Ferragus – Honoré de Balzac

Cemil Meriç’in edebiyat ve edebiyat dışı alanlardaki çevirileri, onun, “kültürle derinlemesine alışveriş kaygı”sının, “düşünce mesaisi”nin izlerini taşır. Çevirilerinde Türkçeye olduğu kadar çeviri yaptığı dillere de hâkimiyetini gösteren Meriç, kendine has üslûbuyla bir yandan edebiyat ve düşünce dünyamıza katkıda bulunmaya devam ederken, zaman zaman da çevirdiği eserlerle ve yazarlarıyla ilgili kimi çalışmalarını da okurlarla paylaşır.

Balzac, “On Üçlerin Romanı” üçlemesinin ilk bölümünü oluşturan Ferragus’te, 1820’ler Paris’inin izbe arka sokaklarında yaşanan bir tesadüfün beklenmedik sonuçlara yol açabileceğini, görünenin ardındaki gerçeklerin şaşırtıcılığını, sürükleyici ve gizem dolu bir aşk hikâyesi çerçevesinde anlatır.

ÖNSÖZ
BALZAC
CEMİL MERİÇ
1- Görünüş
Solgun benizli romantizmin modaya ferman dinlettiği devirdeyiz. Bir oturuşta on kişinin yiyeceğini gövdeye göçüren ve elmas kabzalı bastonunu, Zaloğlu Rüstem’in gürzü gibi sallayarak dolaşan bu obur, bu “koca karınlı” bu “manda boyunlu” ve “kaba saba” herifin içli bir sanatkâra benzeyen neresi var? Bazı çağdaşlarının şehadeti, bazı resimlerinin hiyanetiyle sabit: sayın romancımız, “at yelesi gibi saçları”, “filinkilere benzeyen gözleri”, “kat kat ensesi”yle “tıpkı güçlü kuvvetli bir domuz tüccarı”. “Başının arkasından topuklarına kadar dümdüz bir hat, yalnız baldırlarında bir çıkıntı. Ön tarafına gelince tam bir karamaça beyi profili.”

Ama çağdaşların gözü, kinin adesesinden [merceğinden] seyredebilir ve bir avuç gölgeyle birkaç çizgi, bir çehrenin bütün canlılığını aksettiremez. Düşmanlarının uydurduğu masala inansaydık modern çağların en büyük müjdecisi Rabelais’yi meyhane köşelerinde hır çıkaran izbandut bir külhanbeyi olarak hayalliyecektik ve Fransız şiirini en ince mısralarla süsleyen kibar La Fontaine hafızamızda pasaklı ve dalgın bir herif olarak yer alacaktı. Lacroix’nın “seyyar bir sarraf yamağı”na benzettiği Balzac dünyanın en harikulade gözlerine malikti. Rilke’nin tabiriyle bu gözlerin bakışları bomboş bir dünyayı canlılarla dolduracak kadar füsunluydular. Théophile Gautier’nin teşbihiyle “altın şualar saçan iki siyah elmas”tı bunlar. Bir başka gazeteci: “İmparatorluk askerlerinin büyük Napoléon’a atfettikleri kartal bakışı” diyor. Ya neşesi? “Şehvetli dudaklarına yayılan geniş tebessümüyle o, beşeri kuklaları seyrederek eğlenen bir çocuk Allah gibiydi.” Şimdi Lamartine’i dinleyelim. Sahne Girardin’lerin salonu. 
Balzac henüz otuz dört yaşında: “O bu asrın adamına hiç benzemiyordu. İnsan onu görünce devrin değiştiğini sanıyor ve kendini XIV’üncü Louis’nin etrafında toplanan üç dört layemutun [ölümsüzün] meclisinde zannediyordu… Mermer şöminenin yanında, ayakta idi. Parıldayan çehresi ve durmadan hareket eden vücudu boyunu kestirmeme mani oluyordu, ama muhakkak uzun değildi, endamı da fikri gibi dalgalanıyordu. Sanki toprakla onun arasında bir marj vardı. Bazen bir demet fikir toplar gibi yere kadar eğiliyor, bazen düşüncesinin sonsuzlukta kanat açışını takip için parmaklarının ucunda yükseliyordu. Elini sıkmak için yanına yaklaştım, benim için, konuşmasını ancak bir dakika kesti… Bir türlü gözlerimizi ayıramadığımız bu konuşan yüz, bizi baştan başa çekiyor, büyülüyordu. Konuşurken zekâmızı fethediyordu, susunca kalbimizi… Bu fizyonomi hiçbir kin, hiçbir haset ifade edemezdi.”

Balzac’ın heykelini yaratmak için uzun tetkiklere girişen Rodin nihayet bu portreden ilham almış. Rainer Maria Rilke: “Rodin sonunda kendi Balzac’ını buldu,” diyor. “Geniş ve kudretli bir şekildi bu… uzun adımlarla yürüyen ve elbisesinin hareketleriyle bütün ağırlığını kaybeden bir şekil. Kuvvetli ensesinde gür saçlar vardı ve sanki bu saçlara yaslanan, bu saçlara dayanan bir yüz, bakıyordu, görmekten sarhoş, yaratmaktan köpüklenmiş bir unsurun çehresiydi bu. Nesiller kuran, kaderler halkeden [yaratan], taşıp boşanan bir veludiyet [üretkenlik] içindeki Balzac’tı bu. Hayır bu bizzat kendini göstermek için, Balzac kılığına bürünen yaratıcı enerjiydi… haşmeti, gururu, çılgınlığı ve sarhoşluğuyla yaratıcı enerji.”

Nietzsche, sanatkârın kuvvetli bir vücuda malik olması lazımdır, der. Uzun mesai yıllarına ve öldürücü doğum sancılarına dayanabilmek için çelik bir bünye şart.

Yaratıcı hassasiyeti, yalnız hasta ve hülyalı mustariplere peşkeş çekenler, Balzac’ın portrelerine dikkat etsinler: İşte ümit ve tecessüs dolu gözlerle yirmi iki yaşındaki Balzac… yüzünün her çizgisinden hayat fışkırıyor ve dudakları memnu meyvaların iştihasıyla titremede.

İşte bir “sütun parçası” gibi kalın boynu, geniş omuzları, adaleli kollarıyla genç romancı… güreşten yeni çıkmış bir pehlivana, muti [itaatkâr] aşiretini selamlayan mağrur bir kabile şeyhine benziyor.

Flaubert, Michel-Ange’ı ancak uzaktan ve arkadan tahayyül edermiş: “Gece, meşalelerin aydınlığında heykeller yontan bir dev olarak.” Balzac da İnsanlığın Komedyası’nı okuyan nesillerin gözünde bir et ve kemik halitasından [alaşımından] çok bu kadar azametli ve böyle dasıtanî bir hayal olarak canlanacaktır.

2- Hayatı
Balzac “Hayatımın büyük hadiseleri eserlerimdir,” diyor. Bir Corneille, bir Hegel, bir Spinoza için de böyle değil mi? O, Wilde gibi yaşamağı, yaratmağa tercih etmedi. Sanat dünyasını, Tanrı’nın, yarattıkları kadar canlı binlerce kahramanla donatan romancının en mucizeli eserlerinden biri de kendi şahsiyetidir. Bir burjuva ailesinin çocuğuydu. 1799’da doğdu. Paris’te hukuk tahsili yaparken edebiyata merak sardı. İlk eseri olan Cromwell heveskâr bir lise talebesinin karalamaları ayarındadır. Muhtelif mesleklere girdi çıktı. Paris’i karış karış, bucak bucak dolaştı. Sefaletin şamarlarına, muvaffakiyetsizliğin ihtarlarına rağmen, bir tavan arasından diğerine göç ederek yıllarca piyasaya değersiz romanlar sürdü durdu. Dehasının ilk müjdeli fecri olan Le Dernier Chouan 1829 doğumludur. Sonra salonları gezdi, birkaç defa âşık oldu. Avrupa’nın payitahtlarını dolaştı, Rusya’ya uzandı. Mebusluğa özendi, seçmediler. Akademi azası olmak istedi, yapmadılar. Anatole France’ın meşhur tekerlemesiyle “doğdu, ıstırap çekti, öldü”. Fakat bu şatafatsız ömür, sanat mabedine adım atan her heveskârın, ibretle okuyup satır satır ezberleyeceği bir ders kitabıdır. İlhama, vahye ve intuition’a [sezgiye] bel bağlayanlar, on yıl dünyanın en berbat romanlarını karaladıktan sonra edebiyeti fetheden Balzac’ın başarısı önünde gafletlerinden uyansınlar. Yirmi yıla 97 eser ve bütün bir kainat sığdıran asırların bu en büyük yaratıcısı, hayatını baştan başa sanata vermişti. Aylarca odasından ayrılmaz, gelen mektupları açmaz, iki gümüş şamdanlıktaki dört mumun ışığında saatlerce çalışırdı. Bir ayda yalnız altmış saat uyuduğu, en yakın arkadaşlarını dahi kabul etmediği, günde 18 saat çalıştığı çok vakidir. 1832’de yazdığı bir mektupta: “Ben kaleme ve mürekkebe zincirlenmiş bir kürek mahkûmuyum,” diyor. 1833’de “yaşayacak vaktim yok” diye şikayet etmekte, 1844’de hayatını şöyle hulasa ediyor: “ıstırap, mesai, ümit.”

Onu, etrafındakiler ölünceye kadar anlamamakta ısrar ettiler. Hiç kimse elinden tutmadı, mütemadiyen zaruretle pençeleşti, sefaletle kucaklaştı ve yaratıcılığın velut [üretken] humması içinde didindi durdu. Onun akıcı bir üslubu da yoktu, her eseri korkunç doğum sancılarının mahsulüdür. Bir Havva Kızı romanının mukaddemesinde “Bazı portrelerimde öyle cümleler var ki beni tam bir gece uğraştırmış, ciltlerle eser okumam lazım gelmiştir,” diyor. Başka bir yerde şunları söylüyor: “Sanatkâr istihkâma atılan bir nefer cesaretiyle, düşünmeden eserine sarılmalıdır. Şayet önündeki zorlukları birer birer yenmeğe gayret etmez, seyretmeğe kalkarsa ya eseri yarım kalır, yahut hiçbir şey yaratamaz ve istidadının intiharına şahit olur. Durmadan çalışmak hayatın olduğu gibi sanatın da kanunudur.”

Kitabın Adı: Ferragus
Alt Başlık: On Üçlerin Romanı I
İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 199 sayfa
Türkçe Çeviri: Cemil Meriç
Yayına Hazırlayan: Mahmut Ali Meriç
Kapak: Suat Aysu
Uygulama: Hüsnü Abbas
Düzelti: Berkay Üzüm, Melike Işık Durmaz
Cilt: Güven Mücellit
Baskı: Sena Ofset

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
BALZAC VE ESERİ / CEMİL MERİÇ
BİBLİYOGRAFYA / CEMİL MERİÇ
FERRAGUS, “YIRTICILAR”IN REİSİ

HONORÉ DE BALZAC (Tours, 20 Mayıs 1799 – Paris, 18 Ağustos 1850). Honoré Balzac, Fransa’nın Touraine bölgesindeki Tours kentinde doğduğunda annesi henüz 19 yaşındaydı. Doğar doğmaz bir dadıya verdiler. Aile ocağına geri döndüğünde 4 yaşındaydı. 1807-1813 yılları arasında Katolik bir eğitim veren Vendôme Koleji’ne devam etti. Yatılı olarak okuduğu ve 6 sene boyunca, tatiller de dahil evine hiç dönmediği yarım kalan bu eğitimden sonra, 1814 yılında 4 ay kadar Tours Koleji’ne devam etti. Babasının Paris’e tayin olması üzerine ailesiyle birlikte Paris’e gitti. Charlemagne Lisesi’nde okudu. 1816’da hukuk eğitimine başladı, aynı zamanda Sorbonne Üniversitesi’ndeki bazı derslere devam etti. 1819’da hukuk bakaloryasını başarı ile verdi ama mezuniyet imtihanlarına girmeyerek lisans diplomasını almadı. Babası emekliye ayrılarak ailesiyle beraber Paris’i terk etti. Ama Balzac bu kentten ayrılmayı reddederek kendisini tamamıyla edebiyata adadı. Manzum bir tiyatro eseri kaleme aldı: Cromwell (1820). Eser pek ilgi görmedi. Bunun üzerine tarihî roman yazmayı düşünen Balzac, takma adla birçok eser kaleme aldı. 1822-1827 arasında yazdığı bu gençlik romanları gelecekteki romanlarının tohumlarını içermekteydi. Kalemiyle zengin olamayacağını düşünen Balzac ticarete atılmaya karar verdi. Bir yayınevi kurdu, bir matbaa satın aldı ama bastığı kitaplar satılmıyordu, ortakları tarafından yalnız bırakıldı ve 1826’da büyük bir borçla karşı karşıya kaldı. Editörlük hayatı hüsranla sona erince yeniden yazı hayatına dönmeye karar verdi. 1829’da siyasi ve askerî bir roman olan ve ilk defa kendi ismini taşıyan Köylü İsyanı (Şuanlar) adlı romanını yayımladı. Aynı yıl Evliliğin Fizyolojisi adlı eserini de kaleme aldı, eser, kadın okuyucular tarafından çok tutuldu. Balzac artık bir yazar olarak edebiyat dünyasındaki yerini almıştı. 1830’dan itibaren çeşitli edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. 1831’de yayımlanan Kırmızı Han adlı eserinde soyadının başında “de” ekini kullanmaya başladı: Honoré de Balzac. Aynı zamanda Tılsımlı Deri adlı eseri üzerinde çalışıyordu, romanın baş kahramanı da kendisi gibi şöhret, servet ve kadın peşindeydi. 1831’de çıkan bu kitapla Balzac artık şöhretin zirvesindeydi, yazdığı 3 eserle “editörlerin idolü, yayınevlerinin sevgili çocuğu, kadınların favori yazarı” olmuştu. Tılsımlı Deri, İnsanlığın Komedyası’nın ana hatlarının belli olduğu yaratıcı dönemin başlangıç eseri sayılır. Eserinin bütününü kavramaya yarayan “Felsefi İncelemeler”in temelinde yer alan bu romanın yanı sıra Louis Lambert’i (1832), Seraphita’yı (1835) ve Mutlak Peşinde’yi (1834) sayabiliriz. “Örf ve Adetler üzerine İncelemeler”in içinde yer alan “Özel Hayattan Sahneler” Gobseck’le (1830) başlar, Otuzundaki Kadın’la (1831) devam eder. “Paris Hayatından Sahneler”in ilk kitabı Albay Chabert’dir (1832-1835), onu, On Üçlerin Romanı izler (1833-1835). “Taşra Hayatından Sahneler”, Tours Papazı (1832) ve Eugénie Grandet (1833) ile şekillenir, “Köy Hayatından Sahneler” de Köy Hekimi (1833) ile başlar. Kendi deyimiyle bir katedralinkine benzeyen eserinin planı artık ortaya çıkmıştır. “Örf ve Adetler üzerine İncelemeler”, “Felsefi İncelemeler” ve “Çözümleyici İncelemeler” olarak üç ana bölümden oluşan eserin “Örf ve Adetler Üzerine İncemeler” bölümü 6 alt bölüme ayrılır: “Özel Hayattan”, “Taşra Hayatından”, “Paris Hayatından”, “Siyasi Hayattan”, “Askerî Hayattan” ve “Köy Hayatından” sahneler. Bu dev eserin yapımında çok önemli bir aşamayı temsil eden ve “Özel Hayattan Sahneler”de yer alan Goriot Baba 1834’te yayımlandı. Bundan sonra romanlar giderek hızlanan bir tempo içinde yayımlanmaya başladı. Bunlar arasında Vadideki Zambak’ı (1835-1836), 1837-1843 yılları arasında yazılan Kaybolan Hayaller’i, Nüsingen Bankası’nı (1838), Köy Papazı’nı(1839), 1838’le 1847 arasında kaleme alınan Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti’ni, Bette Abla’yı (1846), Kuzen Pons’u (1847) sayabiliriz. İnsanlığın Komedyası’nın tamamını 145 başlık altında toplamayı planlayan Balzac, 1845’te sadece 85 eser kaleme alabilmişti. Sonuç olarak İnsanlığın Komedyası, yazarın hayatında yayımlanan 90 eserle sınırlı kalacaktı. Eser bütünüyle o dönemin tarihi ve sosyal gerçeklerinin tanıklığını yaparken aynı zamanda 1789’dan itibaren Fransa’da süre gelen toplumsal değişimi ve 1815’le 1848 arasında Fransız burjuvazisinin yükselişini izlememize de olanak sağlar. Gazetecilik de yapan Balzac iki kısa ömürlü dergi çıkardı: La Chronique de Paris (1835) ve Revue Parisienne (1840). Anne sevgisinden mahrum büyüyen Honoré bu sevgiyi ve aşkı kadınlarda aradı. İlk sevdiği kadın kendisinden 22 yaş büyüktü, Mme de Berny, onun için hem bir anne hem bir sevgiliydi. Yazarı şekillendirdi, korudu, destekledi. 1821’de başlayan ilişkileri 1836’da Mme de Berny’nin ölümüyle sona erdi. Ama gerçek aşkı, son olarak sevdiği Polonyalı bir kontes olan Evelyne Hanska’da buldu. 1832’de yazışmalarla başlayan ilişkileri ancak 17 yıl sonra 1850’de gerçekleşen evlilikleriyle taçlandı ama evlendikten birkaç ay sonra, 51 yaşındaki yazar hayata veda etti. Önceleri liberal bir görüşe sahip olan Balzac, zaman içinde monarşizmi ve kralcılığı benimsedi ama eserlerini kaleme alırken gerekirse siyasi kanaatlerinden ve sınıfının önyargılarından sıyrılmasını da bildi. Fransız romanının bu usta yazarı zamanının ve sonraki yüzyılın bir çok yazarını da derinden etkiledi. Eserleri, Türkçe de dahil, dünyanın pek çok diline çevrildi, yazar hakkında pek çok kitap yazıldı. Paris’in “Père Lachaise” mezarlığında yatan Balzac, arkasında elliye yakın tamamlanmamış eser bıraktı. Paris’te son yaşadığı evlerden biri Balzac Müzesi’ne dönüştürüldü.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here