En büyük sıkıntımız düş görememek, düş göremeyecek kadar şimdi ‘ye kapatılmış yaşamak

afşar_timuçinSAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE KENDİMLE KONUŞMA
-İnsanlar savaşı sevmediklerini, barışı çok sevdiklerini söylerler genellikle. Pekçok toplantı yapılmıştır savaş ve barış konusunda, bu gibi toplantılarda barışı göklere çıkarırlar, savaşı yerin dibine batırırlar. Ne dersin ?

-Evet: bir çeşit barış goygoyculuğu her zaman her yerde geçerlidir, iyi adam olmanın, değerli aydın olmanın, ilerici aydın olmanın ölçütüdür bu. Yaşasın ve kahrolsun ikilemi içinde dar düşünen insanların savaşı yermesi ve barışı övmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu durumda barış denen şey de iki savaş arasındaki çay ve istirahat molası olmaktan öteye geçemez.

-Pekiyi, barış neyin barışı?

-İşte bu pek düşünülmüyor. Barış savaşın barışı. Savaş
da barışın savaşı. Savaş ve barış tıpkı=ben ve dünya gibi iki
bağlaşık terim olup çıkmışlardır. Savaş olmasaydı barış olacak
mıydı?

– Yani savaşla barış kardeş kardeş yaşıyorlar?

-Bildiğin gibi değil. Savaşla barışın çok tutarlı bir bütün
oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her ikisi arasında her
zaman canlı bir ilişki. hatta diyalektik bir ilişki var. Bunlardan
biri aklı başından gitmiş bir kötü ruh görünümünde öbürü de bir melek,
bütün iyilikleri kendinde toplamış. Biri Ahuramazda, öbürü Ahriman.
Bunlar bir gerçekliğin tersi ve yüzü
gibiler. Birini iğrenç bir varlık olarak algılarken öbürünü
can dostumuz sayıyoruz.

-Oysa, savaş kokan barışlar var, barış gibi duran savaşlar var.
Sanırsın barış savaşa can veriyor, onu besliyor dinlendiriyor, yarına hazırlıyor?

– Savaşa benzeyen barışlar var, barış kılığında dolaşan
savaşlar var. Doğru. Ancak, en güzel görünümlü barışların
bile ömrü çok kısa oluyor nedense. Biz o güzelim barışı sevelim
derken, onu öpelim koklayalım derken o birden çekip
gidiveriyor. Yerini savaşa bırakıyor. Bir de bakıyorsunuz bir
yerde bir ateş parlayıvermiş. Barış geçici bir dönemi karşılıyor,
bir zaman aralığını. Böylece barış savaşın bir bağlaşığı
oluyor, onun vazgeçilmez bir yüzü oluyor. Bize bir kurtuluşu
anlatmak yerine uğursuz bir gelişimi duyuruyor. Bir dinlenme
süresini duyuruyor. Gerçekte sağlıklı bir bakışla bakınca
kendimizi barış dönemlerinde de güvenlikte duymuyoruz.

– Yani barış savaşı tamamlıyor?

-Evet, savaş yaptığımız için barış yapıyoruz. barış yaptığımız
için savaş yapıyoruz. Barışı değil de savaşsız bir dünyayı
önermek bana doğru görünüyor.

-Sürekli bir barış olamaz mı ?

-Sürekli barışa ··barış” diye ad koymak gerekir mi ? Hiç
savaş olmasaydı bizler barışı tanıyacak mıydık. barışı yaşadığımızı
söyleyecek miydik. barışı yaşadığımız duygusunda
olacak mıydık? Doğal olarak bize barışı düşündüren şey savaşın
kendisidir.

-Bugüne kadar hep savaşlı ve barışlı bir dünyada yaşamışız?

-İnsanlığın tarihi savaşlar ve barışlar arasından geçerek ilerliyor.
Tarihimiz eksiksiz bir uygarlığa doğru ilerlemenin tarihi olurken biz
bugün tarihin herhangi bir noktasında kendimizi tam tamına yarı yolda duyuyoruz.
Yırtıcı hayvan olmanın koşullarından kurtulduk ancak tam insan olmanın koşullarına
ulaşamadık henüz. Günlük yaşamımızda bile yarım
insan ya da yarı-insan olmanın koşulları belirgin. Birine durduk
yerde bağırabiliyoruz, o durumda yüzümüz belki de köpek
yüzüne benziyor. Birini şu ya da bu nedenle
azarlayabiliyoruz, insanlıktan çıktığımızı bile bile, insanlık
dışı görünümler aldığımızı bile bile yapıyoruz bunu. Saldırgan
oluyoruz, adam bıçaklıyoruz, birilerine işkence yapıyoruz,
birilerinin acısını kılımızı kıpırdatmadan izleyebiliyoruz. . .

-Bir filozofu zehir içirerek öldürebiliyoruz . . .

-Evet, büyük bir heyecanla. İnsanın gelişim yollarını kapatabilmek
için. İnsan olmakta bir adım öne giden yıkıcı sayılıyor,
bozguncu sayılıyor. Düşüncenin getireceği geniş çerçeveli
bakış açısından uzak kalabilmek için elimizden geleni
yapıyoruz. Güçlü bir yaşam düzeni geliştirmek adına devletler
kuruyoruz, sonra bu devletleri yaşamın taze filizlerini
kesmekte kullanıyoruz. Pis gündelik çıkarlarımızı sağlayabilmek
için her düşüklüğü göze alabiliyoruz. Biz öldürülme
denildi mi Sokrates ‘ i anarız, oysa savaşlarda nice masum insanlar
öldürülmüştür. Çocuklar öldürülmüştür . . . Su birikintisinde
kayık yüzdürürken kafasına kurşun yiyip devrilen bir
çocuğu düşün. Ne korkunç !

-Sokrates bir simge daha çok. . .

-Evet, öyle. Kimileri direnmediler ve öldürüldüler. Sokrates
doğrular adına direndi ve öldürüldü. Voltaire bize çok
ilginç bir şey anlatır ve çok ilginç bir karşılaştırma yapar.
Der ki: “Diyorlar ki bu zavallı genç adam (Barre şövalyesi),
Sokrates gibi, gık demeden öldü; Sokrates ondan daha az saygındır,
neden derseniz zehir tasını ses etmeden
kafaya dikmek yetmiş yaşında bir adam için çok bir
şey değildir; ama yirmi bir yaşında, korkunç işkenceler
altında ölmek elbet çok daha yürekli olmayı gerektiriyor.
Bu barbarlık gece gündüz aklımdan çıkmıyor. Halk böyle
bir şeye katlanabilir mi? İnsan genel olarak çok alçak
bir hayvandır; türdeşinin yokedilişini kılını kıpırdatmadan
izler ve hoşnut görünür, yeter ki onu yoketmesinler;
o bu kasaplıkları hazla ve merakla gözler. “

-Hayvan yanımız yalnız savaşlarda mı çıkıyor ortaya?
Ne demiş adam: “Homo homini lupus.”

-Evet, hayvan yanımız ikide bir gösteriyor kendini. O
ünlü “Homo hamini lupus “a gel ince, Thomas Robbes ‘ un
dili tutulsaydı da söylemeseydi o sözü. “Homo hamini lupus
” yani · ‘İnsan insanın kurdudur ” uygarlıktan önceki zamanlar
için, o dönem filozoflarınca varsayılan “doğal durum”
insanı için söylenmiştir. Rousseau’nun ve Locke ‘ un
tersine, Hobbes doğal durumda insanın birbirini yediğini düşünüyordu.
Hobbes ‘ a göre uygar dönemler yani yasanın egemen
olduğu dönemler gelince insan bu yırtıcı durumdan kurtuldu.
Bilir bilmez birileri “Homo hamini lupus ” deyip çıkıyorlar.
Geçenlerde benim de katıldığım bir panelde adamın
biri esip savuruyordu. Batılılar kendi yırtıcılıklarını bildiklerinden
kendileri için “Homo hamini lupus ” demişlerdir
falan . . .

– Öyleyse. insan insanın; kurdu değil?

-Hobbes “Homo homintlupus ” derken Spinoza da “Homo
hamini Deus ” yani insan insanın Tanrı ‘sı dır diyordu. İnsan
bir yandan kendini yiyor, kendini tüketiyor, türdeşini acımadan
yokedebiliyor, öte yandan hep birlikte varolmanın
koşullarını yaratmaya çalışıyor. Bu durumda insan ne tam
olarak doğal bir varlıktır ne de tam anlamında insandır.
O şimdi çok tehlikeli b ir yerde bulunuyor: ne kendinin kölesi
ne kendinin efendisi olmak noktasında bulunuyor.

-Biraz da her şeyi iyi yapayım derken . . .

-Haklısın. Özellikle XVII. yüzyıldan bu yana insan çok
kolay ve çok uygun koşullarda yaşamak istiyor. Bu yüzden
Ortaçağ’ın sonlarına doğru o yeni bir dünya tasarısının peşine
düştü. Dünyada daha etkin olmak istemiydi bu. Yüzyıllar
boyunca biraz da edilgin bir biçimde dünyayı gözlemlemiş,
dünyayı anlamaya çalışmıştı. Pekçok şey öğrenmiş olarak
bundan böyle yeni bir dünya kurmak istiyordu, varolan dünyayı
değiştirmek ve onun yerine ya da onun üzerine daha
uygun bir dünya oluşturmak istiyordu. İşte büyük serüven
böyle başladı. Bu olumlu ya da olurucu gelişimi XIX. yüzyılda
Comte çok güzel formülleyecektir: “Savoir pour
prevoir afin de pourvoir ” . Bir şeyleri sağlamak için öngörmeyi
bilmemiz gerekiyordu, öngörmek için bilmek
gerekiyordu. Bir başka deyişle dersek, bilecektik ki öngörebilelim,
öngörebilmek de bize bir şeyler sağlamanın, bir şeyler
elde etmenin kapısını açacaktı. Sanayi Devrimi ‘ni düşün.
Bir yüzü insanlığın gelişimi öbür yüzü vahşetin gelişimi.
Bundan böyle insanoğlu dünyayı değiştirmek adına kendini
gözden çıkarıyor gibiydi. Tehlikeyi ilk gören ve örtülü
bir biçimde dile getiren Rousseau oldu. Çoktandır insanoğlu
dünyayı belirsiz bir sona doğru sürükleyebilmek için elinden
geleni yapıyor. işbölümü arttıkça gereksinimler artıyor,
gereksinimler arttıkça işbölümü artıyor, Hegel ‘ in pek güzel
gösterdiği gibi. Bugün gerçek gereksinimler adına değil, artık
gereksinimler adına savaşıyor insanlar.

-Sence dünya yeterince değişti mi?

-Yeterince değişti mi bilmem ama. biraz tehlikeli bir
yönde değişti . Bilimlerin getirdikleri doğrudan doğruya sermayeci
düzene yaradı, yedikçe acıkan kesime yaradı.
İnsanın bulduğu şeyler, emeğiyle yarattığı şeyler onun karşısına
tehlikeli silahlar olarak dikildi. Eskiden de egemenlik fikri
vardı ya da egemen olma duygusu baskın bir duyguydu ve
buna göre değişik koşulları yaşayan sınıflar vardı ama dünya
böyle zenginler ve yoksullar diye, kullananlar ve kullanılanlar
diye ikiye ayrılmamıştı. Bu dururnda şapkayı önümüze
koyup biraz düşünmek, doğayı ya da dünyayı değiştirmeden
önce kendimizi değiştirmek i çin yol yordam aramak gerekiyor.

-Dünyayı insanlaştırmak için yeni yöntemler bulmak
diyebilir miyiz buna ?

-Diyebiliriz elbette. Yeni yöntemlerden önce yeni bir
anlayış ya da yeni duyarlıklar geliştirmek desek daha doğru
olur sanıyorum. Böyle bir istek oluştuğunda yöntem sorunu
zorunlu olarak çözülecektir. Bugün birbirimizin gözünü oyuyor
olmamız bir yöntem eksikliğinden gelmiyor, bir bakış,
bir kavrayış bozukluğundan geliyor. Bunun için yeni insanın
ya da gerçek insanın, amaçladığımız yetkin insanın niteliklerini
belirlemek ve dünyayı bu insana doğru geliştirebilmek
için ne yapmak ve ne yapmamak gerektiğini tüm ayrıntılarıyla
ortaya koymak doğru olur. Efendim, biz bir insan
tipi belirledik diye dünya bu tipe mi uymaya çalışacak sanıyorsunuz
diyenler elbette olacaktır. Yeni insan ve yeni dünya
istemi gelişigüzel bir tasarının ürünü değildir, ezilen bir
insanlığın öngörüsüdür. Elbette bu bir çırpıda gerçekleştirilebilecek
bir iş değil. Önemli olan bir ilk örneğin ya da daha
doğrusu ilk örneklerin yaratılması ve o çerçevede fikir üretiminde
bulunulması. Dünyanın bütün insanları bilinçlerini
ya alabildiğine sömürmeye ya da alabildiğine sömürülmeye
göre düzenlemişlerdir diyebilir miyiz? Bizim gibiler yok mu,
bizim gibi yepyeni bir insanla donanmış yepyeni bir dünya
düşü görenler yok mu?

-Düş dedin sen de ?

-Evet düş. Belki de en büyük sıkıntımız düş görememek,
düş göremeyecek kadar şimdi ‘ye kapatılmış yaşamak.
İnsanoğlu nice düşünü gerçekleştirdi, bu düşünü neden gerçekleştiremesin?
Kaldı ki bu bir düş değil, daha doğrusu bir
düş olduğu kadar bir tasarı. İnsanın dünden bugüne gelebilmesinde
düşlerinin payını düşün bir. İlk insandan bu yana
nice şey değişti. Önemli olan, gelecekteki yetkin insanın
taslağını kafamızda oluşturabilmek ve onu gerçekleştirmeye
doğru gitmek.

-İnsanların büyük bir bölümü gündelik yaşarken mi?

-Evet. Şimdi. İnsanların bir bölümü gündelik yaşarken.
Zaten bütün sıkıntımız bu değil mi? Bütün sıkıntımız kendine
tutsak olmuş bir insanlığın kurtuluşu değil mi? Hiçbir
şeyi bir çırpıda gerçekleştiremezsin. Şimdiden başlayarak
yarını kurmaya çalışmalıyız. “Şimdiden başlayarak” sözü çok
önemli. Henüz koşullar oluşmadı bahanesi çok eski bir bahanedir.
Sonra, çok önemli bir şey değil istediğimiz, olağanüstünün
kapılarını zorluyor değiliz. Neyi oluşturacağız? Küçük
çıkarlar için yaşamayan, büyük amaçlan olan insanı oluşturacağız.
Kendini severken kendinden başkalarını da sevebileni
. Uydurma bir takım kavrayışı ara göre insanı birbirinden
koparmak istemeyeni, bu insanlar iyi bu insanlar kötü
gibi ayrımlar yapmayanı. Doymak bilen insanı oluşturacağız.
Karnı doyarken gözü de doyan insanı. Dünya bir yana
ben bir yana demeyen insanı . Kendini tüketici olarak değil
de üretici olarak önemseyen insanı. Yetinmeyi bilen insanı.
İnsanı tanıyan insanı, yabancılaşmamış insanı .

-Bunu neyle yapacağız?

-İnsana insanı anlatarak yapacağız. İnsana kendini göstererek.
kendi güçlerini algılatarak yapacağız. İnsanın doğada
basit biyolojik ve toplumsal gereksinimleri karşılamak için
kendini varetmiş bir varlık olmadığını göstererek yapacağız

-Bunu kim yapacak?

-Sen yapacaksın. Ben yapacağım. Başka birileri yapacak.
Sen bir hiç olduğun için mi soruyorsun bu soruları bana?
Bunu bizler yapacağız. Bunu özgür aydın insan yapacak.
Kendini kendi içinde ya da kendi bilincinde yüzde yüz özgür
kılmış olan gelişmiş, bütün insanın bir parçası olmayı becerebiimiş
insan yapacak. Her kuyruk sallayanın peşine düşmek
gibi bir alışkanlığı olmayan insan yapacak. Kurulu düzenlerin
küçücük bir oyuncağı durumuna gelmemiş insan yapacak.

-Bu insanı nereden bulacağız?

-Sen anlamak istemiyorsun bana kalırsa. “Dünyanın tuzu
sizsiniz. Fakat tuz tatsız olmuşsa o ne ile tuzlanır? Artık
dışarı atılıp insanların ayağı altında ezilmekten başka
bir işe yaramaz. “

-Ne demek istedin şimdi?

-Bir yere gidebilmek için bir çıkış noktası bulmak bir
zorunluluk değil mi? O yok bu yok olursa her kötülüğü göze
almak gerekmez mi? Sen varsın ya, yeter. Bir başka kişi de
senin gibi düşünür yarın. Sonra daha başka bir kişi.

-Pekiyi, önemli bu, nereden bulacağız o insanı, onu
nereden tanıyacağız, neyiyle bileceğiz? O kokmamış tuz,
o tadını yitirmemiş tuz nerede ?

-Onu önce kendinde arayacak, kendinde varetmeye çalışacaksın.
Aramayı bilmek gerekir. Kendini ve başkalarını.
” Yalancı peygamberlerden sakının. Onlar size koyun
kılığında gelirler, fakat iç yüzleri kapıcı kurtlardır. Onları
meyvalarından tanıyacaksınız. İnsanlar dikenlerden
üzüm, devedikenlerinden incir toplarlar mı? Böylece her
iyi ağaç iyi meyva verir ama çürük ağaç kötü meyva verir.
İyi ağaç kötü meyva veremez, çürük ağaç da iyi meyva veremez.
iyi meyva vermeyen her ağaç kesilir ve ateşe atılır.
Öyleyse onları meyvalarından tanıyacaksınız. “

-Konumuza dönersek. . .

-Konumuza dönersek. Savaş insanın kendine saygısızlığıdır.
Kendine saygısı olan kişi savaştan yana olamaz. Savaştan
yana olmak da barıştan yana olmak da suçtur. Barıştan
yana olmak doğrudan doğruya savaştan yana olmak demektir.
Gerçekte savaşı gerekli kılan hiçbir neden yoktur. Düşün,
Sokrates öldürülmeseydi, Barre şövalyesi öldürülmeseydi,
işkenceyle öldürülmeseydi, daha başkaları öldürülmeseydi insanlık neleri yitirmiş olacaktı ?
İskender imparatorluğu kurulmasaydı, kurulduğu gibi çabucak dağılan
bu koca imparatorluk olmasaydı ne olurdu? Romalılar o zamanki
dünyaya egemen olmasalardı? Evet, hiçbir neden savaşı
gerekli kılmaz. Diyelim ki insan bundan önce eksikliydi,
yetersizdi, savaşmadan duramıyordu, tamam, ama bundan
sonra biz savaşı ve onun kötü bir koruyucusu olan barışı
ortadan kaldırmadığımız sürece insan olma koşullarını tam
olarak yerine getirmiş olmayacağız.

– Yani sen baştan beri söylediklerine bakılırsa bir
barış düşmanısın ?

– Hayır, değilim. Ancak barışı savaştan ayrı bir şey olarak
algılıyor da değilim. Ben savaş da olsun barış da olsun
diyenlerden değilim. Barışı savunduğumuz zaman savaşın varlığını
onaylıyoruz demektir. Ben diyorum ki savaşın hiç olmadığı
bir dünya kurabilirsek -kurmalıyız- orada barışın hiçbir
anlamı olmayacaktır. Biz barışı savundukça savaşın varlığını
da onaylamış oluyoruz. Çünkü unutmayalım, savaşları
toplumlar çıkarmıyor. Gerçekte bir A toplumu bir B toplumuna
kökten düşman duyduğu için kendini . . . gibi bir durum
varsa, o zaman barışa da savaşa da şapka çıkarırız.
Gerçek bu değil. Savaşı çıkaranlar egemenlerdir. Egemen sınıfın ganimetçi
çıkarcıları. Toplumlar onları eleştirmeyerek, onları
suçlamayarak, onlara hesap sormayarak yanlışı işliyorlar.

-Öyleyse sen barışa karşı çıkarken, sürekli barışı. adı
“barış ” bile olmayan o savaş dışı zamanları özlüyorsun?
Savaş nedir bilmeyen bir dünyayı ?

-Evet, bu yüzden “barış” diye diye savaşla savaşım olmaz.
Barış yeni savaşlar için bir aralıktan başka bir şey değildir.

-Pekiyi, ne yapmak gerekiyor?
-Her şeyden önce hiçbir karşılığı olmayan barış goygoyculuğunu
bırakmak gerekiyor. Yalnız bizde değil, dünyanın
her yerinde, yanılmıyorsam, barış denildi mi insanların
ağzının suyu akınaya başlıyor. Yapılacak şey yeni bir felsefenin
peşine gitmek, savaşsız ve barışsız bir dünya için ortaklaşmaktır.
Bunun için eğitim koşullarını yeniden gözden geçirmek,
eğitim kurumlarını kurulu düzenlerin çıkarcı eğilimlerinden
kurtarmak, yeni insanı yaratabilmek için bu kurumların
yeniden düzenlenmesi yolunda tasarılar geliştirmek gerekiyor.
Bu düzenlernede özellikle genç insanları yanlış
bilinçlenme yolunda koşullayan boş düşünceleri, bu arada
kaba ulusçuluk düşüncesini eğitimin dışına atma çalışmaları
yapmak gerekiyor. Gençleri tüketici. benciL saplantılı.
yalınkat bireyler olarak yetiştirmeye göre düzenlenmiş olan
yürürlükteki eğitim anlayışlarının yerine yeni anlayışların,
insan olmanın bilgece bir yetinirliği zorunlu kıldığını,
bencilliğin insanlık dışı bir hastalık olduğunu. geniş görebilmenin
ya da geniş bakabilmenin insan olmak adına bir zorunluluk
olduğunu, insanın temel sorunlarını yüzeysel çabalarla
çözmenin olanaksız olduğunu öğreten. insanı geniş çerçeveli
bir bilinçlenmede insanlık tarihine yerleştiren yeni
anlayışların yaşama geçirilmesi gerekiyor.
Bunun için dünya aydınlarının ortak fıkır ve eylem üretmesi gerekiyor.

-Dünyada böyle bir eğilim var mı sence ?

-Yok ya da var, önemli olan olması gerektiği. Savaşsız
ve barışsız bir dünya için fikir üretmemiz gerekiyor. Yalnız
eğitim alanında değil, bütün alanlarda yaşamı iyi düşünmek,
iyi tartışmak gerekiyor. Bize düşen, yaşamın gereklerini doğru
kavrayıp ona göre fikir üretmek ve bu fikri yaşama geçirmeye
çalışmaktır. Evet birkaç yüzyıldır dünyayı değiştirdik,
şimdi öyle görünüyor ki insanı değiştirmek gibi bir gereklilikle
karşı karşıyayız. Yeni insanı yaratma yolunda elimizden
geleni yapmalıyız. Yemekten ve çoğalmaktan, otomobil
sürmekten ve televizyon izlemekten başka bir şey bilmeyen
bir dünyada barış goygoyculuğu insanı gülünç etmekten
başka bir işe yaramıyor.

Afşar Timuçin
Ahlakszlık Üzerine Kendimle Konuşmalar
Bulut Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Politika
Elias Canetti: İnsan yarattığı mesafelerle taşlaşır ve çoraklaşır.

DEŞARJ Kitle içinde meydana gelen en önemli olay deşarjdır. Deşarj olmadan kitle gerçek anlamda mevcut değildir; kitleyi yaratan deşarjdır. Deşarj anı, kitleye...

Kapat