Gelecek için geçmiş nasıl yazılır? ? Ali Mert

Anılarını kaleme almak, o büyük deneyimi paylaşmak değil midir? Biricik olduğu için değil belki, tipik olana işaret edebildiği için… Kendini öne çıkarmak için değil elbette, ?anlatılan senin hikayendir?i göstermek, gençleri uyarmak, ortak aklımızın gelişimine katkıda bulunmak için… Ve ömür boyu süren bir inadın devrimci coşkusunu paylaşabilmek, yaşananların ?boşuna? olmadığını göstermek için… Öğrensinler diye… Öğrenelim diye…

Tabii öyle kolay bir iş değil ?hatırat? kaleme almak. Hem yaşananların ?kişisel? tanıklığından yazılanların ?toplumsal? sorumluluğuna geçiş anlamında, hem de onları belli bir biçimle, daha doğrusu, anlatılanlara en uygun biçimle kaleme almak anlamında…

Sorunlar da yok değil. Birincisi, yazılanlar, biraz da mecburen, ?tek taraflı? ya da ?yaşayanın/yazanın penceresinden? denebilecek özellikler barındırdığı için; hakkında ?bir çift? laf edilenler, daha sonra ?bir torba? sorun ve maraza çıkarabiliyor. İkincisi, anıların aktarımına belli bir form vermek, dönemlere, kişilere, olaylara vb. hangi ağırlıkta yer verileceği, hangisinin merkeze konulup diğerlerine uzanılacağı gibi sorular yüzünden biçimsel sorunlar yaşanabiliyor. Üçüncüsü, dördüncüsü ve diğer rakamlarla devam eden sorunları ve hatta ?sonuncusu ama en önemlisi? gibi problemleri bulunsa da, çoğu durumda ?keyifli? okuma ve araştırmalar bizi bekliyor.

***

Son dönemde yayınlanan ve didikleme şansı bulduğumuz anı kitapları içerisinde, sol tarihimizin yakın dönemine ve yayın çevresine yoğunlaşan, söyleyişindeki serbest tarzıyla okuru hemen kavrayabilen bir tanesi öne çıkıyor.

Önce yazarı; Türkiye?de yayıncılığın banka-medya sermayesinin sultası/kuşatması altına girmediği bir dönemde, dağıtımcılıkla kan emiciliğin henüz eşanlamlı olmadığı bir kesitte, türlü kovuşturmaya, onca koşuşturmaya rağmen kitabı okurla kavuşturmanın işçiliğini üstlenen önemli bir isim: Bülent Habora. Sonra kitabı; Yar Yayınları arasından geçtiğimiz Ağustos ayında çıkan ?Başmusahip Sokağı Anıları?.

Bülent Habora, bir dönem Cağaloğlu?nda, yayıncılığımızın nabzının attığı bu sokakta geçen on yılların öyküsünü ve daha çok da ?kulisi?ni anlatıyor. Babıali?nin yokuşlu yollarında, bir ucunda Başmuhasip, diğer ucunda Başmusahip tabelalarıyla anılan, ?kimlik bunalımı?ndaki bu sokağa (ve oradan hareketle, her daim kimlik sorunu yaşayan Türkiyeli okura), uzun yıllar boyunca, yazarlar, yayın ve kitap evleri, belli bir kimlik vermeye çalışıyor. Yalnız Habora?nın renkli ya da ?çok kimlikli? yaşantısı, dönemin magazin basınından, sinema, sahne ve futbol ?çevreleri?ne kadar uzandığı için; anılar, yazarların ve yayıncıların tırmanıp durduğu bu
yokuşlarla, yerleşip tartıştığı Beyaz Saray?larla sınırlı kalmıyor.

375 sayfalık kitaba yüzlerce anıyı serpiştiren Habora?nın, belki de her bir aktarımı didiklendiğinde yeni kimi pencereler açılabilir ama yakın geçmişimizin öğretici bir deneyimine, sol yayıncılığımızın bugün içinde bulunduğu açmazlara dönük önemli ipuçları da verdiği için, YAZKO?da yaşananlara özellikle dikkat çekilebilir. Bülent Habora?nın, galiba bir miktar ?kişiselleştirdiği? haliyle, yaşananlar şöyle: ?Erol Toy?un bir şeyine çok kızdım, hâlâ da o kızgınlığım sürüyor. Kendisinin de dediği gibi dünyada başka örneği bulunmayan bir kuruluşun başına geçmişti. Mustafa Kemal Ağaoğlu?nun yönetimin başından uzaklaşmasından sonra ?tek adam? olmuştu Erol Toy. Yazarlığı, araştırmacılığı ne denli başarılıysa, yöneticiliği de o denli kötüydü Erol Toy?un. Dünyada başka bir örneği olmayan YAZKO?yu batırmıştı. Ama suç yalnız onda değildi, ortaklar da, yani yazarlar da suçluydu. Satan kitaplarını büyük yayınevlerine, vasat satacak olanları benimki gibi sıradan yayınevlerine veriyorlardı. Satmayacak olan kitaplarını da YAZKO?ya gaskallıyorlardı.

Son kongrede Recep Bilginer, Oktay Akbal gibi ortaklar Erol Toy?un yerine yeni birisini getirmek için eyleme girişmişlerdi. Kongre başladı. Ve iş oylamaya gelince eylemi başlatan yedi kişi salondan çıktı, gitti. Erol Toy da dört ya da beş oyla yeniden seçildi. Ve alkışlar arasında YAZKO battı…?

Sanırım, bu yazılanlardan sonra, YAZKO deneyimini tüm ?kişisel? ve kurumsal yönleriyle ortaya koyacak, ?nasıl yapmamalı?yla birlikte ?yapılabilir olan?ı ve hatta ?hadi yapalım?ı tartışacak yeni çalışmalara dönük bir ihtiyaç doğuyor.

Bunun dışında, üzerindeki desenlerinden, ilmeklerinden vb. hareketle ?halı okumak? denen zanaatın erdemlerini öğrenmek; toplatılan kitapların satışının daha yüksek olabildiği bilgisinden hareketle, kendi ?sakıncalı? kitabını polise ihbar eden yayıncıları tanımak; ?Han-ı Yağma şairi Tevfik Fikret nüfus cüzdanıyla birlikte Savcılığımıza gelsin? diyebilecek kadar cahil durumdaki yargı mercileriyle nasıl uğraşılacağını görmek; orijinal ?Ognyana? adıyla basılsa hiç satmayacak bir romanın ?Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum? adıyla basıldığında nasıl satabildiğini anlamak; eski birçok kitabın kapağını tasarlayan Derman Över?in acılı ölümüne tanıklık etmek ve benzeri anılarla ?o yılları yaşamak ama bugüne dair dersler çıkarmak? için, ?meraklı okur?un, elindeki ?kaliteli çizgi roman?ı, ?pek heyecanlı polisiye macera?yı, ?sirius gezegenindeki koşturmaca?yı vb. bırakıp arada sırada bu türden kitaplara yönelmesi gerekiyor.

Son olarak biçime dair bir not; Habora?nın serbest, hatta rahat bir söyleyiş tarzını tercih ettiğini belirtmiştik. ?Okuru saran? tabirine cuk oturan bir anlatım da denebilir. Ancak kimi tekrarlara düştüğü için, ?ideal biçim arayıcıları?nda bir tatminsizliğe yol açtığı da eklenmelidir. Yazar, bir olay, kişi ya da dönemi anlatırken, Geçmişe Dönüş, Geleceğe Dönüş ve Ara Geçiş kutuları açarak, bağlantılı anılarını araya serpiştiriyor, ancak aynı bağlantı başka noktalardan da kurulabildiği için tekrarlar ?kaçınılmaz? oluyor.

Bir de tavsiye; sigara için ya da içmeyin, bu kitabı okurken bir yerlerden edinin, en azından bir adet Birinci için (Habora?nın soyadı yazılırken düşülen muhtelif hatalardan biri olarak Malbora?ya sakın itibar etmeyin). Sigara sağlığa zararlı olabilir ama elli yıllık birlikteliklerin sağlığı ve bir de kapağa çıkan fotoğraf aşkına, bir kerecik denenebilir…

Ali Mert
Bu yazı soL Dergisi, 233. sayıdan alındı.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Bir ayrılık türküsü – Selma Sayar

?Ayrılık? Bu sözcük uğruna neler söylenmemiş, neler yazılmamış, neler yapılmamış, neler yaşanmamış ki! Çeşit, çeşit ayrılık vardır. Nazım ne diyor:...

Kapat