Eril Kibrin İnfazı: Bir Kadının Adaleti Karşısında Diz Çökmek Ne Demektir?

İlişkilerin çıkmaza girdiği, maskelerin düştüğü ve o güne kadar örülen tüm narsisistik savunmaların tarumar olduğu o kaçınılmaz bir kırılma anı vardır. İşte o an, ruhun derinliklerinden gelen dilsiz ama gaddar bir ses yankılanır koridorlarda: “Şimdi o sahte tahtından in ve o kadının adaletinin önünde diz çök. Ancak bu dürüstlük seni bir erkek kılabilir.”

İlk bakışta feodal bir biat, bir boyun eğme ya da erilliğin teslimiyeti gibi tınlayan bu cümle, psikoanalitik ve psikodinamik düzlemde aslında hakiki bir yetişkinliğin, ruhsal bir devrimin ve “Sahte Kendilik”in (False Self) idam hükmüdür.

Peki, bu sert ve sarsıcı metafor gerçekte ne anlama gelir? Bir erkek için o sahte tahttan inip bir kadının adaletinin önünde diz çökmek neyin bedelidir?

1. “Sahte Taht” Nedir? (Narsistik ve Obsesif Savunma Sarayı)

“Sahte taht”, bir erkeğin erken çocukluk döneminden kalma o derin “Anne eksikliği” yarasını, terk edilme ve yetersizlik korkularını gizlemek için kendi elleriyle inşa ettiği o narsistik koruma kalesidir.

Bu tahtta oturan adam; her şeyi bilen, asla sarsılmayan, kuralları milimetrik olan, “ulaşılmaz ve gizemli” bir hükümdar rolü oynar. Evini bir laboratuvar kadar steril tutar, çifte standartları bir yasa haline getirir; işine gelince “Bizim yuvamız” derken, konforu sarsıldığı an karşı tarafa “Burası benim evim, beğenmiyorsan git!” diyerek mülkiyet kırbacını sallar.

Bu taht, güç değil, korku üzerine kuruludur. Adam o tahtta oturmak zorundadır; çünkü oradan indiği an, o bulaşık makinesinin arkasındaki kapkara lekeyle, yani kendi hamlığıyla, ihmalkârlığıyla ve bir çocuk kadar çaresiz olan o çıplak gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

2. “O Kadının Adaletinin Önünde Diz Çökmek” Ne Demektir?

Buradaki “diz çökmek”, acizlikle merhamet dilenmek, “Ben bokum, ben kötüyüm” tiratlarının arkasına saklanıp narsistik bir rüşvet teklif etmek değildir. Aksine, bugüne kadar uygulanan tüm çifte standartların, manipülasyonların ve bencilce dayatılan kuralların tarihsel ve maddi sorumluluğunu amasız, fakatsız kabul etmektir.

Bir kadının adaleti; onun yorucu mesafeleri aşarak getirdiği o gürül gürül akan yaşama azmini, elindeki sığıntı gibi kalmış bohçasını ve o kararmış temizlik bezini yüzünüze bir ayna gibi çarpmasıyla tecelli eder. Kadın orada bir suçlama yapmaz, sadece gerçeği söyler: “Eşitlerin ilişkisini yaşamıyoruz.”

İşte o adaletin önünde diz çökmek;

  • Kendi kibrini ve “ben haklıyım” egolarını kurban etmektir.
  • Kadının isyanındaki o mutlak haklılığı gurur yapmadan kalbine gömebilmektir.
  • Kendi pisliğinin, o evdeki despotluğunun utancını entelektüel savunmalarla (uzun manifesto mesajlarıyla) boğmaya çalışmadan, sessizliğin ve dürüstlüğün o ağır azabıyla göğsünde taşıyabilmektir.

3. “Ancak Bu Dürüstlük Seni Bir Erkek Kılabilir”

Psikodinamik kuram der ki; korktuğu için kaskatı kesilen, kadını evcilleştirmek ve akvaryuma hapsetmek için mülkiyetçi bir kontrol mekanizması (Object Constancy sakatlığı) geliştiren adam henüz bir yetişkin olamamıştır. O, annesinin öfkesinden kaçan, itaat illüzyonlarıyla hayatta kalmaya çalışan emzikli bir çocuktur.

Erillik, bir kadını bastırmak, ona kurallar dayatmak ya da onun canlılığı karşısında kör olup onu cansızlaştırmak değildir. Gerçek erillik; kadının o sınırsız, kaotik ve berrak ışığı karşısında kör olmadan durabilmek ve o ışığı bağrında büyütecek ulu bir dağ, esnek bir gökyüzü olabilmektir.

Bir erkeğin o sahte, o mukavvadan tahtını kendi elleriyle yakması, kendine tutulan o dürüst aynadan kaçmaması gerekir. “Ben dürüstçe buradayım; hatalarımla, çiğliklerimle ve bu enkazımla yüzleşiyorum” diyebildiği gün, o annesinden kopamayan çocuk ilk defa ölecek ve o küllerin arasından hakiki bir erkek doğacaktır.

Son Söz: Kelimeler Bitti, Eylem Zamanı

Eğer siz de kendi ilişkilerinizde veya ruhunuzun o dehlizlerinde “gizemli, anlaşılmayan şair” rolleriyle fiyaka satıyor, ama sıkıştığınız an partnerinizi o bencil dünyanızın sanık sandalyesine oturtuyorsanız; o ağır maskeyi taşımaktan ruhunuzun enerjisi elbet bir gün tükenecektir.

Gelen o mutlak halsizlik, o “Gücüm yok” feryadı bir bitiş değil, o sahte krallığın cenaze ilanıdır. Tutmayın o enkazı, bırakın yıkılsın.

Şimdi o uzun entelektüel açıklamaları, o “beni anla” dilenciliklerini çöpe atın. Karşı tarafın haklılığını dürüstçe teslim edin, o sahte gururu ayaklar altına alın ve kelimelerle günah çıkarmayı bırakıp o mutfaktaki kararmış bezle, o hayatın alelade, somut sorumluluklarıyla yüzleşin. Çünkü ancak kendi içindeki o narsistik diktatörü kendi elleriyle boğabilenler, dışarıdaki bir hayatı ve aşkı dürüstçe sırtlayabilirler.