Felsefede Ölüm ya da Ölürken Felsefe Yapmanın İmkânı Üzerine – Hamza Celâleddin

“Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hâli, kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır”
Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena

Ölüm felsefesi −belki korkunç bulunduğundan ve belki de diyalektik yoksunu bir ontolojik kavrayıştan ötürü− yaygın bir felsefî alana ve nüfûza sahip olamamıştır. Ama “ölüm” kavramı, açık-seçik ya da örtük olarak, her felsefe çağında kendine yer bulagelmiştir. Ki bana göre durulan bu yer, farkında olmaksızın, merkezî bir yerdir. Ölüm; ontolojiden, epistemolojiden ve hattâ estetikten ve etikten azâde kavranamaz ve bilakis bütün bu felsefe disiplinlerinin odağında “ölüm” vardır. Sözgelimi bugün Sokrates’i çoğunlukla “ölüm fermanı”na karşı savunması ile ve ölüm karşısındaki ağırbaşlı duruşuyla anarız ve felsefî yerine de buradan dolayımla konumlarız. Bizi Sokratik hakikate ulaştıran şey, onun ölüm hatırâsındaki inceliklerdir. Bunun gibi yine, Seneca’nın ölüm karşısındaki tavrı, metaneti ve sükûneti de, onun hakikatlerine ilişkin görüşümüz üzerinde büyük tesire sahiptir. Antik çağda, yanı sıra, Pythagoras’ın (1) ve Herakleitos’un (2) ölümlerine dair söylenceler de ilgi çekici bulunabilir. Modern dönemde de yine, ölümle ilişki, felsefe için belirleyicidir. Klâsik okumada modern kurucu René Descartes’ın, bir yanıyla komik ve bir yanıyla gizemli ölümü; Immanuel Kant’ın yaşama aldığı mesafe gibi ölüme aldığı mesafenin de felsefî bir aşkınlığa yol açması ve modern sonrası dönemin, hep ölümle ve dolayısı ile yaşamla iç içe barınışı: Diyelim ki Friedrich Nietzsche’nin her an ölebilir olması fakat 20. yüzyıla kadar yaşama katlanması, Arthur Schopenhauer’un Frankfurt’taki huzurlu malikânesinde nefesinin kesilmesi ya da Søren Kierkegaard’nun bedeninin sokaklarda eriyip gitmesi. 20. yüzyılda ise yine felsefî reflekslerin ölüm ile ölçülebilirliğine tanıklık ediyoruz. Albert Camus’nün bir trafik kazası ile aniden yaşama veda etmesi –ki kendisi bunun en saçma ölümlerden birisi olduğunu düşünüyordu−, Deleuze’ün geç de olsa birdenbire intihara karar vermesi, Virginia Woolf’ün artık katlanamayıp kendisini Ouse Nehri’ne bırakması, Ludwig Wittgenstein’ın prostatı ve diğer “âni” ölümler… Bu türden bir özet, aslına bakarsanız felsefe tarihinin gerçekçi bir özetidir. Ölüm, ölüme karşılık, ölümle ilişki, ölümün gelişi ve ölüm hatırâsının gerçekleşmesi; felsefenin kendisini de açıklığa kavuşturur.

Pekâlâ soruyu şöyle güncelleyelim: Ölürken felsefe yapmak mümkün müdür? Felsefe, yalnızca yaşarken yapılabilecek bir etkinlik midir – ya da yaşıyor olmak, felsefe için olmazsa olmaz bir koşul mudur? Diyalektik sezgimize ve egzistansiyalist yaklaşıma göre, insan, yaşayan değil ölen bir varlıktır. Yani bizim yolculuğumuz yaşama doğru değil, ölüme doğrudur. Dolayısıyla biz felsefemizi, yaşamın içinde ve fakat ölürken yaparız. Yukarıda belirtilen birçok ölüm hatırâsı, felsefenin odağıdır; ki bu her zaman atlanmıştır. Ölüm hatırâsı, çoğu filozofun en kalıcı felsefî eseridir ve görünen o ki zaten bu hatırâ, yaşamın içinde yazdıklarıyla da ahenk içerisindedir. Filozofun nasıl öldüğü bu açıdan pek mühimdir; bütün yazdıklarının en açık anafikri, onun ölüş biçimidir. Pek çoğu farkında olmadan, nasıl öleceğini, n’için öleceğini ve ölümünün tarihsel açıdan ne değer taşıyacağını yazar. Şu tedirgin edici hadiseyi buraya eklemem elzem: Pek az bilinen bir filozof olan Otto Weininger (1880-1903, Avusturya), tek kitabı olan Geschlecht und Charakter’i yazdıktan sonra, henüz yirmi üç yaşında iken, Ludwig van Beethoven’ın da son günlerini geçirdiği odada, kalbine ateş ederek intihar eder. Bu, 20. yüzyıldaki yaygın intihar vakalarından (bilindiği gibi bu bir intihar çağıdır) şöyle ayrılır: Weininger tek kitabı Geschlecht und Charakter’de Yahudileri ve kadınları şeytanî varlıklar olarak tasarlar. Ne var ki kendisi de Yahudi bir aileden gelmektedir ve ilginçtir, kendisini kadınsı bulmaktadır. Kendisinden bu yolla nefret eden Weininger –ki ondan “kendinden nefret etmenin peygamberi” olarak söz edilir−, bedeninin bu ızdırabını, kalbine ettiği ateşle sonlandırır. Bu ilginç ölüm öyküsü ve hatırâsı, ölüm ve felsefe arasındaki hakikatin mesafesini iyiden iyiye kısaltmış olacaktır. “Ölürken felsefe yapmak mümkün müdür?” sorusu da, Weiningerian anlamda tarihsel yerini bulur. Yanıt açık: Mümkündür ve hattâ belki de en mümkünüdür…

Pekâlâ gelgelelim bugün bizim ölümle olan ilişkimiz ve bununla beraber felsefe ile olan ilişkimiz ne durumdadır ve tarihsel olarak nerede durur? Ölümü hâlen korkunç bulduğumuz ve onu çoğu yok saydığımız doğru – ki bir ölüm felsefesinden hâlen bahsedemiyoruz. Sokratesçi ağırbaşlılığı ve Senecacı metaneti ve sükûneti göstermekte zorlandığımız da doğru. Artık ölümün çok daha çeşitli deneyimleriyle ve yüzleriyle karşı karşıyayız ve bunların birçoğu felsefî olmaktan uzak ve çoğu politik içeriklere sahip. Ölümle ilişkimiz böyle “kuru” ve böyle “yavan” olunca, felsefî bir çıkmaza ve kısırlığa sürüklenmemiz de kaçınılmaz oluyor. Yine de şu varoluşçu hakikati anımsamak için fazla geç sayılmaz:

“Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.”

Öğrenmelisiniz, öğreneceksiniz.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun…

Dipnotlar:

(1) Söylenceye göre; Pythagoras düşmanlarından kaçmaktayken bir fasulye tarlasına varır. Önünde tarlaya girip kaçmaya devam etmekten başka seçenek yoktur. Ama o, tarlaya girip fasulyeleri ezmektense düşmanlarına teslim olmayı ve öldürülmeyi yeğler. Nitekim öyle de olur: Pythagoras’ı yakalayan düşmanları, onu oracıkta öldürür. Ne kadar doğrudur bilinmez lâkin bu söylencenin Pythagoras felsefesiyle ahenkli olduğuna şüphe yoktur.

(2) Yine bir söylenceye göre; Herakleitos insanlardan kaçarak bir dağa çıkar. İnsanlar ve kalabalıklar Herakleitos’un gözünü korkutmuştur. Dağda soğuktan korunmak için bedenini tezekle kaplar. Lâkin hesaba katmadığı şey dağdaki köpeklerdir. Köpekler Herakleitos’un parçalayarak öldürür. Herakleitos yalnız başına, insanlardan ve kalabalıklardan uzak, oracıkta, köpekler tarafından parçalanarak can verir. Yine ne kadarı doğrudur bilinmez ama bu ölüm de Herakleitos felsefesiyle ahenk içindedir.

Hamza Celâleddin
arsizsanat.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here