Faşist Kimdir? Emilio Gentile

“Faşizme dönüş, Umberto Eco’nun ‘Ebedi Faşizm’ başlıklı makalesiyle, büyük bir sükseyle yeniden tedavüle girdi. Bu makalenin okunma biçimi, yazarın, ‘ebedi faşizm en masum kisvelere bürünerek geri dönebilir’ ve ‘görevimizin onun maskesini düşürmek ve dünyanın her yerinde her gün ortaya çıkan yeni biçimlerinden her birine dikkat çekmek’ uyarısını yaparken söylediklerinin tam tersi etkiler yaratabilir diye düşünüyorum.”

Emilio Gentile

Faşizmi tarihte kalmış “antika” bir olay olarak görmek bir uçtaysa, her otoriter ve baskıcı rejimi faşistlikle itham etmek de öteki uçtur. İkisi de günümüzde faşizm benzeri sonuçlara yol açabilecek olan hareketler ve ideolojik öğeler karşısında insanları duyarsız ve atıl kılabilir. Emilio Gentile, Faşist Kimdir? başlıklı kitabında, faşizm kavramının genel bir hakaret sözcüğüne dönüşmesinin bu sakıncalarına dikkat çekiyor. Faşizmin İtalya’da bir yüzyıl önce ortaya çıkarken sahip olduğu örgütsel, kültürel ve kurumsal boyutların özgül niteliğini hatırlatıyor. Kitaba Türkiye’de faşizm kavramının serencâmı üzerine kapsamlı bir giriş yazısı yazan Tanıl Bora’nın da işaret ettiği gibi, Gentile’nin kitabını okurken, faşizm kavramının soldaki enflasyonist kullanımının vahim anti-demokratik ve faşizan siyaset, ideoloji ve pratiklere karşı güçlü bir duyarlılık oluşmasını engellemiş olabileceği sorusu karşımıza çıkıyor.


ÖNSÖZ

Türkiye’de Faşist Sıfatının Serencamı
TANIL BORA

Faşizmi tarihte kalmış ‘antika’ bir olay olarak görmek bir uçtaysa, her otoriter ve baskıcı rejimi faşistlikle itham etmek
de öteki uçtur. İlk uç, genellikle sağın meylettiği, ikinci uçsa genellikle solun kapılabildiği bir eğilim. İki uç da, faşizm
karşısındaki duyarlılığı köreltme riski taşıyor. Faşizmi nevi şahsına münhasır, geçmiş gitmiş bir tarihsel olay saymak,
onun bire bir tekerrürüne değilse bile, benzeri sonuçlara yol
açabilecek olan hareketler ve ideolojik öğeler karşısında insanları duyarsız ve atıl kılabilir. Ayrıca faşizmden ilhamla
geliştirilip rafineleştirilmiş iktidar tekniklerini kanıksamaya,
hatta bunların farkına bile varmamaya yol açabilir. Her nevi otoriter, totaliter, baskıcı, ırkçı, antisemitist, anti-entelektüalist, şiddeti yücelten vb. vakaya “faşist” ithamını yapıştırmaksa, kavramı sulandırırken, yalancı çoban meselindeki
gibi, bu vahim ikazın artık bir skandal ve alarm etkisi yaratmaz hale gelmesiyle sonuçlanabilir.
Faşizmin “sıradan” veya “gündelik” denilen tezahürleriyle ilgili olarak da gözetmek lâzım bunu. “Faşizan” dediğimiz
ideolojik ve fiilî tutumlar vardır. Bunlar ortada faşist bir hareket veya rejim yokken de, faşizme müsait bir zemin yaratabilirler. Bir mikro toplumsal ilişki ortamının, belki bir anlığına da olsa, faşistçe bir iklimin etkisine girmesine sebep olabilirler. Bunlara karşı tetikte olmak gerekir ama ya iş, elinizdeki
kitapta Emilio Gentile’nin söylediği gibi, şu noktaya varırsa:
“Cezalandıran baba, sınıfta bırakan öğretmen, zorbalık yapan
öğrenci, ceza kesen zabıta, tarafsız olmayan hakem faşisttir.”
Emilio Gentile, bu kitapta “faşist” teriminin istismarına karşı uyarıda bulunuyor. Tarihsel faşizmin mirasını benimseyen, onu ilham alan bir devlet ve ulus anlayışını hayata geçirmek isteyen faşist hareketlerin var olduğunu ve onlara “faşist” demek gerektiğini söylüyor. Ancak “faşist” kavramının bayağılaştırılmasının, “antifaşist güçlerin zayıflamasına katkıda bulunarak demokrasiye zarar verdiğine” dikkat çekiyor. Farklı kisvelerle dönüp dönüp gelen “ebedî faşizm” tezini benimsemiyor Gentile. “Her yerde faşist göreceğim saplantısıyla, hakikaten gerçek olan, aklınıza hangi kisveye bürünmüş haliyle gelirse gelsin faşizmle herhangi bir
ilgisi olmayan ve demokrasi için acil tehlike oluşturan diğer
tehditlerden dikkatin uzaklaştırılması tehlikesi” karşısında
uyarıda bulunuyor.
Özellikle tarihsel faşizmin tecrübesinden geçmiş ülkelerde “faşizm” tanımının uluorta kullanılmasına itiraz edenler,
bunu, o “klasik”-faşist rejimlerin gerçekleştirdiği korkunç
zulüm ve kırımların –başta Holokost olmak üzere–, kurbanlarına saygının da bir gereği sayarlar.
Gentile, faşizm teriminin enflasyonist bir şekilde yayılmasına, o terimi dünyanın her yerinde her türlü aşırı sağcılığı
tanımlamak için kullanan uluslararası komünist hareketin
de katkıda bulunduğunu söylüyor. Dahası, Nazilerin iktidarı arifesinde Komintern sosyal demokratları, 1970’lerdeyse
Maocular ile Sovyetler Birliği çizgisindeki komünistler karşılıklı birbirlerini “sosyal faşistlikle” karalamışlardı.

Faşizm teriminin aşırı yayılmasının bir başka nedeni, faşizmin, sonradan ona benzetilen, onu hatırlatan totaliter
eğilimli hareket ve rejimlerin ilk tarihsel tecrübesini teşkil
etmesidir. Bu, faşizmin bir çeşit jenerik ad mahiyetine bürünmesine yol açmıştır. Gentile, bu tarihsel tecrübeyi yani
İtalyan faşizmini analitik bir dikkatle, “efradını cami, ağyarına mani” bir şekilde anlatıyor.
Faşizmin böyle genel, jenerik bir tanım haline gelebilmesinde, onu tekâmül ettiren ve tarihsel faşizmi ‘kemale erdiren’ nasyonal sosyalizmin de dolaylı etkisi olduğunu düşünebiliriz. Neden jenerik ad, tarihsel faşizmin en güçlü ve vahim örneğini teşkil eden nasyonal sosyalizm değil de faşizm
olmuştur? Gerçi, alanın kimi uzmanları, mesela Zeev Sternhell, faşizmle nasyonal sosyalizmi aynı başlık altında ele almamak gerektiğini düşünürler. Nasyonal sosyalizm, ‘başka’
bir şeydir onlara göre. Sternhell, nasyonal sosyalizmde farkı biyolojik ırkçılığın mutlaklaşmasında görür. Bu farkın,
iki akımı kavramsal olarak başkalaştırmaya yeterli olmadığını düşünenlerdenim. Fakat işte tam da bu fark, faşizm ile
nasyonal sosyalizm arasındaki, kimilerine göre nitelik kimilerine göre derece farkı, faşizm kavramının yaygınlaşmasına
katkıda bulunmuş olabilir. Nasyonal sosyalizm, dehşet verici bir mantıkî uç noktadır, şeytanî bir “mükemmellik” düzeyi olarak tecelli etmiştir; faşizm, ona nazaran esnektir, görece ‘hamdır’. Nitekim Nazilerin de faşizmi “gevşek” ve “oportünist” bulduğunu biliyoruz. Velhâsıl, İkinci Dünya Savaşından sonra da, faşizmin had safhası olarak nasyonal sosyalizme benzetmenin ‘ağır’ görünebileceği vakaları, görece genel, ‘ham’ bir tanım olarak “faşizm”le karşılamak daha makul görünmüş olabilir. Başka deyişle, nasyonal sosyalizm tecrübesi, faşizm kavramını benzetmelere ve genellemeye müsait daha esnek bir kategori durumuna ‘düşürmüş’ olabilir.

Gentile’nin kitabının ilhamıyla Türkiye’ye bakalım, Türkiye’de faşizm kavramının ‘aşırı-kullanım’ biçimlerini bir tarayalım.

“Faşo Ağa” ve Türkiye’de “ebedî anti-faşizm”1
Atıf Yılmaz’ın 1978’de gösterime giren Kibar Feyzo filminde
Kemal Sunal’ın canlandırdığı kahramanın “Faşo Ağa” repliği, kendince bir şöhrete ulaşmıştır. Kemal Sunal hâlâ bıkılmayan filmlerinde, saf ve kaba tavrıyla siyasî ve toplumsal “çarpıklıkları” adeta farkında olmadan hicveden, böylece halkın sağduyusunu temsil eden bir tip çizmişti. Kibar
Feyzo’da, ağasını “Aha, bizim Maho vallah faşodur,” diye tanımlar. Karşısındakinin “Faşo nedir lo?” sorusuna şu tarifle karşılık verir: “Böyle puşt kimin [gibi], ibne kimin…” İlk
bakışta, “faşist”in ‘genel’ bir ağır hakaret sözüne dönüşmesinin örneğidir bu replik; adi, aşağılık, rezil gibi bir şeydir veya basitçe kötü, çok kötü, en kötü. Kavramın sulanmasının,
Gentile’nin bulamayacağı kadar komik bir örneği. Beri yandan, genel hakaretin hedefinin, En Kötü’nün suretinin toprak ağası olduğunu ıskalamamalıyız. Filmin 1978 yapımı olduğunu hatırlamalıyız. Kemal Sunal tipi, yani basit, cahil,
saf ve yoksul halk, ağayı ve onun suretinde egemen sınıfları çok kötü, rezil, aşağılık (“puşt, ibne…”) görüyordur; “faşist,” hatta onun sol jargondaki kısaltması olan “faşo” lâfı da
kulağına çalınmıştır. Bunun siyaseten En Kötü’nün ifadesi
olduğunu anlamış ve bu ‘genel hakareti’ ağasına yakıştırmıştır. Bu bakımdan, “faşist” ithamının yaygınlaşmasının, popülerleşmesinin, bir siyasî uyanışla birleştiğini, hatta uyanışın bir ‘aleti’ olabildiğini düşündürür bize. Belki, Gentile’nin

1 Yazının bu kısmı, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce / Cilt 8: Sol’da (İletişim Yayınları, İstanbul 2018, 4. baskı) yer alan “Türkiye solunda faşizme bakışlar”
başlıklı makalenin kısaltılarak biraz değiştirilmiş biçimidir.

hesaba katmadığı bir işlev. Tabii, zamandan zeminden bağımsız düşünülemeyecek bir işlev; 1970’li yılların muazzam
kitlesel siyasîleşme atmosferinden söz ediyoruz. “Faşo ağa”
örneğinde yakalanmış momenti ebedîleştiremeyiz, oradaki etkili popüler kullanımın da yine ‘yalama olma’ riski var.
Gentile, “faşist” ithamının sulanmasına yol açacak kadar yaygın kullanılmasına “ebedî anti-faşizm” diyor – bunu
özellikle solun bir problemi olarak gördüğünü anlıyoruz.
Türkiye’de solun “ebedî anti-faşizminin” seyrine kabaca bir
göz atalım. Bu seyirde, faşizm kavramının “ebedîleştirilmesi” etrafındaki tartışmaları da göreceğiz.
Türkiye solunda faşizmin gündemde geniş yer tuttuğu üç
dönem olmuştur: İkinci Dünya Savaşı yılları, 1970’ler ve 12
Eylül 1980 askerî darbesi sonrası. Bu dönemlerde –özellikle ilk ikisinde– faşizmi ‘deşifre etmek’ ve anti-faşist tutum almak, bizzat solun varlık koşulu hükmündedir. Her şeyden
önce, faşizm, solun ‘bekasına’ dönük açık bir tehdit oluşturduğu için böyledir. Buna bağlı olarak, –özellikle 70’lerde–
anti-faşist söylem, solun kendini anlatmasının (meşrulaştırmasının ve popülerleştirmesinin) zeminini oluşturmuştur.
Türkiye’nin siyasal düşünce dünyasında ve toplumsal ortamında faşizmin gerek teşhis edilmesinde, gerekse ona karşı
bir teyakkuz yaratılmasında, solun çok önemli katkısı vardır.
Solun faşizmi tahlilinde, dönemler boyunca izi sürülebilecek zaaflar da eksik değildir. Bu zaafları şöyle sıralayabiliriz:
Analitik çabanın zayıflığı, ‘skolastik’ yaklaşım; faşizmin hayatî önemdeki bir vasfı olan kitle dinamiğiyle yüzleşmemek;
‘yerli’ faşist dinamiğin tamamen makro etkenlere (oligarşi,
büyük sermaye vs.) ve “dış mihrakların” etkisine (1940’larda Almanya, 1960 sonrasında ABD) indirgenerek, komplocu bir görüşle açıklanması; özellikle 70’lerde, anti-faşizme
tabi hale gelme tehlikesinden kaçınılamaması…
Andığımız üç döneme biraz daha yakından bakalım.

Klasik faşizmlerin hüküm sürdüğü İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye Komünist Partililer, Komintern’in 7.Kongresi’nde benimsenen geniş cephe stratejisi doğrultusunda, tek-parti CHP’nin kendi totaliter-faşizan yönelimlerini de
görmezden gelerek, ırkçı-faşist çizgideki Türkçü hareketin
nüfuzunu kırma çabasına odaklanmışlardı. Türkçülüğü devletin ana rotasına ve Kemalizme aykırı sapkınlıklar olarak yorumlayarak, gözden düşürmeye çalıştılar. 1943’te Faris Erkman imzasıyla yayımlanan, aslında TKP önderlerinden Reşat Fuat Baraner’in kaleme aldığı En Büyük Tehlike! broşürü,
bu stratejinin tipik bir icrasıdır.2
“Millî Türk davasına aykırı
bir cereyanın içyüzü” altbaşlığını taşıyan broşür, Kemalizmi
ve milliyetçiliği hararetle sahiplenerek; Türkçülerin ve Nazi/
Alman sempatizanlarının ırkçı görüşlerini, totaliter eğilimlerini, harp taraftarlıklarını bu temelde gayrımeşru ilan eder.
Onlar, “iyi, yüksek, hakiki milliyetçiliğin haslet ve vasıflarından yoksun”, “hakiki Türklüğe” aykırıdırlar.
Şunu muhakkak teslim etmek gerekir ki, 1940’ların ortalarında çoğunlukla TKP’li olmak üzere sol-sosyalist yazarların neşriyatı, anti-faşizmin, dönemin mahdut ‘kamuoyu’nda
belirli bir karşılık bulmasını sağlamıştır. Bu fasılda özellikle
Sabiha Sertel’in yazılarını anmak gerekir.
Faşizmin siyasal ve örgütsel olarak emperyalizm tarafından güdümlenen, ideolojik yönden “yabancı”, velhâsıl tümüyle dışsal bir olgu olarak kodlanması, bu dönemden itibaren kalıcılaşacaktır. Bu kodlama, faşizm ile Tek-Parti rejimi,
Kemalizmin totaliter veçhesi ve genel olarak milliyetçilik arasındaki geçişlilikleri perdelediği gibi, faşizmin toplumsal-sınıfsal kaynaklarının analizine de ket vuracaktır. TKP’nin büyük “sapkını” Dr. Hikmet Kıvılcımlı ‘bile’, Türkiye’de bir faşist hareketin aktüel hale geldiği 1960’lar/70’ler dönümün

2 Reşat Fuat Baraner, “En Büyük Tehlike!”, Ülke, 1, 1977, s. 221-57; [orijinali:
Faris Erkman imzasıyla, Ak-Ün Matbaası, İstanbul 1943].

de, faşizmi, onun vatanperverliğinin, milliyetperverliğinin
lâfta olduğunu vurgulayarak, Türk faşistlerinin “Türk vatanını yabancı Finans-Kapital ordularına teslim etmeye hazır
sahtekârlar” olduğunu söyleyerek teşhir etme çabasındadır.3
1960’ların ilk yarısında, TKP ve mücavir alanında faşizm
kavramının kullanım tarzında müthiş bir ‘sallapatilik’ gözlenir. TKP’nin sesi olan Bizim Radyo, 27 Mayıs darbesini
ilk anda “faşist darbe” olarak tanımlamıştı. Sonraki yıllarda,
27 Mayıs’a hayırhah yaklaşılırken, Adalet Partisi’nin “faşist
program”ından söz ediliyordu. 1964/1965’te AP’nin iktidara gelmesi ihtimali, “faşizm tehlikesi” olarak anılabilmişti.4
Ancak faşizm kavramını bol keseden dağıtan TKP, güdümlü bir otoriter “ara rejim”in kurulduğu 12 Mart 1971 askerî
müdahalesini daha rezervli tanımlayacak; topyekûn faşizmden değil de, “faşist biçimi yöntemler, faşist biçimi sıkıyönetim, faşist biçimi baskı”dan söz edilecekti.
Aslında, Türkiye’de solun ve sosyalizmin bir kitleselleşme ve meşrulaşma mecrası bulduğu 1960’larda faşizm meselesi, öncelikli bir tartışma konusu değildi. Hatta, devrimci
akımın oluştuğu ’68 eşiğinde, faşist bir hareket olarak örgütlenen ülkücülerin saldırıları şiddetlendiğinde dahi, faşizm
meselesi devrim stratejilerine ilişkin tartışmaların gölgesindeydi. Faşizm meselesinin âcilleşmesi, 12 Mart 1971 askerî
müdahalesi ve rejiminin sonucudur. Olağan rejime geçiş ve
devrimci hareketin daha güçlü biçimde toparlanmasının ardından, ülkücü hareketin de kitleselleşmesi ve rejimin istikrarsızlığını sürdürdüğü bir ortamda politik kutuplaşmanın
tırmanıp şiddetlenmesi, faşizm tehdidine ve faşizmin niteliğine ilişkin tartışmalara ehemmiyet kazandırdı.

3 Hikmet Kıvılcımlı, “Deccal kapımızı nasıl çalıyor?”, Proleter Devrimci Aydınlık
6-7-8, 1970. (http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/)
4 Erden Akbulut (der.), TKP MK Dış Bürosu – 1965 Tartışmaları, TÜSTAV Yayınları, İstanbul 2004, s. 35, 113, 122.

1960’larda solun yaygınlaşmasının belli başlı aktörlerinden olan Türkiye İşçi Partisi, faşist saldırıları, faşist hareketlerin gelişmesini elbette sorun etmekle beraber, rejimi faşizm olarak tanımlamamıştı. Parti lideri Aybar, 12 Mart’ın
“partilerüstü” hükümetinin sola dönük şedit baskısı üzerine, “Solu yasaklayan rejimin adı faşizmdir,” açıklamasında
bulundu.5
1969 sonunda Aybar’la yolları ayrıldıktan sonra
doktriner “bilimsel sosyalist” bir çizgiye giren –ve TKP’yle
etkileşimi yoğunlaşan– TİP, 1970 yılı sonunda faşizm sorununu birinci gündem maddesi yapmış, “Faşizme Hayır”
kampanyası başlatmıştı. Genel Başkan Behice Boran faşizme
gidişin alâmetlerini şöyle sıralamıştı: İşçi sınıfının mücadelesinin gelişmesinden ve politik bilinç kazanmasından duyulan derin ürküntü; işçi sınıfı dışındaki sınıf ve tabakalara
da yönelen baskı ve şiddet; Kürt halkına karşı ırkçı ve şoven
bir milliyetçilik anlayışıyla baskı yapılması.6
Faşizm tehlikesi, 1970’ler boyunca gerek –1971’de kapatılan TİP’in devamı olan– “yeni” TİP’in, gerek onunla rekabet halindeki TSİP’in (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) gerekse
TKP’nin temel gündem maddelerinden biri olmaya devam
etti – 1980’e doğru neredeyse tek gündem maddesi haline
geldi. TKP, önderi İ. Bilen’in ifadesiyle “Faşizm pencere(ler)
den bakıyor” uyarısını hep yineliyordu. TKP, bu alarmizm
doğrultusunda, faşizme karşı “Ulusal Demokratik Cephe”
(UDC) önerisini ortaya attı, “MHP kapatılsın!” talebini yaygınlaştırmaya çalıştı. İ. Bilen, faşizme karşı silahlı mücadele yürüten ve bu mücadeleyi bir devrim stratejisiyle bağlantılandıran “goşist” hareketleri de “halkın can güvenliğini üç-beş silahlı serüvencinin bekçiliğine bırakmak ya da

5 Akt. Barış Ünlü, Bir Siyasal Düşünür Olarak Mehmet Ali Aybar, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s. 276.
6 Akt. Sadun Aren, TİP Olayı 1961-1971, Cem Yayınları, İstanbul 1993, s. 141-
145.

can güvenliği için yapılan eylem birliği örgütlenmelerini, silahlı ayaklanma örgütleriymiş gibi çarpıtmak”la suçlamaktaydı. TKP, UDC stratejisi çerçevesinde, faşizm tehlikesine
karşı CHP’yi ‘berkitmeyi’ esas alıyordu. Esasen faşizme ilişkin “resmî” Enternasyonal tezlerinin yinelendiği Sovyetik
kampta, TİP çevresinde, görece bir kuramsal çabadan bahsedilebilir. İç koşulların rolünü reddeden veya küçümseyen
“goşist” unsurlar eleştirilmekle beraber; 1930’ların/40’ların,
faşizmi dışsallaştıran bakışı terk edilmiş değildir: Bağımlı ülkelere, “emperyalizmin yerli gericilikle kurduğu işbirliğine
dayan[arak] ihraç edildiği” söylenir. Bu tanımda kilit bir etkenin de, faşizm tehdidinin Sovyetler Birliği’nin bekası açısından anlamlandırılması olduğu, gözden kaçmamalıdır – ki
bu da bir çeşit dışsallaştırmadır.7
Behice Boran, 1970’lerin son yıllarındaki konuşmalarında egemen sınıfların “tam boy faşizme” geçiş özlemini duyduklarından fakat güçlerinin buna yetmediğinden söz eder.
1960’lar/70’ler dönümünden itibaren, TKP-TİP-TSİP çevreleri ile devrimci sosyalist akım arasında, faşizm konusunda net bir ayrım vardır: İlk öbektekiler Türkiye’de âcil bir faşizm tehlikesi yaşanmakla beraber bir burjuva parlamenter
rejiminin hüküm sürdüğünü söylerken, ikinciler mevcut rejimi bir tür faşizm olarak tanımlamışlardır.
Bu arada, 1970’lerde CHP’nin özellikle taban örgütlerinin
söyleminde de faşizmin bir ‘temel kavram’ olarak iş gördüğünü kaydedelim. 1970’lerde CHP çevresinde bir grup aydının, partiye “demokratik-sosyalist” veya ‘sahih’ sosyal-demokrat bir müdahalede bulunma gayesiyle çıkardığı Toplumcu Düşün’de, faşizm kuramlarına ilişkin ciddi bir derleme makale yer almıştır.
Çetin Özek’in 1970 yılında Ant Yayınları’ndan çıkan Fa

7 Mehmet Aközer, “Faşizme karşı demokrasi cephesi”, Yurt ve Dünya, 6, Kasım
1977, s. 275-320.

şizm ve Devrimci Halk Cephesi kitabı, hayli geniş faşizm tanımının ilk kapsamlı örneğidir.8
Özek, “Siyasal biçim ne olursa
olsun, sınıfsal bir iktidar değişimine karşı çıkış ‘faşizmdir’” tespitinden hareketle, Türkiye ve benzeri ülkelerde bir gizli faşizmin hâkimiyetini haber verir. Özek, sosyal demokrat saflara kadar sirayet ettirir bu gizli faşizmi: “‘Anti-emperyalist’,
‘düzen değiştirmekten’ yana tezler ardında ortaya çıkan, temelde küçük burjuvazinin yukarıdan ve halk dışından devrimciliğini savunan tezleri dahi, ‘faşist tepki’ içinde kabul etmek zorunluluğu vardır.”
1970’ler boyunca devrimci sosyalist hareketteki faşizm tartışmalarının etrafında döneceği şemayı, bu iki geniş tanımla
özetlemek mümkündür. 12 Mart döneminde devrimci sosyalist akımın üç ana güzergâhında yapılan tanımlamalara bakarsak… Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C)
bakış açısından, 12 Mart rejimi “açık faşizm”, ‘normal’ parlamenter rejim ise “gizli faşizm” olarak tanımlanmıştır. THKO’nun fikrî önderi Hüseyin İnan, 12 Mart Muhtırası’nı,
“şeklî demokrasi”nin işlerliğini yitirmesi üzerine devreye sokulan “uzun dönemli faşist politika”nın “kalk borusu” olarak tanımlar.9
Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO)
kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı ayırt eden nokta, THKP-C
ve THKO tarafından kimi unsurlarıyla ya da kısmen “küçük
burjuva devrimcisi” sayılan Kemalizmi faşizm olarak tanımlamasıdır. Özet formülüyle: “Kemalist diktatörlük işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askerî faşist bir diktatörlüktür.”10

8 Çetin Özek, Faşizm ve Devrimci Halk Cephesi, Ant Yayınları, İstanbul 1970.
İlerde ele alacağımız tartışmalarda Kurtuluş, Devrimci Yol’un “gizli/sürekli faşizm” tezlerinin “asıl teorisyeni”nin Çetin Özek olduğunu iddia edecektir
(KSD, 17: 77).
9 Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu, Ulusal Kültür Yayınları, İstanbul 1991,
s. 61-62.
10 İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 198-
208.

Dönemin en etkili ve yaygın sol hareketi olması, ayrıca faşizme ilişkin tezlerini hegemonik bir ideolojik etmene dönüştürmesi bakımından, Devrimci Yol’un faşizm kavrayışına özellikle eğilmek gerekir.
THKP-C’nin fikrî önderi Mahir Çayan, emperyalizmin temel dayanağı olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin toprak burjuvazisiyle ittifak ederek oluşturduğu oligarşik diktanın, sömürge tipi faşizm olarak da tanımlanabileceğini söylemişti: “Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan
yakından ilişkisi olmayan ‘temsilî demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir
yöntemdir.”11
Çayan’ın ‘geçerken’ yaptığı bu niteleme, Devrimci Yol’da,
popüler-demokratik hegemonyanın üzerine bina edileceği
aslî bir unsura, bir devrimci baş çelişki konumuna yükselecektir.12 Devrimci Yol’un, anti-faşist mücadeleyi aslî bir çelişki hattı ve hegemonik bir moment olarak sistematikleştirmesi, 1 ve 15 Ocak 1978 tarihli sayılarında yayımlanan uzun
yazı dizisinde billurlaşır. Bu sistematik, Çayan’ın “sömürge
tipi faşizm” kavramının genişletilmesine dayanır. Buna göre, Türkiye gibi yarı-sömürge ülkelerde, faşizmin özgül koşulları ve biçimi burjuva demokratik devrimini tamamlamış
ülkelerdekinden yapısal olarak farklıdır. Emperyalizm evresinde açık diktatörlüğe eğilimli hale gelen tekelci kapitalizm, Batı’da yine de çok derin buhranlar dışında bunu tercih etmez. Gerek işçi sınıfının demokratik kazanımlara sahip çıkan tarihsel deneyimi gerekse burjuva demokrasisinin
“ezilenlerin daha iyi aldatılabileceği, daha az maliyetli” bir

11 Mahir Çayan, Bütün Yazılar, Atılım Yayınları, İstanbul, 1992, s. 312.
12 Necmi Erdoğan, “Demokratik soldan Devrimci Yol’a: 1970’lerde sol popülizm
üzerine notlar”, Toplum ve Bilim, 78 (Güz 1998), s. 22-37.

rejim oluşu, egemen sınıfları faşizme başvurmaktan uzak tutar. Ancak, Devrimci Yol, Avrupa ülkelerindeki bu durumu
evrenselleştirmenin dogmatikçe olduğu fikrindedir. Doğrudan ‘ortodoks’ bir kaynağa, Dimitrov’a, onun Güneydoğu Avrupa (Balkan) ülkelerindeki özgül faşizm biçimi hakkındaki tespitine başvurarak; burjuva demokratik devrimlerinin tamamlanmadığı ülkelere has, “klasik faşizmden farklı” bir faşizm biçimini ortaya koyar. Kilit saptama, bu gibi
ülkelerde faşizmin “klasik biçimlerinden” farklı olarak geniş
bir kitle temeline sahip olamayıp, “mevcut devlet kurumları
aracılığı –öncülüğü– desteği ile” faşizme yönelmesidir.
Bu analizde, sınırlı-göstermelik demokratik haklara ve
parlamentoya alan açması ve devlette kurumlaşmış terör aygıtları aracılığıyla yukarıdan aşağıya işlemesi, sömürge tipi faşizmin, ona “gizli” ya da “kurumsal faşizm” karakteri de
kazandıran özgül veçhesidir. Bu “gizlilik” durumu, emperyalizmin yarı-sömürge ülkelerde oligarşik tekelci sermaye
ve feodal güçlerle ittifak halinde örtülü bir işgal yürüttüğünü kabul eden “emperyalizmin gizli işgali” tezi ile bağlantılıdır. Emperyalist egemenliğin devamlı varlığı, gizli faşizme aynı zamanda “sürekli faşizm” karakteri kazandırmaktadır. (Devrimci Gençlik’in Faşizm Üzerine Birkaç Söz başlıklı broşüründe, bunun “sürekli açık faşizm” (abç. – T.B.) anlamına gelmediği kaydı düşülmüştü.) Gizli-kurumsal-sürekli
faşizme karşı mücadelenin, “klasik” örneklerden farklı olarak, “faşizmin sivil kolu olan MHP’ye karşı mücadele olarak” görülemeyeceği, “mevcut devlete yönelmek zorunda”
olduğu vurgulanır.
Öte yandan, Devrimci Yol’un 1977 Temmuz başındaki değerlendirmesi, faşizmin, terör ve demagoji yoluyla, “belli bir
kitle temeli yaratabildiğini” de teslim eder. Bu kitle dinamiği, “haraç alma yoluyla beslenerek gittikçe yaygınlaşan işsizliğin ortaya çıkardığı lümpen unsurların örgütlendirilmesi” gibi bir sosyal temele de bağlanır. Faşist teröre karşı “aktif
savunma”ya bu bakımdan hayatî önem atfedilir. Faşist saldırganlığın arkasındaki “kabadayılık özlemi ve intikam duygularıyla” harekete geçmiş çapulcu karakteri, aktif bir direnmeyle bozguna uğratılmalıdır ki, kitle tabanını genişletme
imkânı bulamasınlar.
Faşizme karşı mücadelenin esas itibarıyla devlete karşı yürütülmesi gerektiği savı, Komintern’in Anti-faşist Halk
Cephesi tezlerine de atıfla, bu mücadeleye bir tarihsel kuruculuk rolü atfedilmesiyle tamamlanır. Bu kuruculuk rolüne ilişkin tez, Türkiye’nin birçok yerinde mahallelerde Devrimci Yol’cuların öncülüğüyle örgütlenen anti-faşist Direniş
Komiteleri deneyiminde geliştirilecektir. Sadece solcuların
da değil, MSP’ye, AP’ye oy veren yurttaşların da katılımının
sağlanabildiğine dikkat çekilen bu komiteler, ‘savunmacı’
işlevlerinin ötesinde, “alternatif bir halk demokrasisinin…
halkın iktidar organlarının besleyip büyütüleceği” yapılar
olarak sunulacaktır.13 Anti-faşizme yüklenen ‘kurucu’ anlam, –‘klasik’ gerilla modelinden farklı yorumlanan– silahlı mücadele ile kitle hareketini birleştiren, özgün bir modele
dayanak sağlamıştır. Faşist hareketin iç savaş stratejisi doğrultusunda tırmandırdığı ve giderek irrasyonel bir zalimlik
boyutlarını kazanan şiddetini –kuramsal açıdan ‘talî’ saymaya devam etmekle birlikte!– âcil, temel sorun olarak politize etmesi, bu modele geniş bir meşruiyet ve etkinlik alanı
açmıştır. “Faşizm” ile “halk” arasında kurulan kutuplaşma,
–‘olumlu’ anlamda!– muğlak ve esnek (THKP/C’nin ‘ortodoks’ oligarşi-halk kutuplaştırmasından da daha esnek!) bir
çağırma mekanizmasını çalıştırmış; böylelikle etkili bir popülist açılıma elvermiştir. Kibar Feyzo’ya “Faşo Ağa” dedirten, eninde sonunda bu popülist açılımdır.

13 Devrimci Yol, Temmuz 1979, Devrimci Yol’dan Seçmeler (der. Haydar Aslan),
Gökkuşağı Basın Yayın, İstanbul 1996, s. 538-539.

“Sömürge tipi faşizm” tezinin en problemli yanı, her ne
kadar yer yer “bir kitle temeline muhtaç bulunduğu”ndan
söz etse de, faşist hareketin sivil-toplumsal dinamiğini ve
ideolojik yeniden üretim zeminini azımsaması, onu salt “terör” ve “demagojiyle” açıklamasıdır. Bununla beraber, “sömürge tipi” vasfına bağlı olarak emperyalizm bağıntısının
öne çıkarılmasıyla faşizmin yine dışsallaştırılması, Türkiye’nin toplumsal-sınıfsal yapısının ve bu yapı içinde devlet
“geleneğinin” sahiden ‘özgün’ ve ‘yerli’ bir analizinin önüne
engel olarak dikilmiştir.
“Sömürge tipi faşizm” tezinin en kapsamlı eleştirisi,
THKP-C’nin nasıl devam ettirileceği veya yenileneceğine
ilişkin ayrışmada Devrimci Yol ve Devrimci Sol’la birlikte
üç ana güzergâhtan birini teşkil eden Kurtuluş Hareketi tarafından yapılmıştır. Kurtuluş Sosyalist Dergi’nin (KSD) 15. ilâ
20. sayıları arasında (Ağustos 1977-Ocak 1978 arası) yayımlanan “Faşizm Üzerine Notlar” yazı dizisi, faşizmin genel ve
yerel analizine ilişkin dolgun bir metindir. Kurtuluş’a göre,
“gizli faşizm” vb. terimler anlamsızdır; zira faşizm açık diktatörlükten başka bir şey değildir! Hak ve özgürlüklerin topyekûn kısıtlanmadığı parlamentolu bir rejim, ne denli baskıcı olursa olsun, burjuvazinin ‘normal’ sınıf diktasının devam ettiğini, rejimin açık diktatörlüğe yani faşizme dönüşmediğini gösterir. Dolayısıyla Kurtuluş, Türkiye’de faşizmin
iktidarda olduğunu söyleyenlerin, ‘özel’ bir faşizm türü tespit etmek adına kavramları bulandırdığını ileri sürer. O dönem Türkiye solunda bütün faşizm tahlillerinde ‘zorunlu
okumayı’ teşkil eden Dimitrov’un tarifinin, “genel olarak faşizmin değil faşist diktatörlüğün tanımını” verdiğine dikkat
çekerek düşülen şerh önemlidir. Kurtuluş, kendi tanımını, komünizm tehlikesini yani devrimci durumu odağa koyarak verir: “Faşizm, tekelci burjuvazinin, kriz içerisindeki
sistemi komünizm tehlikesinden kurtarmak üzere yetiştirdiği tam boy bir reaksiyon hareketi.” Faşizm, egemen sınıflar
açısından birinci tercih değil, “sistemin korunmasının son
hattı”dır Kurtuluş’a göre; bu nedenle “faşist hareketler devlet tarafından denetimli bir şekilde desteklenirler.” Faşizmin
emperyalizmle bağıntısını, ikisini birbirine indirgeyecek şekilde yorumlamamak gerektiği yönündeki uyarısı önemlidir
Kurtuluş’un. Keza, faşist ideolojinin demagojik niteliğini,
onun “yalandan” ibaret olduğu biçiminde yorumlamamak,
bir faşist ideolojinin varlığını gözardı etmemek gerektiği yönündeki uyarısı da önemlidir.
Kurtuluş, dikkat çektiği gerekliliğin icabı olarak, faşizmin
ideolojik analizine önemle eğilir. Faşizmi, esas itibarıyla sınıf gerçeğini Millet’le ikame eden bir ideoloji olarak tanımlar. “Düzene reaksiyon”un, faşist demagojinin önemli bir
unsuru olduğunu teşhis eder. Faşizmi kendisinden önceki
benzer aşırı sağ vs. reaksiyoner hareketlerden ayırdeden temel bir farkın, “mevcut devlet aygıtının ötesinde, tabandan
gelmesi”, geniş bir kitle desteği yaratması olduğunu vurgular. Kurtuluş, Türkeş ve arkadaşlarının CKMP’yi ele geçirerek MHP’ye dönüştürmelerini de, devrimci sosyalist harekette yaygın olan anlayışın aksine biçimsel bir ayrıntı olarak
görmez, önemli bir dönüm noktası olarak belirler: zira faşizme asıl niteliğini kazandıran taban dinamiği, bu noktadan
sonra işlemeye başlamıştır.
Faşizmi MHP’yle sınırlamama, onun sistemdeki köklerini
gözden kaçırmama uyarısının, birçok grup ve yazarın üzerinde durduğu bir nokta olduğunu aktardık. Örneğin Kahramanmaraş katliamının da, MHP’lilerin inisiyatiflerinin
ötesinde, “devlet içindeki faşist odaklar” tarafından planlanıp yönlendirildiği yazılmıştır (örn. Tombak, 1992: 27, 116,
175). Bu özel dikkat, elbette meselenin bir yanına ışık tutmakla birlikte, faşizmin kitle dinamiğini –tamamen göz ardı etmiyorsa– talîleştirme, onu bir komploya indirgeme riski taşıyordu. Kurtuluş’un eleştirel yaklaşımı, bu bakımdan
önemlidir.
1970’lerin Birikim dergisinde Ömer Laçiner’in yazdığı yazılar ise, hem bu noktadaki vurgusu hem de geliştirdiği özgün analiz çerçevesi bakımından kayda değerdir.14 Laçiner, “her dikta deneyini, mevcut yönetimin her zor kullanma girişimini ‘faşizm’ olarak niteleme”nin yanıltıcılığına işaret eder. Ona göre faşizm, ancak seferber ettiği anti-komünist tepki ve korkularla anlaşılabilir: “Faşizm, proletarya
devrimleri çağında, başta finans-burjuvazi olmak üzere sınıflı toplum içinde yer alan tüm mülk sahibi sınıf ve bağlı zümrelerin varlıklarını sürdürme güdüsünden kaynaklanan kompleks bir anti-komünizmdir.” Faşizmin kitle dinamiğini çözümlemeyi, işte bu kompleks yapıyı anlamak bakımından kaçınılmaz sayar Laçiner. Faşizmin zihniyet dünyası, orta sınıfların yaşama içgüdüsünün ifadesi olarak, “doğal
kavganın yasalarınca belirlenen bir düzen” özlemine hitap
ediyordur. “Denetim altına alınmayan en ufak bir alan bırakılmayan; herkesin… sürekli bir ‘endoktrine’ etme işleminin yürütüldüğü örgütlenmelere alındığı” bir yapı bünyesinde, mitsel bir davaya adanmışlık içinde hiçleştirdiği insanlara ‘güvenli’ bir aidiyet sunar faşizm. Faşizm ile kendini mülksüzleşme tehdidi altında hisseden orta sınıfların “kendi bilinci”
arasındaki uyuşma, bu paradoksal uğrakta kendini gösterir.
Bu nedenle, ideolojik mücadeleye büyük önem atfeder Laçiner; bilhassa “orta sınıfların yerleşik önyargılarını okşamak
değil sarsmak gereği” üzerinde durur.
Laçiner, Kurtuluş’un şerh düştüğü Komintern tezlerini

14 Laçiner’in bu konudaki yazıları şunlardır: “Faşizm”, Birikim 4 (Haziran 1975),
“Faşizm II”, Birikim 5 (Temmuz 1975),“Faşist diktatörlük ve ‘kitle desteği’ sorunu”, Birikim 17 (Temmuz 1976), “Malatya Olayı – Türkiye’de Faşist hareketin yapısı ve gelişimi”, Birikim 39 (Mayıs 1978), imzasız Sunuş yazısı, Birikim
54-55 (Ağustos-Eylül 1979). Bu yazılara şu adresten erişilebilir: https://birikimdergisi.com/dergiler/70-lerin-birikimi/2


Kitabın Künyesi
Faşist Kimdir?
Emilio Gentile
İletişim Yayınları
Çeviri: Betül Parlak
1. baskı – Nisan 2021
168 sayfa


İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
Türkiye’de Faşist Sıfatının Serencamı · TANIL BORA ………………………………………7
Yazarın Notu…………………………………………………………………………………………………………………………………………..43
GİRİŞ
Ebedi Döngü: Faşizm…………………………………………………………………………………………………………………..45
1 Faşizm Hiç Var Olmadı……………………………………………………………………………………………………..57
2 Faşist: Kime?………………………………………………………………………………………………………………………………..65
3 Antifaşist Faşist………………………………………………………………………………………………………………………..83
4 20. Yüzyılın Faşisti ya da Sahte Yüzüncü Yıl………………………………………105
5 Totaliter Faşist………………………………………………………………………………………………………………………..123
6 Ya Faşist Değilse?……………………………………………………………………………………………………………….139
SONSÖZ
Faşizm Nedir: Tarihsel Bir Harita………………………………………………………………………………163
FAŞİZME DAİR KAYNAKÇA…………………………………………………………………………………………………………167
İSİM DİZİNİ……………………………………………………………………………………………………………………………………………….169


Emilio Gentile
1946’da İtalya’da doğdu. Roma La Sapianza Üniversitesi’nde modern tarih profesörüdür. Aralarında Le religioni della politica. Fra democrazie e totalitarismi (2001), Renzo De Felice. Lo storico e il personaggio (2003), E fu subito regime. Il fascismo e la marcia su Roma (2012), Il capo e la folla (2016) kitaplarının olduğu, İtalyan faşizminin ideolojisi ve kültürü, totalitarizm ve siyasal din kavramı üzerine birçok kitap yayımladı. Demokrasilerde Halk Her Zaman Egemendir! (Yalan!) başlıklı kitabı (çev. Volkan Çandar) 2017’de İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here