Eugenie Grandet – Honore de Balzac

Eugénie Grandet, büyük Fransız yazarı Honoré de Balzac?ın ?İnsanlık Güldürüsü? genel başlığı altında tasarlayıp gerçekleştirdiği çok sayıda romandan oluşan o dev yapıtın en çok okunan yapıtlarından biri. 1833?de yayınlanan bu romanında Balzac, taşra insanlarını ve onların özellikle para ile olan ilişkilerini eşsiz bir gerçeklikle anlatır. Cimrilik ve Aşk bu romanın işlenen iki ana tema?sıdır. Balzac, bu romanında, Grandet Baba?nın büyük malvarlığını alınteriyle açıklanamayacağını gözler önüne serer. Grandet Baba, büyük Fransız Devrimi sonrasında, dönemin siyasal koşullarından ustaca yararlanmasını bilmiş, her türlü aldatmacayı geçerli kılan bir yöntemle büyük bir malvarlığının sahibi olmuştur. Bu zenginliğin içinde alınterinin payı, denizde bir damla gibidir. Eugénie Grandet?nin tertemiz aşkının ve yüce gönüllüğünün, bütün bu pisliklerin yanında yeri nedir? İşte Balzac?ın büyüklüğünün tartışılmaz yanı burada ortaya çıkıyor. Bu roman öylesine sevilmiş, öylesine yaygın bir okur kitlesi bulmuştur ki, ?Eugénie Grandet?nin yazarı? diye anılmak sonunda Balzac?ı bile kızdırmıştır. Can Yayınları

Eugenie Grandet / C. Alper İlhan
(DüşLE Edebiyat ve Kültür Dergisi/ 9. sayı 2002)
Balzac, çoğu kitabında olduğu gibi yine para tutkunu bir insanı -Grandet Baba- gözlerimizin önüne seriyor. Peki neden dersiniz? Çünkü düşsel bir evren kuruyor Balzac. Tüm yazarlar böyledir aslında. Kurmuş olduğu düşsel evrende kendi gerçeklerini yansıtıyor. İşte kendi gerçeği de az önce bahsettiğim para tutkusu. Her zaman para tutkusunun sınırları düşsel evrenin en geniş kapsamı oluyor Balzac’ın. Ama maalesef dilediği kadar para kazanamadan ölüyor Balzac. Para kazanma arzusu ise, sadece istek, kitaplarına yansıttığı bir arzu olarak bugüne yansıyor. Grandet Baba’dan bahsettik az önce. İsterseniz devam edelim. Çünkü birincil dereceden önemli olan iki karakterden biri Grandet Baba.
Grandet’nin “baba” lakabı, yaşadığı kentte bir ticaret kurdu olması ve herkesin ona gıpta ile bakmasından ileri geliyor. Tabii bu kelimenin içeriğinde birazda saygının olduğu yadsınamaz. Grandet Baba para tutkusu son haddine ulaşmış cimri biridir. Gereksiz harcamalara asla izin vermeyen Grandet Baba, her şeyden çok paraya değer verir. Tabii bu her şey gerçek anlamda “her şeydir”… Kızını ve karısını para uğruna değersiz kılabilecek ve onların yerine altınları tercih edebilecek kadar umursamaz ve umarsızdır Grandet Baba.
Paranın esiri olarak yaşadığı köhne evinde, bir günün hattâ her ânın bile parasal karşılığını ölçmeye çalışan Grandet Baba’nın kendisine pek benzemeyen bir kızı vardır. Eugenie Grandet ismindeki bu genç bayan, meleklere yaraşacak kadar saftır. Paranın ve babasının işlerinin asla ayırdında olmadan, annesi ile birlikte uzunca bir süre yaşantısını sürdürmüştür Eugenie. Asla gerçek mutluluğun farkına varmadan, dünyanın sadece bulunduğu ev olduğunu düşünerek kendine göre sıkıntısız, ama dışarıdan bakılınca acınacak bir yaşantının esir olmuştur. Sadece annesi ve Nanon isimli hizmetçileriyle gerçek anlamda etkileşimde bulunan Eugenie’nin, yaşamı tatmasının olanağı yok gibi görünmektedir. Ama o yine de mutludur. Çünkü o yaşamın farkında değildir ve onun için yaşam sorunsuz, yani olduğu gibidir.
Günlerini hiçbir değişiklik olmaksızın geçiren Grandet Baba’nın yaşantısı, asla ama asla değişmeyecek gibidir. Tabii yaşlı fıçıcının -şarap satan kişi- fıçıları altın ile doludur. İlginç yollara başvurup sürekli ama sürekli para kazanır Grandet Baba. İşte bu nedenle, kimsenin ne kadar olduğu konusunda kesin bir tahmin yapamadığı, Grandet Baba’nın ise: “Bende para ne arar. Üç-beş altınım var o kadar. Ben yaşlı bir fıçıcıyım.” diyerek geçiştirdiği servetinin miktarı bilinmemektedir. Asla altınları ve para konusunda bir yanılgıya düşmeyen Grandet Baba’nın servetine servet katacak bir olay meydana gelir. Bu olay kardeşi Parisli Grandet’in ölümüdür. Ama Parisli Grandet zamanında zengin olmasına rağmen iflas ettiği için intihar etmiştir. Yani geriye borçlardan başka bir şey bırakmamıştır. Peki ama nasıl zengin olacak Grandet Baba? Burasını ona bırakalım. Çünkü bu işlerde asla kaybetmediğine inan ve bugüne kadar da asla kaybetmemiş olan kişi Grandet Baba’dır. Biz, Parisli Grandet’in ölümünden sonra oğlu Charles’ın, Grandet Baba’nın evine gelişinden söz edelim.

Charles, az önce de bahsettiğimiz üzere eskiden zengin olan Parisli Grandet’nin oğludur. Yani tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, o bir: Burjuvadır. Aşağılayıcı bakışları, kendini üstün hissedişi, saygı değer olduğunu sanışı, paranın yalnızca maddi dayanaklardan biri olduğunu iddia edişi; ama onsuz yapamayışı, ödün veremediği yemekleri, zengin ve olağan üstü görünüşlü kıyafetleri sanırım bu kişiliğin yeteri derecedeki analizidir. Tabii dış görünüme ve burjuvaziliğine göre bir kişilik analizi yaptın diyebilirsiniz. Bu konuda haklısınız. Ama emin olun içinde bir yerlerde kalan o garip insancıl yanlar onu kurtarmaya asla yetmeyecek.

Charles, Grandet Baba’nın evine adımını atar atmaz kişisel üstünlük çabasının ve yakışıklılığının çekiciliğine hayran olan saf kızcağız Eugenie ona çok geçmeden âşık olur. Tabii Charles kendini bu köhne evde değeri düşmüş ve aşağılanmış hisseder. Ama bir şey onu bu duruma alıştırır ve burjuvaziliğinden kurtarır. İşte bu da kendi babasının intihar haberinin ona iflasıyla birlikte Grandet Baba’nın evinde açıklanmasıyla olur. Tabii onu gerçek anlamda bu eve bağlayan ne diye soracak olursanız bunu kitapta öğrenmeniz gerektiğini söyleyebilirim size. Ya artık milyonları olmadığından -kendini onların seviyesine düşmüş hissettiğinden (Grandet Baba’nın gizli mirasının farkında değil o da herkes gibi), ya da gerçek anlamda Eugenie’nin ve Annesi’nin sevgisini hissettiğinden bu eve bağlandı. Ama bu bağlılık Grandet Baba’nın hiç hoşuna gitmedi. Çünkü evde bir boğaz daha beslemek para gitmesi anlamına gelirdi. İşte bu yüzden onu bir an önce bir yerlere yollamak gerekiyordu. İflas etmiş birini gönderebilecek en iyi yer yeni bir yaşantının ve paranın elde edilebileceği Hindistan’dı. O gidecekti Grandet Baba’ya göre… Peki Eugenie ne yapacaktı o zaman? Babasına karşı gelemezdi. Ama yaşamı tadıyordu, ikinci çocukluğunu yaşıyordu ve yavaş yavaş yaşamı tanımaya başlıyordu. Bunlara rağmen Chalres’ın gitmek zorunda olduğunu da biliyordu ve buna katlanmayı düşünüyordu. Belki de aşklarının sürekli olması uğruna yemin edeceklerdi. Peki sonucunda ne olacaktı? Chalres geri gelecek miydi? Mesafeler bu farklı insanları için bir soğukluk oluşturacak mıydı?
Aşkı ikinci çocukluk olarak tanımlıyor Balzac. Belki de haklı. Buna bir yorum getiremiyorum. Nedenini tahmin edebilirsiniz sanırım. Yaratılan Eugenie Grandet karakteri ise zayıf bir insanın aşkın esareti ile ne hâle gelebileceğini çok iyi tanımlıyor. Tabii ki burada zaten kötü bir durumda olan Eugenie için önceleri esaret ilaç gibi oluyor, ama sonraları?.. Yaşamın ve insan denen olgunun duygularını inceliyor Balzac. Yaşamın duygularında acılar ve gerçeklerle karşılaşıyor; insanın duygularında ise acılar ve gerçeklerle karşılaşıyor. Böylece yaşamı irdeleyerek insana ulaşıyor, insanı inceleyerek de yaşama… Balzac anlatısının hiç değişmediği bir kitap Eugenie Grandet. Cevabını vererek sorduğu soruları yine kullanmış Balzac. Anlatı Balzac’a elbette ki yaraşır nitelikte. Ama kanımca, kimi yerlerdeki uzun betimlemeler biraz can sıkıcı. Ama Eugenie ve Grandet Baba’nın profilleri okunmaya fazlasıyla değer.
Esiri olduğu para için her şeyi yapabilecek biri olan Grandet Baba ve onun masum duygularla bezenmiş saf kızı Eugenie… İşte bu iki insanın içinde bulunduğu romantik ve gerçekçi bir roman Eugenie Grandet. Bu iki insandan hangisi kazanacak? Saf olduğundan dolayı yaşamın kıyısında olan, ama kurtulmayı çabalayan Eugenie mi? Yoksa para hırsı için dünyayı yok edebilecek olan Grandet Baba mı? Peki ya Charles? O kendine iyi bir yaşantı kurabilecek mi? Masum bir kızın yaşamla arasında dokuduğu o ipeksi bağları sıklaştırabilecek mi?
Meraklısına Not: Eugénie Grandet 1844 yılında Dostoyevski tarafından Rusça’ya çevrildi.

Kitabın Künyeleri
Eugenie Grandet,
Honore de Balzac,
Oda Yayınları,
Çeviren: Erdoğan Alkan
Baskı Tarihi: 1998
232 sayfa

Eugenie Grandet
Honoré de Balzac
Tahsin Yücel,
Can yayınları
2001
192 sayfa

Balzac, roman sanatında gerçekçilik akımının kurucu mitlerindendir. Gerçekliği ondan daha “doğru” ya da titizlikte yansıtanlar da vardır belki, ama Balzac’ın gerçekçiliği şiirsel bir üslupla harmanlanıp metne incelikli bir biçimde katılmasıyla farklılaşır. Olağanüstü bir gözlem yeteneği ve güçlü bir hafızası vardı. Kendisini başka insanların yerine koyup onların duygularını paylaşmayı biliyordu. Eserlerinde nedenselliği ve arka plan ile karakterler arasındaki ilişkiyi açıklamakta ustadır. Bütün bu özellikleriyle “romanın Shakespeare’i? sayılır.Yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarının birey üzerindeki etkilerini ele alırken yaptığı abartılar, sahte bir bilimsellik tutkusu, paraya olan ilgisi nedeniyle sınıflar arası çatışmaların yerine finans kapitale ağırlık vermesi türünde gerekçelerle -19. yüzyılda- bazı yazar ve kuramcılar tarafından eleştirilmesine rağmen, 20. yüzyıl estetikçilerine göre, edebi gerçekçiliğin en büyük yazarıdır. Balzac’ın kahramanları bir romandan çıkıp diğerine katılırlar, böylelikle hem bireysel hayatların çok yanlılığını hatırlatır yazar, hem de bu romanların bütünlüğünü vurgular. Ancak onun meselesi konusal bütünlük arz eden bir nehir romana ulaşmak değil, parçalanmış hayatlardan yola çıkarak toplumsal yapıyı gözler önüne sermektir.
Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden, kimilerine göre roman sanatının zirvesi olan Honore de Balzac, Fransa’nın Tours kentinde, 20 Mayıs 1799’da doğdu. Kendi kendini yetiştirerek memur olan babası sayesinde iyi bir eğitim aldı. İki yıl hukuk okudu ve bir avukatın yanında staja başladı. Ancak babasının bütün ısrarlarına rağmen avukat olmayı istemiyordu Balzac. Paris’te karşılaştığı entelektüel çevrelerin içine girmek ve yazar olmaktı hayali. Önce bir oyun yazarak başladı edebiyata, bir yandan da yayımcılık alanına adım attı. İkisinde de hüsrana uğradı Balzac. Artık ticari başarısızlıkları hayatı boyunca yakasını hiç bırakmayacaktı.Balzac, narsizme varan özgüveni ve kazanma tutkusuyla, günde on dört saat aralıksız yazmaya başladı. Zaten biriken borçlarını ödemesinin başka bir yolu da yoktu. Kendi adıyla yayınladığı ilk romanı “Les Chouans”(Chouan’lar) ve yine aynı yıl basılan “La Physiologie du marriage”(Evliliğin Fizyolojisi), ilgi görünce, yazma tutkusu daha da arttı. Her zaman bir üyesi olmak istediği Paris sosyetesi ile de tanışmıştı. 1829-1935 yıllarında arasında, hem salonların değişmez bir siması oldu, hem de hiç aksatmadan binlerce roman sayfası tamamladı. Bu arada imzası gazetelere de yansımıştı. Ancak gazete sahipleri ve yayıncılarla maddi nedenlerden dolayı hep gergin bir ilişkisi olmuş ve bir çok romanında yayın dünyası patronlarını ve onların iktidarını sert bir dille alaya almıştır. Siyaset sahnesinde kralcıların yanında durmasına rağmen, sonraları bu çevrelerle de ilişkileri bozulmuştur.Romanları ve aşk hayatı parlaktı Balzac’ın. Hayatına giren üç kadın da yüksek sınıftan zengin insanlardı ve özellikle -kendisinden yaşça büyük- ilk sevgilisi Madame Laure de Berny’den maddi ve manevi anlamda çok destek gördü. Onun ölümünden sonra birlikte olduğu Markquise de Castries’le yaşadığı tatsız ayrılığın ardından, Polonyalı bir kontesle, Mme. Hanska’yla mektuplarla başlayan romantik aşkı ölümüne dek aralıksız sürdü. Kontesin kocasının ölümüyle sevgililere evlilik yolu da açılmış oldu. Aslında Balzac’ın borçlarını düşünen Mme. Hanska zorlukla yanaştı bu evliliğe ve yalnızca iki yıl evli kaldılar. Hastalanan Balzac, 1850’de bronşit ve kalp yetmezliğinden öldü.”İnsanlık komedyası” bir kitap ismi değil, Balzac’ın toplam doksan altı kitaptan oluşan romanlarıyla anlattığı insani duruma yaptığı bir yakıştırma. 1300’lerden başlayıp 1845’e kadar gelen, ağırlıklı olarak Napolyon, XVIII. Louis, X.Charles ve Louise Philippe dönemleri etrafında geçen “İnsanlık Komedyası”nda, Fransız toplumundaki karakterlerin hemen hepsi canlandırılmıştır. Krallar, imparatorlar, ruhban sınıfı, Fransız ordusunun subay ve askerleri, aristokrat aileler, kent ve taşra burjuvaları, köylüler, yazarlar ve yayıncılar, temizlikçi kadınlar, fahişeler, Fransız saraylarından en yoksul mahallelere kadar her mekanda ve onlara özgü eşyalarla birlikte eksiksiz bir biçimde yer alırlar. Toplumun bu olağanüstü tasvirini gerçekleştirmek için, bir romandan ötekisine geçen iki bine yakın karakter çizmiştir Balzac, ama “İnsanlık Komedyası”nı oluşturan her bir romanın kendi içerisindeki bütünlüğünü de ihmal etmemiştir. Eugenie Grandet”, “Goriot Baba”, “Sönmüş Hayaller” ve “Vadideki Zambak” gibi en başarılı romanları, aslında onun kafasında oluşan “İnsanlık Komedyası”nın birer parçasıdır. Ne yazık ki, planladığı ve hatta isimlerini bile koyduğu elli romanını yazmaya ömrü yetmemişti bu büyük yazarın.

Lucas’a göre Balzac’ın başarısının sırrı, toplumsal çıkar çatışmalarını tipik durumlarda tipik karakterlerde canlandırmasındaydı. Ona göre Balzac’ın gerçekçiliği, “bir yandan tek tek tiplerinin belli bireysel özelliklerinin, öte yandan onların bir sınıfın temsilcisi olarak tipik özelliklerinin daima tam bir biçimde verilişine dayanır. Fakat Balzac bundan da ileri gider; toplum içinde farklı guruplara ait farklı insanların ortaklaşa sahip oldukları özelliklere de ışık tutar”.
Hatta Balzac yarattığı insan tiplerinin eğilimleri ile ilgili açıktan açığa ahlaki yargılarda bile bulunmaz, tarafsızdır, sanki yukarıda bir yerlerden bakmıştır kendisinin de dahil olduğu insanlık komedisine…

Özlü Sözleri
Altından zincirler en ağır olan zincirlerdir.
Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm. Ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar.
Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır.
Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir.
Dünyada bir kadın için, herhangi bir erkeği etkisi altına aldığını bilmesi kadar zevkli bir şey yoktur.
Evliliğin, her şeyi kemiren bir canavarla bıkıp usanmadan boğuşması gerekir: Alışkanlık.
Felaketin iyiliği varsa, hakiki dostlarımızı tanıtmasıdır.
Gençlik adaletsizliğe doğru yöneldiği zaman, bilincin aynasına bakmayı göze alamaz. Oysa olgunluk çağı kendini bu aynada görür. Yaşamın bu iki evresindeki tüm ayrım buradadır.
Gözle görülür bir nedeni bulunmayan servetlerin gizi, temiz yapıldığı için unutulmuş birer cinayettir.
Istırapların en gizlileri dayanılması en güç olanlardır.
İnsanın en zor katlandığı duygu acımadır, hele hak edince.
İnsanlara kendilerini nankörlüğe mecbur edecek kadar büyük hizmetlerde bulunmayınız.
İyi dostluklar temiz hesaplarla kurulur.
İyiliğinize inanılmasını istiyorsanız, ondan hiç bahsetmeyiniz.
Kadınlara hangi erkekleri aradıklarını sorun, “Hırslıları” derler. Öteki erkeklere göre, hırslıların belleri daha güçlü, yürekleri daha sıcaktır, kanlarında daha çok demir vardır. Kadın da güçlü olduğu sıralarda kendini öyle mutlu, öyle güzel bulur ki, parçalanmak tehlikesi altında da olsa, üstün bir gücü olanı, bütün erkeklere yeğ tutar.
Mektup bir ruhtur. Konuşan sesin çok sadık bir yankısıdır. Bu nedenle ince düşünceli kişiler onu aşkın en zengin gömüleri arasında sayarlar.
Sanatın vazifesi, tabiatı kopya etmek değil, tabiatı ifade etmektir.
Sevilen kadın bütün kadınların en güzeli değil midir?
Sıkıntınızın sırrı sizin elinizde değil, başkalarının elindedir.
Şöhret, uzaktan güneş gibi parlak ve ısıtıcı; yaklaştınız zaman, bir dağ tepesi gibi soğuktur
Şöhret, ancak küçücük dozlarla alındığında faydalı bir zehirdir.
Toprağa ekilen tohumlar içinde en çabuk mahsul veren fedailerin döktükleri kandır.
Zeka dünyayı yerinden oynatmaya yarayan maniveladır.
Uykunun yenemediği hiçbir acı yoktur.
Her servetin arkasında bir suç vardır.
Umutsuz sevmek de bir mutluluktur…
Kendisi artık mutlu olamayacaklar için sevdiğinin mutluluğu sevinç olur…

Türkçe?ye çevrilen eserleri
Manyak Kurba (2007)
Köylü İsyanı (1974)
Tours Papazı (1949)
Eugenie Grandet (1983)
Goriot Baba (1984)
Bette Abla (1977)
Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
Vandetta (1943)
Tılsımlı Deri (1943, 1968)
Tefeci Gobseck (1947-1961)
Kırmızı Han (1946)
Terör Devrinde (1979)
Köy Hekimi (1942-1979)
Bilinmeyen Şaheser (1945)
Lois Lambert (1946)
Albay Chabert (1944-1974)
Bir Havva Kızı (1970)
Onüçlerin Romanı (1945)
Mutlak Peşinde (1945-1965)
Altın Gözlü Kız (1943)
Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti (1946)
Kibar Fahişeler (1972)
Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
Vadideki Zambak (1941-1985)
Sönmüş Hayaller (1949)
Nucingen Bankası (1950)
Köy Papazı (1952)
Cesar Birotteau (1945-1964)
Ursula Mirouet (1949)
Karanlık Bir İş (1947)
Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
İki Gelinin Hatıraları (Mémoires de deux jeunes Mariées)
(Letters of Two Brides) (1940 – 1983)
Modeste Mignon (1947)
Köylüler (1845, 1976-1985)

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Dipten Gelen Dalga (1. Cilt) – İlya Ehrenburg

Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga'dan oluşan nehir roman, 20.yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle tasvir...

Kapat