bize yönelik olmadığını, yüzündeki hoşnutsuzluğun kısmen de olsa adamı
onaylamamaktan ileri geldiğini fark ettiğimi hatırlıyorum.
* Aioli: Yunan mitolojisinde rüzgâr tanrısı olarak bilinen Aeolus’tan (Türkçede
Aiolis) türetilmiş, solunulabilir hava akımı anlamına gelen bir sözcük. –çev.
22
Bunu o akşamın dönemsel babası Berdan Baba’ya anlattığımda, “Onun orada yaşamasından rahatsızlar,” demişti bana. Yaşananları ona birkaç kez anlatmış, takip ettiğimiz adamı dikkatli
ve şaşkın bir şekilde tarif etmiş ve babaya onun hakkında sorular
sormuştum. Ona komşuların neden o adamdan rahatsız olduklarını sorduğumdaysa baba utangaç bir tavırla gülümsemiş ve
bana iyi geceler öpücüğü vermişti. Penceremden dışarıya bakıp
durmuş ve hiç uyuyamamıştım. Yıldızları, ayları ve Enkaz’ın parıltısını seyretmiştim.
DOĞUM GÜNÜMDEN bir gün sonra gerçekleştikleri için bunun
akabinde yaşanan olayların tarihini tam olarak biliyorum. O an
içinde olduğum melankolik hâl şimdi gözüme komik geliyor. Akşama doğruydu. Eylülün üçüncü on altısı, bir Domingünüydü.
Tek başıma oturmuş, yaşımı düşünüyor (tuhaf küçük Buda!) ve
para duvarının dibinde doğum günü paramı çeviriyordum. Bir
kapının açıldığını duydum fakat başımı kaldırıp bakmadım.
Yani ben oynarken evdeki adamın önüme kadar gelip durması
saniyeler sürmüş olabilir. Neler olduğunu fark ettiğim zaman
şaşkınlık ve dehşet içinde başımı kaldırıp ona baktım.
“Kızım,” dedi bana. Başıyla ev işaret etti. “Lütfen benimle gel.”
Koşup kaçmak aklımdan geçti mi, hatırlamıyorum. İtaat etmekten başka yapabileceğim bir şey yok gibi görünüyordu.
Evi hayret vericiydi. İçi mobilyalar, ekranlar ve heykelciklerle tıkış tıkış dolu olan, koyu renklere boyanmış uzun bir oda
vardı. Otomlar görev başında, her şey hareket hâlindeydi. Bizim
çocuk yuvasının duvarlarında da sarmaşıklar vardı fakat hiçbirinin buradaki gibi, basılı bir resim kusursuzluğundaki helezon
ve kıvrımları olan, parlak siyah yapraklı tendonları yoktu. Duvarlar tablolarla ve biz girerken hareketleri değişen plazmalarla
kaplıydı. Antika çerçeveli ekranlarda bilgiler akıyordu. Bir tridde
avuç içi kadar hayaletler, sedefl i bir oyun tahtasındaki taşlar misali saksı bitkilerinin arasında dolaşıyordu.
23
“Arkadaşın,” dedi adam, kanepesini işaret ederek. Üzerinde
Yohn yatıyordu.
Ona seslendim. Oğlan çizmeli ayaklarını kumaşla kaplı kanepenin üzerine uzatmıştı, gözleri kapalıydı. Kıpkırmızıydı ve
hırıltılar çıkarıyordu.
Yohn’a her ne yaptıysa (bunu mutlaka o yapmış olmalıydı)
aynısını bana da yapacağından korkarak adama baktım. Ama o
benimle göz göze gelmek yerine bir şişeyle oynuyordu. “Arkadaşını bana getirdiler,” dedi. Sanki benimle konuşmanın bir yolunu
arıyormuşçasına etrafına bakındı. “Polis çağırdım.”
Beni güçlükle nefes alan Yohn’un yanındaki bir tabureye oturttu ve bana bir kadeh likör uzattı. Bir müddet içkiye şüpheyle baktım; ta ki adam ondan bir yudum alıp, sonra da yuttuğunu göstermek için bir iç çekişle ağzını açana kadar… Ardından kadehi elime
tutuşturdu. Adamın boynuna baktım, fakat bir link göremedim.
İçkiden bir yudum aldım. “Polisler geliyor,” dedi adam. “Oyun
oynadığını duydum. Yanında bir arkadaşı olursa kendisini iyi
hissedebileceğini düşündüm. Onun elini tutabilirsin.” Kadehi
bırakıp adamın dediğini yaptım. “Ona burada olduğunu, iyileşeceğini söyle.”
“Yohn, benim, Avice.” Kısa bir sessizlikten sonra Yohn’un
omzuna hafifçe dokundum. Kısa bir sessizliğin ardından oğlanın omzunu hafifçe dürttüm. “Buradayım. İyileşeceksin Yohn.”
Endişemde samimiydim. Başka bir talimatı olup olmadığını görmek için başımı kaldırıp adama baktım; o ise kafasını iki yana
sallayıp güldü.
“O hâlde yalnızca elini tut,” dedi.
“Ne oldu efendim?” dedim.
“Onu bu şekilde buldular. Fazla uzaklaşmıştı.”
Zavallı Yohn çok hasta görünüyordu. Derken ne yaptığını anladım.
Yohn grubumuzda en güneye gidebilmiş ikinci kişiydi. En
iyimiz olan Simmon ile rekabet edemezdi, fakat kazıklı çitte adı-
24
nı benimkinden birkaç çıta öteye yazabilmişti. Birkaç haft a boyunca nefesimi daha uzun süre tutmaya çabalamış ve çitlere koyduğu işaretlere yaklaşmıştım. O hâlde gizlice çalışıyor olmalıydı.
Aioli akımından çok fazla uzaklaşmıştı herhâlde. Onun nefessiz
kaldığını, ağzını açıp bölgeler arası havayı içine çekerken keskin
bir acı duyduğunu, geri dönmeye çalıştığını fakat zehirlerden ve
temiz oksijen yokluğundan sendelediğini hayal edebiliyordum.
Kendini kaybedip düşmüş ve o berbat karışımı dakikalarca solumuş olabilirdi.
“Onu bana getirdiler,” dedi adam tekrar. Birdenbire, dev bir
kauçuk ağacının arkasına yarı yarıya gizlenmiş bir şeyin hareket
ettiğini fark ederek hafifçe inledim. Onu daha önce nasıl görmemiştim bilmiyorum.
Bu bir Ev Sahibiydi. Halının ortasına kadar geldi. Hem saygı
hem de çocukça bir korkuyla hemen ayağa kalktım. Ev Sahibi salınan ihtişamı ve iç içe geçmiş eklemleriyle bana doğru yaklaştı.
Sanırım, sanırım çatallanmış deri yığınından ibaret olsan fersiz
gözleriyle beni dikkatle süzdü. Bir uzvunu açıp kapattı. Bana
uzandığını düşündüm.
“Çocuğu aldıklarını görmek için bekliyor,” dedi adam. “Eğer
iyileşirse bunu Ev Sahibimizin burada olmasına borçlu olacaktır.
Teşekkür etmelisin.”
Öyle yaptım. Adam gülümsedi ve yanıma çömelip bir elini omzuma koydu. Birlikte garip bir şekilde hareket eden varlığa baktık.
“Ufaklık,” dedi adam şefk atle. “Ev Sahibi’nin seni duyamadığını
biliyorsun, değil mi? Ya da… seni yalnızca bir gürültü olarak duyduğunu? Fakat sen iyi ve kibar bir kızsın.” Bana şöminenin üzerindeki bir çanaktan çok tatlı olmayan, birkaç yetişkin şekerlemesi
uzattı. Usulca Yohn’a bir şeyler daha mırıldandım, ama bu sefer
sadece bana böyle tembihlendiği için değil. Korkuyordum. Zavallı
arkadaşımın cildi tuhaf, hareketleriyse tedirgin ediciydi. Ev Sahibi
bacaklarının üzerinde yukarı aşağı sallandı. Ayaklarının dibinde
köpek büyüklüğünde bir şey kıpırdanıyordu. Yoldaşı… Adam, Ev
25
Sahibi’nin suratının olması gereken yere baktı. Adamın yüzünde
pişmanlık benzeri bir ifade vardı sanki. Ya da daha sonradan öğrendiğim şeyler yüzünden öyle düşünüyor olabilirim.
Ev Sahibi konuştu.
Onun türünü daha önce defalarca görmüştüm elbette. Bazıları oyun oynama cüreti gösterdiğimiz açıklıkta yaşıyordu. Bazen
bir işlerini halletmek için yengeç katiyetiyle yürüyen ya da her
an düşecekmiş gibi görünmelerine neden olan adımlarla koşan
(ama asla düşmeyen) Ev Sahipleriyle yüz yüze bulurduk kendimizi. Onları yuvalarının etten duvarlarıyla veya evcil hayvanları
olduğunu düşündüğümüz, fısıltılı yoldaşlarıyla meşgul olurken
görürdük. Ev Sahipleri ortaya çıkınca derhâl sus pus olur ve onlardan uzaklaşırdık. Dönemsel ebeveynlerimizin onlara gösterdiği özenli saygıyı taklit ederdik. Yetişkinlerden devraldığımız
huzursuzluk, Ev Sahiplerinin sergilediği garip hareketlere duyacağımız her tür merakı bastırırdı.
Neredeyse bizim seslerimize benzeyen, belirgin tonlarla birbirleriyle konuşmalarını işitirdik. Hayatlarımızın sonraki dönemlerinde birkaçımız söylediklerinden bazılarını anlayabilirdi ama
henüz bunun için erkendi. Mesela ben bunu asla başaramadım.
Daha önce hiç Ev Sahiplerinden birine bu kadar yakın olmamıştım. Yohn için duyduğum korku, bu şeye yakın olmaktan dolayı hissettiğim her tür duyguyu bastırmıştı. Ama yine de
gözümü ondan ayırmadım ki beni şaşırtamasın. İşte bu yüzden
salınarak bana yaklaştığında hemen geri çekilip arkadaşıma fısıldamayı kestim.
Gördüğüm tek öteterreliler Ev Sahipleri değildi. Elçilik
Kenti’nin başka ötegil sakinleri de vardı: birkaç Kedis, bir avuç
Shur’asi ve diğerleri. Fakat onlarla aramızda da kaçınılmaz bir
yabancılık olmasına rağmen hiçbirinde Ev Sahiplerinin yanındayken hissettiğimiz o soyutlanma duygusu, o katışıksız uzaklık
yoktu. Bizimle şakalaşan Shur’asi bir esnaf bile vardı; lehçesi biraz tuhaf olsa da esprileri gayet anlaşılırdı.
26
Daha sonra bu göçmenlerin çeşitli açılardan bilhassa bizimle
aynı kavramsal modelleri paylaşan ırklardan gelmekte olduklarını anladım. Ev Sahipleri, yani Elçilik Kenti’ni şehirlerine inşa
etmemize nazikçe izin veren yerlilerse sakin ve anlaşılmaz varlıklardı. Zaman zaman sanki ilginç, acayip birer toz tanesiymişiz
gibi bizi izleyen, biyodonanımlarımızı sağlayan ve yalnızca Elçilerle konuşan ikincil tanrılar… Sık sık onlara hürmet göstermemiz gerektiği hatırlatılırdı. Sokakta onların yanından geçerken
bizden beklenen saygıyı gösterir, sonra da kıkırdayarak koşardık.
Ancak yanımda arkadaşlarım yokken korkumu bu türden saçmalıkların ardına gizleyemedim.
“Çocuk düzelecek mi diye soruyor,” dedi adam. Ağzını ovuşturdu. “Tam olarak tercüme edecek olursam, ‘Yeniden koşacak mı
yoksa soğuyacak mı?’ diyor. Yardım etmek istiyor. Yardım etti de.
Muhtemelen kaba biri olduğumu düşünüyor.” İç geçirdi. “Ya da
akıl hastası. Çünkü ona yanıt veremiyorum. Eksildiğimi görebiliyor. Eğer arkadaşın ölmezse bunu Ev Sahibi’nin onu buraya getirmesine borçlu olacak. Çocuğu onlar buldu.”
Adamın bana kibar davranmaya çalıştığını görebiliyordum.
Ama bu konuda acemi görünüyordu. “Onlar bu tarafa geçebilirler
ama bizim buradan ayrılamayacağımızı biliyorlar. Neye ihtiyaç
duyduğumuzu aşağı yukarı biliyorlar.” Ev Sahibi’nin evcil hayvanını işaret etti. “Cihazlarıyla Yohn’a oksijen vermişler. Yani iyileşebilir. Polisler yakında gelir. İsmin Avice’ti, değil mi? Nerede
yaşıyorsun?”
Ona çocuk yuvasının ismini verdim.
“Peki, benim ismimi biliyor musun?” diye sordu adam.
Duymuştum elbette. Ama bunu ona söylemenin görgü kurallarına uygun olduğundan emin değildim. “Bren,” dedim.
“Bren. Aslında bu doğru değil. Anlıyor musun? Benim adımı
söyleyemezsin. Heceleyebilirsin ama söyleyemezsin. Öte yandan
artık ben de kendi adımı söyleyemiyorum. İşimizi görecek en iyi
isim Bren. Ona gelince…” Ciddiyetle başını sallayan Ev Sahibi’ne
27
baktı. “O benim ismimi söyleyebilir. Fakat bunun bir faydası olmaz; artık birbirimizle konuşamıyoruz.”
“Yohn’u neden size getirdiler efendim?” Adamın evi oğlanın
bayıldığı açıklığa yakındı ama tam da dibinde sayılmazdı.
“Beni tanıyorlar. Arkadaşını bana getirdiler çünkü her ne
kadar tanışıklığımız bir bakıma eksilse bile aynı zamanda bana
aşinalar. Benimle konuşuyorlar ve onlara yanıt vereceğimi umuyor olmalılar. Ben… Ben… Onlar için çok kafa karıştırıcı olmalıyım.” Gülümsedi. “Bütün bunlar aptalca, biliyorum. İnan bana
bunu biliyorum. Benim ne olduğumu biliyor musun Avice?”
Başımla onayladım. Şimdi düşündüğümde o zamanlar onun
ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığını biliyorum elbette.
Kendisinin de bildiğinden emin değilim.
Polisler sonunda bir sağlık ekibiyle beraber çıkageldiler ve
Bren’in odası doğaçlama bir ameliyathaneye dönüştü. Yohn’a
boru takıldı, ilaç verildi ve monitöre bağlandı. Bren beni nazikçe
uzmanların yolundan çekti. Hep birlikte bir köşede durduk; ben,
Bren, Ev Sahibi ve tüysü diliyle ayaklarımı yalayan evcil hayvanı.
Polislerden biri eğilerek Ev Sahibi’ni selamladı, o da karşılığında
yüzünü oynattı.
“Arkadaşına yardımcı olduğun için teşekkürler Avice,” dedi
Bren. “Belki iyileşir. Yakında yeniden görüşeceğimize eminim.
‘Dön, eğil, domuzcuk, güneş ışığı, ha?” Gülümsedi.
Sonunda, polislerden biri beni dışarı çıkartırken Bren ile Ev
Sahibi yan yana durdular. Ev Sahibi bir uzvunu arkadaşça ona
doladı. Bren geri çekilmedi. İkisi de kibar bir sessizlik içinde
bana bakıyordu.
YUVAYA GERİ DÖNDÜĞÜMDE dönemsel ebeveynlerim gereksiz bir telaşa kapıldılar. Yetkililer yanlış bir şey yapmadığıma
dair onları temin etmiş olsa da başımı ne gibi bir belaya soktuğum konusunda endişeye kapılmış gibi görünüyorlardı. Ama
bana iyi davrandılar, çünkü bizi seviyorlardı. Şokta olduğumu
28
görebiliyorlardı. Yohn’un titreyen bedenini nasıl unutabilirdim
ki? Ya da bir Ev Sahibi’ne ne kadar yaklaştığımı, sesinin tınısını? Bana dikkatle, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bakması bir
türlü aklımdan çıkmıyordu.
“Demek birisi bugün Personelle birlikte bir şeyler içmiş, ha?”
diye takıldı dönemsel babam beni yatağa yatırırken. Bu benim en
sevdiğim ebeveynim, Shemmi Baba’ydı.
Daha sonra, Dışarı’da aile yapılarının çeşitliliklerine hafif
bir merak saldım. Ne benim ne de Elçilik Kenti’ndeki diğer çocuklardan çoğunun arada sırada gerçek anne babaları tarafından
ziyaret edilen dönemsel kardeşlerimize karşı özel bir kıskançlık
duyduğumuzu hatırlamıyorum. Böyle bir alışkanlığımız yoktu.
Hiç araştırmadım ama bizim kullandığımız bu dönemsel ebeveynlik ve yuva sisteminin Elçilik Kenti kurucularının sosyal
uygulamalarının bir devamı mı olduğunu (Bremen, iktidar süresinin büyük bir bölümü boyunca sisteme yeni bir şeyler ekleme
konusunda rahat davranmıştı), yoksa bir müddet sonra aceleyle
mi oluşturulduğunu sonraki yaşamımda hep merak etmişimdir.
Belki de Elçilerimizin geleneksel eğitime karşı duydukları belli
belirsiz sosyo-evrimci sempatiyle yapılmıştı bu.
Önemi yok. Zaman zaman yuvalar hakkında korkunç
hikâyeler duyarsınız, evet, fakat öte yandan Dışarı’da öz ebeveynleri tarafından yetiştirilen insanların yaşadıkları hakkında
da kötü hikâyeler duydum. Elçilik Kenti’nde hepimizin çok sevdiği veya sevmediği, görevli oldukları haft alarda sevinip üzüldüğümüz, tavsiyelerini alıp rahatlamak için yanlarına gittiğimiz ya
da eşyalarını çaldığımız ebeveynlerimiz vardı. Fakat hepsi de iyi
insanlardı. Ben en çok Shemmi’yi seviyordum.
“İnsanlar neden Bay Bren’in orada yaşamasından hoşlanmıyor?” diye sordum.
“Bay Bren değil canım, sadece Bren. Bazıları onun kentte bu
şekilde yaşamasını doğru bulmuyor.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
29
Duraksadı. “Sanırım haklılar. Sanırım bu… yakışıksız. Bölünmüşlerin kalabileceği yerler var.” Bu sözü daha önce de duymuştum, Berdan Baba’dan. “Onlar için sığınma yerleri var, o
yüzden… Bunu görmek tatsız Avvy. Bren komik biri. Huysuz,
yaşlı herifin teki. Zavallı adam. Ama yine de bunu görmek pek
hoş değil. Yani öyle bir yarayı demek istiyorum.”
Mide bulandırıcı, demişti bazı arkadaşlarım daha sonra. Bu
yaklaşımı muhafazakâr dönemsel ebeveynlerden öğrenmişlerdi.
O pis yaşlı topal sanatoryuma gitmeli.
Onu rahat bırakın, derdim ben de. Yohn’u o kurtardı.
Yohn iyileşti. Yaşadığı deneyim oyunumuzun sürmesine engel olmadı. Haft alar geçtikçe biraz daha uzağa, biraz daha uzağa gittim fakat hiçbir zaman Yohn’un işaret koyduğu yere ulaşamadım. Tehlikeli deneyinin meyvesi olan son işaret, isminin
korkunç bir el yazısıyla yazılmış ilk harfi diğerlerinin metrelerce
ötesindeydi. “Şurada bayıldım,” diye anlatırdı bize. “Neredeyse
ölüyordum.” Geçirdiği kazadan sonra bir daha asla o kadar uzağa
gidemedi. Yaşananlardan ötürü ikinci sıradaki yerini her zaman
korudu, ama artık onu yenebilirim.
“Bren’in ismini nasıl heceleyebilirim?” diye sordum Shemmi
Baba’ya; o da bana gösterdi.
“Bren,” dedi, parmağını kelimenin üzerinde gezdirerek: Yedi
harf; dördünü seslendirdi; üçünü yapamadı.

0.2
YEDİ YAŞINDA Elçilik Kenti’nden ayrıldım. Dönemsel ebeveynlerim ile kardeşlerimi öperek onlarla vedalaştım. On bir yaşındayken de geri döndüm. Artık evliydim; zengin olmasam da bir
parça mal varlığım ve birikmişim vardı; nasıl savaşılacağı, emirlere nasıl itaat edileceği, nasıl ve ne zaman itaat edilmeyeceği ve
nasıl dalınacağı hakkında az buçuk bilgi sahibi olmuştum.
Birkaç farklı konuda ortalamanın üstündeydim, ancak yalnızca birisinde ustalaştığımı düşünüyordum. Bu, kavga değildi.
Kavga etmek uzay üssü yaşantısının gündelik risklerinden biriydi
ve orada geçirdiğim süre boyunca kaybettiğim dövüşlerin sayısı
kazandıklarımdan biraz daha fazlaydı. Olduğumdan daha güçlü
görünürdüm, hızlı sayılırdım ve çoğu vasat kavgacı gibi ben de
yeteneklerim konusunda göz boyamayı öğrenmiştim. Koktuğumu hiç belli etmeden dövüşlerden kaçınabiliyordum.
Para konusunda kötüydüm ama yine de biraz biriktirmeyi
başarmıştım. Evlilikte gerçekten becerikli olduğumu iddia edemem, fakat birçoklarından daha iyiydim. Önceden iki kocam ve
bir karım olmuştu. Onları bir başkasını tercih ettiğim için kaybettim. Aramızda bir husumet olmadı. Dediğim gibi, evlilikte
kötü değildim. Scile benim dördüncü eşimdi.
Bir dalgıç olarak önceden hedefl ediğim, bir yandan beni temel
sorumluluklardan uzak tutarken diğer yandan da belli bir prestij
ve gelir elde etmemi sağlayan rütbelere ulaştım. İşte ustalaştığım
şey: Şans, tembellik ve küstahlık yeteneklerinin birleşiminden
oluşan, ekozahmet adlı bir yaşam biçimi.
Sanırım bu terimi dalgıçlar yarattı. Herkesin içinde bir parça
ekozahmet ehli bulunur. Omzunuzda bir şeytan vardır. Gemide
31
çalışan herkes bu teknikte ustalaşmaya hevesli değildir – kaptan
olup keşfe çıkmak isteyenler de vardır – fakat çoğu kimse için
ekozahmet vazgeçilmezdir. Bazı insanlar bunun düpedüz miskinlik olduğunu düşünür fakat bundan daha hareketli ve incelikli bir tekniktir. Ekozahmet ehilleri çaba göstermekten korkmaz;
mürettebatın çoğu ilk etapta bir gemiye seçilebilmek için çok çalışır. Ben çalıştım.
BUNCA ZAMANDAN ve yolculuktan sonra bile, yaşımı hesaplarken hâlâ yıllarla düşünüyorum. Bu kötü bir huy ve gemi yaşantısının beni bundan kurtarması gerekiyordu. “Yıl mı?” diye
bağırmıştı bana ilk subaylarımdan birisi. “Boktan memleketinin
saçma sapan yıldız yılı hesaplamaları umurumda bile değil, ben
kaç yaşında olduğunu bilmek istiyorum!”
Saatlerle yanıtlamalısınız. Öznel saatlerle. Hiçbir subay boktan
memleketinize kıyasla yavaşlayıp yavaşlamadığınızı umursamaz.
Hiç kimse yıllarla ölçülen sayısız hesaplamalardan hangisiyle büyüdüğünüzü önemsemez. Yani, Elçilik Kenti’nden ayrıldığımda
yaklaşık 170 kilosaat yaşındaydım. Evli, birikim yapmış ve birkaç
şey öğrenmiş olarak geri döndüğümdeyse 266 Ks yaşında.
Dalgıçlık yapabileceğimi öğrendiğimde yaklaşık 158 kilosaat
yaşındaydım. Ne olacağıma işte o zaman karar verdim ve öyle de
yaptım.
Soruları öznel saatlerle yanıtlıyorum, nesnel saatleriyse belli
belirsiz aklımda tutmam gerekiyor; doğum yerimin yıllarıyla düşünüyorum ki zaten onlar da başka bir yerinkiler tarafından belirlenmişler. Bunların hiçbirisinin Terre’yle ilgisi yok. Bir keresinde
çaylak bir dalgıçla karşılaşmıştım; zavallı budala, kendilerinden
nefret eden ve “dünya yılları” olarak adlandırdıkları bir hesabı
ölçü alan bir taşra bölgesinden geliyordu. Ona kullandığı bu takvimin ortaya çıktığı yere hiç gidip gitmediğini sormuştum. Tıpkı
benim gibi, nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu elbette.
32
YAŞLANDIKÇA NE KADAR sıradan biri olduğumu fark ettim.
Başıma gelen şey çoğu Elçilik Kenti sakininin hiç yaşamadığı bir
durumdu – zaten mesele de bu – fakat meydana geliş şekli tam bir
klasikti. Binlerce saat yaşasam hiç sıkılmayacağımı düşündüğüm
bir yerde doğmuştum. Sonra birdenbire bunun doğru olmadığını
ancak oradan ayrılamayacağımı anladım. Ama sonra ayrılmayı
başardım. Bu hikâyeyi her yerde duyarsınız, üstelik sadece insan
ırkı arasında değil.
İşte size başka bir anı. Arkadaşlarımla dalış oyunu oynardık; azıcık çömelerek Ben görünmezim anlamına gelecek şekilde
birbirimizin arkasından koşar, sonra da “Görün!” diye bağırıp
birbirimizi yakalardık. Dalış hakkında çok az şey biliyorduk ve
daha sonra öğrendiğim üzere oynarken sergilediğimiz bu hareketler, çoğu yetişkinin İmmer’i* tarif ediş şekli kadar isabetsizdi.
Gençliğim boyunca kente düzensiz aralıklarla, iki geminin
arasında varacak şekilde zamanlanmış şimler gelirdi. Yazılımla
idare edilen, ıvır zıvır dolu, mürettebatsız küçük kutulardı bunlar. Birçoğu seyir hâlindeyken kaybolurdu; daha sonra öğrendiğime göre seyahat etmeleri için tasarlandıkları İmmer’de sonsuza
dek birer tehlike hâline gelip çeşitli tuhaf şekillerde paslanıyorlarmış. Fakat çoğu bize ulaşırdı. Yaşlandıkça şimlerin gelişine
duyduğum heyecana bir hüsran, bir kıskançlık da eklendi; ta ki
benim de Dışarı’ya gidebileceğimi fark edene kadar. İşte o zaman
ipuçları, küçük fısıltılar hâline geldiler.
Dört buçuk yaşımdayken, henüz inmiş bir şimi Elçilik Kenti
boyunca taşıyan bir tren görmüştüm. Çoğu çocuk ve yetişkin gibi
ben de onların gelişine hep tanık olmak istemiştim. İzlemeye bizim çocuk yuvasından küçük bir çeteyle beraber gitmiştik; Quiller….


Kitabın Künyesi
Elçilik Kenti
Yazar: China Miéville
Çevirmen: Betül Çelik
Yayıncı: Yordam
09 / 2016
Türkçe
416 Sayfa

China MIÉVILLE
China Miéville (1972): Britanyalı fantastik edebiyat yazarı. İlk romanı Kral Fare ile, hem Uluslararası Korku Cemiyeti hem de Bram Stoker ödüllerine aday gösterilen China Miéville, çok sayıda ödül kazanmıştır. Perdido Street Station ile 2001 yılında Arthur C. Clarke ve Britanya Fantezi ödüllerini kazanmış, Hugo, Nebula, Dünya Fantezi, Locus ve Britanya Bilimkurgu ödüllerine aday gösterilmiştir. Üçüncü romanı The Scar, 2003’te Britanya Fantezi ödülünü kazanmış, Locus ödüllerinde En İyi Fantastik Roman seçilmiştir. Dördüncü romanı Iron Council, 2005’te Arthur C. Clarke ödülünü kazanmış, Locus ödüllerinde En İyi Fantastik Roman seçilmiştir. Beşinci romanı Un Lun Dun, 2008’de Locus ödüllerinde En İyi Gençlik Romanı seçilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here