Feridun Andaç: “Yazmak bir kurtuluş, yani sağaltıcı bir yanı da var” (Söyleşi: Elif Şahin Hamidi)

FERİDUN ANDAÇ

“Yazmak bir kurtuluş, yani sağaltıcı bir yanı da var”

İnsanoğlu neden yazar, neden yazma gereksinimi duyar? Sait Faik “yazmasaydım delirecektim” diyor örneğin. İşte yazmaktan öte başka bir çıkış yolu bulamayanlardan birisi de Feridun Andaç. Yaşama biçimi, yazmak ve okumak üzerine kurulmuş, kendisini, yazıyla olan ilişkisiyle açıklamaya çalışan bir insan… Andaç, geçmişi oluşturan bellek denilen birikime dönüp baktığında, kendisini, hep kitapla yüzleşmiş, sürekli okuyan, okuduklarından notlar çıkaran biri olarak düşündüğünü söylüyor. Ona göre yazmak bir kurtuluş, yani sağaltıcı bir yanı da var ve “bunu ancak ‘yazmanın cehenneminde’ yaşayan biri daha iyi bilebilir” diyor. Bu işte yeteneğin, işin yüzde yirmi beşlik kısmını, geri kalan yüzde yetmiş beşlik kısmının ise çaba-emek olduğunun altını çizen Andaç ile kar esintilerinin rehberlik ettiği bir yolculuğa çıktık ve çocukluğundan başlayarak okuma-yazma serüvenine tanıklık ettik.

 

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Kitapla, okumakla-yazmakla olan tanışıklığınız ne zaman/nasıl başladı, biraz anlatır mısınız?

Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda, hayatı algılamaya başladığım ilk anlar aklıma geliyor: evimizde kitaplar olduğunu, o kitapların elden ele dolaştığını, okunduğunu hatırlıyorum. Tabii çocuklar hep farklı şeylerle ilgilenirler; oyuncaklarla örneğin. Başlangıçta, kitabın bir oyuncak gibi hayatıma girdiğini hatırlıyorum: Yunus Emre’nin Divanı, İnce Memet, Balzac… Yani oyuncak/oyun/kitap üç-dört yaşlarımla ilgili bir imge. Derken kardeşim okula başlıyor ve ben de ona özeniyorum. Okula gideceğim diye bana da önlük diktiriliyor ve okula başlıyorum. Yani kaydettirmiyorlar ama bir süre gidip geliyorum ağabeyimle. Çanta, kalem, defter alınıyor ve ağabeyimle beraber okuma yazmayı söküyorum. İster istemez “yazı-kâğıt” imgesi hep var geçmişimde. Zamanla bilinçli okumaya başladığım dönemlerde de çevrem, aile ortamı, okuduğum okullar, öğretmenler çok etkileyici oldu. Sanki kitap okuma tutkusu, zaman içerisinde benim yazma yolumun çıkış noktası olmuştu. Çünkü okuduğum kitaplar hakkında notlar tuttuğumu, özetler çıkardığımı hatırlıyorum.

Peki “yazar olacağım” diyerek mi yola çıktınız?

Bütünüyle yazıyla kendi ilişkime dönüp baktığımda, hiçbir zaman bunu yazarlık kavramı olarak düşünmedim. Aklımda böyle bir şey yoktu. Çünkü zaman içerisinde, sanat kavramıyla tanıştıktan sonra “yazarlık” kavramı, “sanatçı” kavramı belleğimde oluşmaya başlamıştı. Bunda resim öğretmenimizin de çok etkisi olmuştu. Zaman içerinde, okuduğum kitapları yazan insanların, resimlerini sevdiğim ressamların kişiliklerini merak etmiştim. Zaten o yıllarda (ortaokul) biyografi okumaya meraklıydım. Padişah hayatından tutun da İskender’e, Leonardo De Vinci’nin hayatına kadar birçok sanatçının hayatını okumuştum. Çünkü o tür kitaplar da aslında farkında olmadan sizi bir şekilde yönlendiriyor: onların yaşam serüveni başarıları, başarısızlıkları… Bütünüyle aldığım eğitim, belki de sanat eğitimine eğilimli olmama sebep. Zaman içerisinde okuyarak yazıya yönelmiş olmamda da sanki belli yazarların, belli sanatçıların, benim üzerimde etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Rus edebiyatı çok etkileyiciydi: Gogol’undan, Çehov’una, Puşkin’ine… Genç bir adamın okuma dünyasında klasikler etkili olabiliyorsa, o zaman sanki “bir şey” yakalanmış oluyor. Bu yakaladığı şey de belki sanatın, edebiyatın, yazının büyüsü.  

Okumak ve yazmak arasında o sıkı bağdan bahseder misiniz?

Okuyan insanda yazma dürtüsü çok baskındır. Yazdıklarınızın bütünüyle “bir şey” olması, bence başlangıçta çok önemli değil. Yani ne yazıyorsanız yazın. Daha sonra ne yazmak gerektiğini sorgulamaya başladığınız o an, yazacağınız tür beliriyor. Oysa başlangıçta yazmış olmak için yazıyorsunuz. Bir süre sonra yazdıklarınızın sizdeki anlamını sorgulamaya başladığınızda “peki o zaman nasıl yazacağım?” diye bir kaygı başlıyor. Bunun için de belli yazarların, sizin dünyanızda yer etmiş olması gerekiyor. Bu anlamda, mesela J. Paul Sartre’ı okumuş olmak beni derinden etkilemişti. Çünkü Sartre, bir düşünce adamıydı, felsefeciydi, edebiyatçı, aydındı. Onun yazdıklarında edebiyatın arka planını görüyorduk. Neydi bu? Roman, öykü, şiir ve bunların arkasında, yazan insanın ne için/ne amaçla yazdığını dile getiren bir felsefi bakış, bir dünya görüşü… Bu anlamda, tabii ki benim için bunlar hep etkileyici olmuştu. Böyle yol açıcı bir durumdan söz edebilirim.

“Yazma” eyleminizde size yol gösteren, yalnızca edebiyat alanındaki eserler değil elbette. Edebiyat dışında hangi sanat dalları yolunuza ışık tuttu?

Tabii yalnızca edebiyat değil, edebiyatın dışındaki sanat dallarının da çok etkili olduğunu söylemek isterim. Mesela sinemanın etkisi büyüktür. Çünkü birçok filmi izleyen bir çocuktum. Nasıl ki yaşamın önünde duramayıp, yaşadıklarınızı biriktiriyorsanız, izlediğiniz filmler de sizde bir birikim, bellek oluşturuyor. O karanlık kuyuya attığınız şeyler, izler, renkler, konular, insanlar, filmler bir süre sonra gün ışığına, “yazarak” çıkmaya başlıyor. Müzik, hakeza fotoğraf sanatıyla çok ilgilenmiştim. O zaman, müzik belki de temel uğraşım olabilecekken, tamamen edebiyata yöneldim. Resim aynı şekilde. Şunu söyleyebilirim; sanatın bir dalı/alanıyla uğraşan bir insanın yaşama süresi içerisinde, başka sanat dallarına ilgi göstermemesi mümkün değil. İnsan bir heykele bakarak bir yazı bile tasarlayabiliyor. Edebiyatın diğer sanat dallarıyla bir anlamda ilişkisi bu. Yani görsellik ve imge dünyasını zenginleştiren bütün sanatların, edebiyatı taşıyan bir yanı olduğunu söyleyebilirim.

Bu imge dünyanızın gelişmesine, yapmış olduğunuz gezilerin büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?

Kesinlikle. Benim edebiyat alanındaki yazınsal yolculuğumda, gezilerin çok önemli bir yeri vardı. Küçük bir defter edinmiştim ve yaptığım bütün gezilerde onu yanımda taşırdım, nereye gidiyorsam hemen oranın adını ve izlenimlerimi yazardım. Örneğin, şunu şunu gördüm, şöyle oldu, şu kadar kilometre kaldı, şu tarihi binalar vardı gibi. Çocukluktan beri bunu sürdürürüm ve iyi ki böyle bir alışkanlık edinmişim. Bununla birlikte bir de yapacağım yolculuklardan önce gideceğim o yerle ilgili kitaplar edinirim, okurum. Gittiğim yerde oraya ait bir defter açarım, oradaki en eski kitapçıyı bulur, o kentle/yöreyle ilgili yayınlanmış herhangi bir kitap varsa onu edinirim. Bu nedir? İnsanın zenginleşmek için verdiği bir çaba, bir uğraş; bir anlamda, insanı sürekli okumaya yönelten bir uğraş. Tabii ki sanatın özünde bu var.

“Ölüme karşı hayatı savunma biçimi” diyebilir miyiz sanat için?

Tabii ki sanatı, ölüme karşı hayatı savunma biçimi olarak da ele alabiliriz. Derler ya “hayat mı sanatı taklit eder, yoksa sanat mı hayatı?” Oysa bence sanat bir savunma biçimi. Sanat iyiyi anlatırken tabii ki kötüyü-olumsuzu da anlatıyor. Edebiyat da bu anlamda en etkileyici kaynak, araç.

Birçok yazınsal türde yazan birisiniz. Neden bunca farklı türde yazıyorsunuz?

Hayatı farklı biçimler, farklı bakış açılarıyla algılamak derdi var ya, bununla birlikte öğrenme gibi bir çabanız da var. Mesela, bir yazar üzerine bir şeyler yazarken veya bir eleştiri, bir inceleme yazısı yazarken de farklı kaynaklardan, pek çok bilgiyi, kendi dağarcığınıza aktarıyorsunuz. Onu daha iyi öğrenmek, daha iyi kavramak için böyle bir çaba içinde oluyorsunuz. O anlamda belki, farklı yazınsal türler arasında dolaşmanın getirdiği bir zenginlik var. İnceleme, eleştiri türleriyle başladım, yetinmemenin arkasından da denemeler, öyküler yazdım ve yakında roman çalışmalarım yayınlanacak. Farklı türlerde yazarsanız giderek daha da zenginleşen bir yazı dünyanız, birikiminiz oluyor. Yazabilen bir insan, pek çok farklı türde yazabilmeli.

Resimle de çocukluktan beri uğraşıyorsunuz. Bu alanda neler oluyor?

Evet, çok sevdiğim yazarların portrelerini çizdiğimi hatırlıyorum. Hatta öyle bir kitap tasarlıyorum; kendi yazılarımı, denemelerimi resimlerle süsleyebileceğim bir kitap. Siz hangi alana daha çok emek veriyorsanız, o sizin önünüzü açıyor. Yazmak için göstermiş olduğum aynı emeği, aynı çabayı resme göstermiş olsaydım, resimde başarılı olabilecektim. Ama resmi arka planda tutuyorum, resim benim için bir hobi. Müzikle de ilişkim var ama müzik de bir hobi.

Birikimden bahsettiniz. Geleneği bilmenin önemi nedir edebiyatta/sanatta?

Diyelim ki öykü yazıyorsanız ya da o alanda birtakım şeyler yapmak istiyorsanız, sizin Çehov’u bilmeniz, okumanız gerekir, Sait Faik’i bilmeniz gerekir. Tolstoy’u, Balzac’ı okumadan, roman yazmaya kalkışmanız roman sanatını bilmemektir, bir eksiktir. Onların bize öğreteceği çok şey olduğu düşüncesindeyim. Çünkü okuyup hesaplaşmanız, öğrenmeniz gerekir, öyle bir geleneği, yüz çevirmeden benimsemiş olmanız gerekir. Yeni bir şeyler ortaya koyabilmek için, en azından o insanların ne yaptığını bilmek gerek. Zaten bütün sanatlarda bu böyle. Geleneğe sahip çıkabilmek, onu yarına taşımak için bu, edebiyatta da kaçınılmaz bir şey.

Kar düşleriyle uyanırdı…

Kar esintilerinde, uzaklarda kalmış bir kentin hikâyesi vardı… Kördü zaman, ağulanmıştı dil… Yıkıntıların arasından geçerek bulduğu evin, artık o ev olmadığını anlamıştı… Kentin bir anda değişen yüzü ona hiçbir şey anlatamıyordu, anlatamazdı… Daha sonra anlayacaktı ki bütün bu alt üst oluşa neden olan, değişimi örten kardı… Bu kenti anlatabilendi “kar”. Kar düşleriyle uyanırdı her sabah…  

İkinci öykü kitabınız “Kar Masalları”ndan bahseder misiniz, nasıl doğdu bu kitap?

“Kar Masalları”, “Gönlümün Yitik Yurdu” ile aynı yıl yayınlandı. Art arda yayınlamış iki kitap. Bir anlamda onların benden çıkmış olmasını istedim. Uzun süredir öyküler yazıyordum, ama yayınlayıp yayınlamamakta biraz tereddüt etmiştim. Çünkü elimdeki romanların yayınlanabilmesi için bunların da benden çıkması gerektiğini düşündüm. Öykü benim için ilk göz ağrısı, üstelik çok da sevdiğim bir tür. Öykü zaten sürekli yazılabilecek bir tür, hani “bir dönem yazdım, artık yazmam” diyebileceğiniz bir şey değil. Belki şiir için bunu diyebilirisiniz, ama öykü için diyemezsiniz. Çünkü hayatınızın her döneminde öykü vardır. Siz, öyküyü her an yazacakmışsınız gibi dolaşırsınız, bakarsınız, görürsünüz, yaşarsınız ve o yaşam içerisinde “evet şimdi ne var, hangi öyküyü yazacağım?” şeklinde bir uyurgezerlik durumu söz konudur.

“Kar Masalları”, benim yaşadığım, doğduğum, büyüdüğüm coğrafyanın renklerini dile getiriyor. Çünkü ben, onları yazmasaydım duramayacaktım. İlk gençlik yıllarıma kadar Erzurum’da yaşadım ve orası Doğu kültürünün, geleneksel sözlü anlatı geleneğinin ve “kar kültürünün” çok baskın olduğu bir ortamdı. Öylesine zengin bir ortamdı ki kalemi elime alıp yazmaya başladığım anlardan itibaren, ben hep o coğrafyayı, o yaşanmışlığı, o gözlemleri yazmaya yöneldim. Çünkü bir anlamda, bir yazar bir yere (coğrafyaya) aittir, bir kültüre, bir dil ortamına aittir. O aidiyet duygusuydu belki bana “Kar Masalları”nı yazdıran…

Neden “kar” ve “masal” imgesi? Neydi bu iki imgeyi yan yana getiren?

“Kar” ya da “masal”ı daha fantezi olsun diye kullanmadım; masal diye ya da kar imgesi diye alıp işlemedim. Çünkü o gerçekten hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Hatta düşünce yapımın bir parçasıydı. Çünkü o coğrafya, o kültür sizi o kadar biçimlendiriyor ki, siz oradan kopup uzaklaştıktan sonra, onun ne anlama geldiğini daha iyi kavrıyorsunuz. Çünkü ömrümün 14 yılını o kentte geçirdim. 18 yaşında Erzurum’dan ayrıldım, fakat çocukken dört yıl İstanbul’da yaşadım. 30 küsür yıldır İstanbulluyum –ki onu bile tam diyemiyorum. Demek ki ne kadar çok bir yerde yaşamış olmanız önemli değil. Sizin dil bilincinizin, belleğinizin asıl oluştuğu yer önemlidir. Yani orası bir dağ başı da olabilir, bir köy de, bir kasaba, bir kent de… Bu anlamda benim ömrümün o 14 yıllık zaman dilimi, o kentte geçti. Duygu belleğim, dil belleğim, düşünce belleğim, o süreçte oluştuğu için ben o kente daha çok bağlandım ve yazarken de orayı yazma gibi bir duyguya kapıldım. Bir anlamda “Kar Masalları”, benim o kente olan borcumun bir yansıması olarak da algılanabilir.

Gabriel Garcia Marquez, kendisine masallar anlatan bir büyükanneyle büyümüştü, o masallar yazınını beslemişti yazarın. Sizin de masallar anlatan bir halanız var, o haladan bahseder misiniz biraz?   

Doğu toplumlarında halk hikâyeleri, masallar çok yaygındır. Televizyonun olmadığı, radyonun bile çok fazla yaygın olmadığı bir ortamı düşünün; geceleriniz belirli eğlencelerle geçiyor ya da geceleri belli şeylerle doldurmak zorundasınız. Orda da masal çok anlatılırdı. Halam tabii ki çok usta bir masal anlatıcısıydı ve bizim çocukluğumuzun da şenliğiydi aynı zamanda. Bize her geldiğinde ya da biz ona her gittiğimizde, mutlaka defalarca aynı masalı ondan dinlediğimizi hatırlarım, yorulmak bilmeden… O masalların bizde, zaman içerisinde bir birikim, bir bilinç oluşturduğunu gördüm. Yazarken de “şöyle yazayım, böyle yazayım” diye bir duyguya kapılmadım. Yazarken ister istemez oradan derleyip toparladıklarınızı, yazdığınız konu ve anlattığınız atmosferin süzgecinden geçirerek yansıtıyorsunuz. Bu da sizin dil belleğinizi, duygu dilinizi, hayata bakışınızı oluşturuyor. Daha çok masallar… Halam o açıdan çok etkileyici olmuştur benim hayatımda.

Yine tıpkı Marquez gibi Binbir Gece Masalları’ndan da etkilendiğinizi düşünüyorum kitaplarınızı okurken. Ne dersiniz?

Ben ortaokula başladığımda, Binbir Gece Masalları’nın kısaltılmış versiyonunu bulmuştum, çok sevmiştim. Çünkü halamın anlattığı masalların tadını bulmuştum. Bir de o zamanlar, “Hayat” dergisinde “Ali Baba ve Kırk Haramiler”in çizgi romanı vardı. Hiç unutmam, kare kare o çizgi roman aklımdadır. Belleği bütünleştiren, müthiş bir şey: halanızın anlattığı masalları dinliyorsunuz, Ali Baba ve Kırk Haramiler çizgi romanını, Binbir Gece Masalları’nda gemici Sinbad’ın öyküsünü okuyorsunuz. Masallar, bence okuma belleğinin çok hızlı dönmesini ve kavrama bilincinin çok çabuk gelişmesini sağlayan bir şeydi. Masal dinleme ve daha sonrasında bir de dinlediğiniz masalı anlatma becerisine soyunuyorsunuz. Dinlediğimiz masalları, mahallede kendi aramızda, birbirimize anlatırdık, evcilik oynardık, bazılarımız anne, bazılarımız çocuk, bazılarımız hala, teyze… İşte o hala, teyze, nine rolünü üstlenenler masal anlatırdı. Halamızdan dinlediklerimizi mahalledeki oyunlarımıza taşırdık.

Öykü yazma düşüncesinin arka planında yatan neydi?

Hayat akıp giderken bize sunduklarını, belleğimizde çok derin izler bırakanları, yaşadığımız bazı olayları, etkilendiğimiz bazı durumları ışık çarpmasıyla, birdenbire anımsıyoruz. Ama anımsarken, dönüp olduğu gibi yazmıyorsunuz; bir insanlık durumundan yola çıkıyorsunuz ve başka durumları başka olayların yansılarını da getirip oraya taşıyorsunuz, yeni bir şeye dönüştürüyorsunuz. Yeni bir dil yaratıyorsunuz, yeni bir biçim ortaya çıkarıyorsunuz. İşte yazıda “yaratıcılık” dediğimiz şey bu. Yoksa bir olayı alıp, baştan sona anlatsanız o bir röportaj olur. Ya da bir olayın on karede çekilmiş fotoğrafı veya yarım saatte yapılmış filmi olur. Bu değil, filmde ve fotoğrafta bile siz bir şeyler katıyorsunuz. Yazıda ise başka bir dile dönüştürme eylemini gerçekleştiriyorsunuz. O da belirli bir edebi bakış, bir birikim, neyi, nasıl, niçin anlatmak gerektiğini bilmekten geçiyor. O zaman hayat akıp gidiyor, hayat akıp giderken birçok olay, birçok durum, birçok kesit gözünüzün önünden geçiyor… Öykü de bu durumları, kesitleri yeni bir dil yaratarak anlatma aracı.

Son olarak, Türkiye koşullarında yazarlık bir meslek olarak değerlendirilebilir mi?

Ben yazarlığı bir meslek olarak görme eğilimindeyim. Çünkü iyi veya kötü herhangi bir meslekte, belirli bir işi yapmak için bilgi birikimine ihtiyacınız var. Usta-çırak ilişkisinden geçme gibi bir derdiniz var ve onunla hayatınızı idame ettirme gibi bir çabanız da var. Bugün Türkiye koşullarında eğer ona karşı (yazarlığa) gereken emeği,çabayı gösterirseniz, yazarlığı bir meslek olarak benimseyerek yaşamınızı sürdürebileceğinizi söylemek isterim. Tabii ki meslek olarak bakarken, yazarlığı bir geçim aracı olarak düşünmemek de gerekiyor. Ama sonuçta yazdığınız bir şeyin kitaba dönüşmesi, o kitabın okura ulaşması gibi bir boyutu var bu işin. Bu anlamda yazarlık bir meslek olarak mı benimsenmelidir, yoksa bir hobi midir sorusu sorulabilir. Yazarlık bir hobi değil, yani gelip geçici bir heves değildir. Belirli bir birikim, emek ve çaba ile ancak varolabilecek bir meslektir. Siz her gün bir sporcu gibi, bir müzisyen, bir ressam, bir heykeltıraş gibi çalışarak kendi önünüzü açabilirsiniz. Bir hafta ya da bir ay yazmadığınız, okumadığınız zaman ne kadar zorluklar çekebileceğinizi de görürsünüz. O açıdan yazarlığın da zanaata yakın bir yanı var, onu yadsımamak gerekiyor. Bunun için de sürekli okuyan, araştıran, sürekli yazma dürtüsünü içinde taşıyan birisidir yazar. Yazmanın bir kurtuluş olabileceğini, sağaltıcı bir yanının da olabileceğini düşünüyorum ve bunu ancak “yazmanın cehenneminde” yaşayan biri daha iyi bilebilir. Bu işte yetenek, işin yüzde yirmi beşlik kısmı, geri kalan yüzde yetmiş beşlik kısım ise çaba-emek.

 

NOT: Feridun Andaç ile bu söyleşi 2003 yılında yapılmıştır ve Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi, Basın-Yayın bölümünün gazetesi Genç Anadolu’da yayınlanmıştır.   

 

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”