Gemideki Hayalet / Türk Sinemasında Kürtlüğün ve Türklüğün Kuruluşu – Sebahattin Şen

Onlar dağlılar, dağ Türkleri, gayrimedeni, Doğulu, geri kalmış, batıl, ilkel, vahşi, feodal, sert insanlar, silah severler, şiddet onların doğalarında var, saf ve masumlar, çocuk gibiler. —

Kürtlerin Türk sinemasının perdesinde görülmeye başlamaları 50’li yıllarda “Doğu”nun keşfiyle başlar. O tarihlerden günümüze Kürtler ve Kürtlerle meskûn coğrafyalar Türk sinemasının vazgeçilmez konusu oldu. Ne var ki Kürtler asla “Kürt” olarak adlandırılmadılar, sadece işaret edilerek gösterildiler. Türk kamerasının bugün de sinemada, popüler dizilerde, TV skeçlerinde devam eden bu gösterme arzusunu nasıl anlamalı? Türk sinemasındaki Kürt temsillerinin bu “adlandırmadan gösterme” stratejisi ne işe yarıyor?

Gemideki Hayalet, Şarkiyatçılık ve Kolonyalizm literatürünün birikiminden yararlanarak Türk sinemasındaki Kürt imgelerinin tarihi boyunca ilerlerken hem kısmi değişimleri hem de sabitleri, klişeleri dikkatimize sunuyor. En büyük katkısı, ırkçılığın sadece nefret içerikli şiddet edimlerinden ibaret olmadığını, bir zihniyet biçimi, bir görme biçimi olduğunu sinema üzerinden göstermesi. Bakışımızı değiştirme çağrısı olan bu kitabın, Kürtlüğün ve Türklüğün içine girdiği sarmaldan esenlikle çıkmasına bir katkı olarak okunmasını dileriz.

OKUMA PARÇASI
Önsöz, s. 11-15

İlkokul üçteyken sınıfımıza sonradan babasının polis olduğunu anladığımız Murat diye bir öğrenci gelmişti. Ödevlerini düzenli yapan, ders kitaplarındaki metinleri, benim sadece televizyonda duyduğum pürüzsüz bir aksan ve sesle okuyan, anlatan Murat, kısa sürede sınıfın en çalışkanı, öğretmenimizin ve sınıftaki kızların gözdesi haline geldi. Murat’ın bir de beşinci sınıfa giden Didem diye bir ablası vardı. Didem ve Murat öğretmenimize en çok benzeyenlerdi aynı zamanda. Didem’i tenefüslerde Murat’ı ziyaretlerinde ve nöbetçi öğrenci olduğu günlerde, ilk ve son derslerde yoklama defterini bırakmaya ve almaya geldiği vakitlerde görüyordum. Ama her gördüğümde heyecanlanıyordum. Galiba benden iki yaş büyük olan Didem’e âşık olmuştum. Onu görmek istemem ve her gördüğümde kalp atışlarımın hızlanması, çocukluk aşkına delalet ediyordu. Oturduğum mahalleden biraz uzak ama okula daha yakın ve o dönem Van’ da sayısı çok az olan apartman dairelerinin birinde oturan Didem’i görmek için, yakınlardaki tarlalarda top oynar, bilye yuvarlardım. Mahalleden Murat ve Didem’e benzemeyen diğer arkadaşlarımla oynadığımız, Murat’ın sınırlı katıldığı oyunlarımızın benim için en büyük hazzı Didem’in oturdukları evin balkonundan bizi izlemesiydi. Benim için o anlar, Didem’e futbol oynarken ve bilye yuvarlarken ne kadar yetenekli olduğumu ispatlamak için nadir ve haz dolu fırsatlardı. Kısacası bedeni, ailesi, konuşması benden, mahalledeki diğer arkadaşlarımdan ve ailemden farklı olan Didem’e âşık olmuştum.

Yıllar sonra yüksek lisans ve sonraki dönemlerde bu çocukluk hikâyemin biricik ve bana özel olmadığını, benimle aynı veya farklı Kürt şehirlerinde doğmuş ya da büyümüş erkek arkadaşlarımın da benzer hikâyelere sahip olduğunu fark ettim. Hepsinin olmasa da çoğunun çocukluk ve ilk gençlik yıllarında âşık olduğu, babası çoğunlukla polis, öğretmen, doktor, asker olan bir “Didem” hikâyeleri varmış. Yani çocukluğunu, okul ve ilk gençlik yıllarını Kürt şehirlerinde, ilçelerinde geçiren ya da oralarda doğan Kürt erkek çocuklarının, genelde okulda, daha seyrek olmakla birlikte mahallede karşılaştığı Türkiye’nin batısından gelen kızlara yönelen bir arzudan söz ediyorum. Benim açımdan bu yıllar Kürt sorununun bütün diğer boyutlarıyla birlikte esasında öznelliklerle ilgili, dolayısıyla fikirleri, duyguları, bedenleri yapılandıran bir tür kolonyal mesele olduğunu fark ettiğim dönemdi. Dolayısıyla Didem’in ve ona yönelen arzumun, Türklükle Kürtlük arasında süre gelen ve beni Kürt?/?yerli?/?tabi, onu da Türk?/?egemen olarak yapılandıran egemenlik ilişkisi içerisinde mümkün olduğunu kavramıştım. Öznelliğimi yapılandıran güçlerden biri olarak kolonyal duruma dair refleksif bir farkındalığın geliştiği bu yılların Kürt habituslarımıza, Türklük ethosu karşısındaki asimetrik konumlarımıza dair şakalaşmalarla, ironik göndermelerle dolu arkadaş sohbetlerinde bu arzuya bir de isim çıktı: subay-kızı affekti. Buna göre subay-kızı affekti, bir etki ve duygulanımı tarif eder. Kürt coğrafyasına gelmiş “Beyaz kız”ın “yerli oğlan”ın bedeninde uyandırdığı aşk ve cinsellik etkilerini anlatır. Yerli oğlanın siyahımsı ve iyi beslenmemiş çorak bedeninde aşk ve cinsellik etkileri ortaya çıkarması için, kızın Beyazlığın, bu durumda, Türklüğün evreninden gelmiş olması gerekmektedir.

Yerli oğlan ile Beyaz kız genellikle farklı mahallelerde meskûn oldukları için karşılaşmalar çoğunlukla okulda oluyordu. Ancak bir tür “karşılaşma”nın gerçekleştiği bir ortam daha vardı: Bu yer, yerlinin televizyon girmiş eviydi. Çocuk okula başlamadan önce “Beyaz kız” farklı imgeleriyle evin içindeki televizyon (ki Türklüğün?/?Beyazlığın pürüzsüz ortamıdır) aracılığıyla karşılaşıyordu zaten. Yani okuldaki “gerçek” karşılaşmadan önce, Beyaz kızın ve onun dünyasının çeşitli imgeleri yerli oğlanın evine gelmişti bile. Televizyon aracılığıyla gerçekleşen bu ilk karşılaşma, yerli çocuğun dünyasında hayranlık, utanç, sevgi gibi duyguları ortaya çıkarıyordu; okulda gerçekleşecek “gerçek” karşılaşmanın yaratacağı duygulanımlara bir ön hazırlıktı sanki. Tahmin edileceği gibi, Türklüğün evreninin televizyonla özdeşleştirildiği bu sahnede üstün olan dünya, Beyaz kızın içine doğduğu evrendir. Tuhaf, çocuksu utanç da buradan kaynaklanıyordu galiba. Çok sonraları yerliye, içine doğduğu ev(ren)in değersiz olduğunu hissettiren; Beyaz kızı onun için karmaşık bir arzu nesnesi haline getiren yapısal ve tarihsel nedenler olduğunu anlayacaktım.

Didem’in hayal meyal hatırladığım bedeni, konuşması ve sesi, okuldaki, mahalledeki kızlar gibi değildi, televizyonda gördüklerime benziyordu. Şimdiden geriye baktığımda yüce, üstün olarak düşündüğümüz Türklüğün evimize giren evreniymiş televizyon. Belki de Didem’e olan arzumu ve aşkımı da yaşıtlarımın “Beyaz” kız hayranlığını da tetikleyen televizyonda izlediğimiz filmlerle evimize gelen Yeşilçam’ın bazen zengin bazen fakir kadınlarıydı. Belki Didem’de, Türkân Şoray’ın çekici vücudunu, Filiz Akın’ın masum bakışını, Belgin Doruk’un çocuksu yüzünü, Hülya Koçyiğit’in pürüzsüz sesini, Gülşen Bubikoğlu’nun cezbeden gülüşünü buluyordum. Didem’i Yeşilçam’ın güzel ve her daim masum kadınlarıyla, onları da Didem’ le özdeşleştiriyordum çocuk zihnimde. Didem’e yönelen çocuksu aşkımı da televizyonda gördüğüm kadınlara yönelen hayranlığımı da yapılandıranın Türklük ile Kürtlük arasında varolagelen egemenlik ve tabiyet ilişkileri olduğunu çok sonraları kavrayacaktım. Ve aynı zamanda sinemanın, filmlerin insanın dünyadaki varoluş hallerini göstermekle kalmayıp, o halleri etkileyen güçlerden biri olduğunu, insanın varlığa dair duygularını, fikirlerini zenginleştirdiğini ve değiştirdiğini doktora tezimi ve onun dönüşümü olan bu kitabı yazarken fark edecektim.

Yerli oğlanın Beyaz kıza yönelen arzusu Hudutların Kanunu’nda Hıdır’ın Ayşe öğretmene, Toprağın Kanı’nda Hüseyin’in Sevgi’ye, Derman’da Şehmuz’un ve Tahsin’in Mürvet ebeye, ya da yakın dönemde yapılan Vizontele Tuuba’da Emin’in Tuuba’ya, Gelecek Uzun Sürer’de Ahmet’in Sumru’ya yönelen arzusuna benziyordu sanki. Bunlarla birlikte başka filmlerde arzunun bir başka hareketi de görünür oluyor: Beyaz kadının veya erkeğin yerli erkeğe veya kadına yönelen arzusu. Şunu söylemenin yeri geldi galiba: Bu anlatılardaki arzunun hareketleri dahil, filmleri, onların yönetmenlerini ve izleyicilerini yapılandıran güçlerden biri, Türklükle Kürtlük arasında süregelen asimetrik ilişkilerdir.

Arzu Yeşilçam’ın güzel ve her daim masum kadınlarına yönelirken, özdeşleşme Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Ayhan Işık, Ediz Hun, Tarık Akan gibi Yeşilçam’ın erkek kahramanlarıyla oluyordu. Cıno’ nun (Cüneyt Arkın’a “Cıno” derdik o dönemler) Kara Murat, Malkoçoğlu gibi kahramanlık filmlerini izledikten sonra mahallenin diğer çocuklarıyla birlikte kendimizi sokağa atıp, ağaçtan çubukları at yaparak “savulun kâfirler” diye bağırıp yine tahtadan kılıçlarımızı birbirimize sallardık. Yine Cıno’yla birlikte Kadir İnanır’ın, Ayhan Işık’ın şehirlerde kötü adamları (biz qelleş derdik) pataklayarak ve öldürerek adalet dağıttıkları, masum ve güzel kadını kurtardıkları filmleri izledikten sonra, filmin sahnelerini heyecanla birbirimize anlatır, kavga ve ölüm sahnelerini yeniden oynardık. Bu filmlerin bir tür yeniden canlandırması gibi olan oyunlarımızda hepimiz kahraman ya da kahramanın arkadaşı olmak istediğimizden, kahramanı dönüşümlü olarak oynardık. Yani her durumda ev içindeki konumu bir tür fetiş nesnesi olan televizyon aracılığıyla (burada okulu da unutmamak lazım) arzunun yöneldiği istikamet ve özdeşleşmenin gerçekleştiği evren Türklük oluyordu.

Sanırım, özdeşleşmelerin ve arzunun bu türden hareketlerinin Türklük ile Kürtlük arasındaki egemenlik ve tabiyet durumlarıyla bağlantılandırmaya başlamış olmam, Kürtlüğün sürekli işaretlendiği ama asla adlandırılmadığı filmlerin, bu tabiyet ilişkileri görülmeden (filmlerde Kürtler adlandırılmıyorsa, kuşkusuz film üzerine yapılan incelemeler, yazılar da Kürtleri adlandırmıyor) incelenmiş olması ve Kürtlüğün Türk sinemasında temsil edilme biçimlerinden bir tür öfke, sıkıntı ve rahatsızlık hissetmem beni bu çalışmaya iten nedenlerden bazılarıdır. Dolayısıyla bu kitapta geliştirilen yaklaşımın bir özgün tarafı varsa, filmlere Türklük ile Kürtlük arasında tarihsel olarak süregelen egemenlik ve iktidar ilişkileri içinden bakıyor olmasıdır. Kısacası Türk sinemasındaki Kürtlük ve Türklük kurgularını, söz konusu egemenlik ilişkileri içerisine yerleştirerek incelemeye çalıştım.

Sevgili Umut Tümay Arslan’ın cesaretlendirici ısrarı, desteği ve önerileri olmasa bu kitap yazılmayacaktı belki de. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Kitap içinde yaptığım tartışmaları birlikte konuştuğumuz, yazdıklarımı okuyarak öneriler ve uyarılarda bulunan ve desteğini her daim yanımda hissettiğim sevgili Gökçen Ertuğrul’a teşekkür ediyorum. Bu kitap vesilesiyle tanıdığım editörüm Semih Sökmen’in kitabın adım adım gelişimine katkısı çok büyük. Metnin bu şekilde ortaya çıkması, onun titiz okuma, düzeltme ve önerileriyle mümkün olmuştur. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

Bu önsözü, kitabın, Türklük ve Kürtlük ekseninde üretilen ve siyasal ve toplumsal uzamda, bedenlerde, ideolojik-söylemsel biçimlerde ve temsil süreçlerinde hareket halinde olan iktidar, tahakküm ve şiddet ilişkilerinin görünür kılınmasına ve dönüştürülmesine katkı sunması umuduyla bitireyim.

Giriş, s. 17-21
Coğrafya, Kader ve Kuram
Sokak ve sosyal medya duvarlarından, akademik toplantılar ve televizyon programlarına kadar karşılaşılan ve İbni Haldun’a atfedilen bir söz var: “Coğrafya kaderdir.” İbni Haldun belli bir coğrafyanın sıcak, soğuk ya da ılık, çöl veya ağaçlık olmasının, denizlere, dağlara, nehirlere göre yakınlığının veya uzaklığının, kısacası bütün topografik ve iklimsel koşulların, o yerde yaşayanların asabiyetlerinden sosyal, politik örgütlenmelerine ve ahlaki niteliklerine kadar pek çok şeyi etkilediğini, belirlediğini söyler. Coğrafyanın belirlediği kader, karakterin oluşmasından, politik sosyal hayatın örgütlenmesine kadar uzanıyor. Bu yönüyle İbni Haldun’da coğrafya Marx’ın üretime ve ekonomiye biçtiği belirleyici role benzer: bireysel, toplumsal ve tarihsel olanı belirleyen bir yapı olarak coğrafya. Belli bir zorunluluğu, coğrafik determinizm düşüncesini içinde barındıran İbni Halduncu coğrafya kavrayışı aynı anda bireysel ve kolektif kaderi belirler (Haldun 2007). Sözün popüler kullanımlarına bakıldığında insanların yaşadıkları yerlerden ve hayatlardan hoşnut olmadıkları, ama aynı zamanda yaşadıkları yerleri ve hayatları değiştirecek kudretlerinin de bulunmadığı kabülüne dayanan bir çaresizlik de seziliyor. Peki, içerisine doğulan ve üzerinde yaşanılan yerin bir kişinin ya da topluluğun kaderini belirlemesi ne demektir? Coğrafya o kaderi nasıl belirliyor? İnsanların çoğunun artık doğdukları yerlerde ölmedikleri, dünya coğrafyası üzerinde, zorunlu veya gönüllü, insan hareketliliğinin arttığı modern zamanlarda bu sözün nasıl bir anlamı olabilir?

Bu söz, modern dünya söz konusu olduğunda, sosyal kuramın temel bir varsayımına, yani, içerisine doğulan coğrafyaların ve orada var olan toplumsal ve tarihsel bağlamın –ki bu bağlam Michel Foucault’nun kavramsallaştırmasıyla, belli bir yer ve zamanda özneyi oluşturan iktidar, tahakküm ve direniş ilişkilerinden azade olmayan söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler olarak da ifade edilebilir– insanların fikir ve duygularından kimlik pozisyonlarına, habituslarından bilinçdışılarına kadar varoluş hallerini derinden etkilediğine, koşullandırdığına işaret eder. Modern bir evren söz konusu olduğunda katı yapısalcı bir yorumdan öte, basit bir gerçeği vurgular bu alıntı: İnsan her zaman bir yere doğar ve o yer onu etkileyecek, yapılandıracak, müzakere ve mücadele edilecek olandır; ondan önce kurulan ve yeniden kurulan ilişkiler, fikirler, diller, kurumlar, yapılar, kısacası o coğrafyayı sarmalayan sosyal ve sembolik bir alandır bu. Bu noktada kapitalist modernliğin toplumsal ve sembolik evreninin egemenlik, iktidar ve tahakküm ilişkileriyle, dolayısıyla fiziksel ve sembolik bir şiddetle yapılandırılmış olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ancak kapitalist modern dünyanın yapılandırdığı eşitsiz ilişkilere, iktidar, tahakküm ve şiddet biçimlerine farklı coğrafyalarda farklı şekilde yaşanan başka sorunlar da eşlik edegelmiştir.

Türkiye’de, kapitalist modernliğin Batıdışı dünyada ortaya çıkardığı büyük dönüşümlerle de ilişkili olarak bu sorunların en başında geleni ve en yakıcı olanı Kürt meselesidir. Bu metinde Kürt meselesinin bir çözümlemesine girişilmeyecek. Ancak bu meselenin sadece basit bir politik sorun olmadığını, coğrafik ve toplumsal uzamı eşitsizliklerle yapılandıran, öznellikleri iktidar ve tahakküm ilişkileriyle sarmalayarak oluşturan bir karakterinin olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu sorun, Kürtlük ve Türklükle özdeşleşen kitleleri aynı anda ama farklı biçimlerde konumlandıran, üreten ve yeniden üreten bir güce sahiptir. Daha doğrusu bizatihi özdeşleşme biçimlerini belirleyen bir etki ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla bu sorunun kimlik?/?öznellik oluşturan bir yönünün de olduğunu görmek önemlidir. Kuşkusuz bu sorun Kürtleri ve onlarla meskûn coğrafyaları ve Türkleri ya da kendini Türk olarak tanımlayanları ve Türkiye’nin Batı bölgelerini farklı biçimlerde dönüştürmüştür ve dönüştürmeye devam etmektedir. Bu mesele ölümün, sürgünün, hapsedilmenin, travmaların, yerinden edilmelerin, kısacası savaşın ve şiddetin toplumsal ve coğrafik uzamı olarak Kürtlerle meskûn bölgeleri olağanüstü halin olağanlaştığı, istisnanın kalıcılaştığı mekânlara dönüştürürken, Türkiye’nin Batısı’nda yaşayanlar için uzaktadır; kimilerine zafer duygusuyla haz, kimilerine acı ve üzüntü veren, kimilerinin de kayıtsızlıkla karşıladığı bir seyirliktir. (Bu noktada seyrettiğimiz, şahit olduğumuz şeylerin bizi dönüştüren, duygularımızı, fikirlerimizi oluşturan bir etkisinin olduğunu hatırlamak gerekiyor.) Kürtlüğü mağdur, mazlum ve öfkeli toplumsal bir beden olarak yeniden ve yeniden kuran bu süreç, Türklüğü egemen, mağrur ve agresif hallere dönüştürmektedir. Kürtleri, en azından önemli bir bölümünü, devlete ve Türklüğe karşı duyulan korku, umut, arzu ve öfkeye eşlik eden aktif ve pasif duygular ve fikirler arasında getirip götüren bu sorun, Türkleri, en azından önemli bir bölümünü, milliyetçi, ırkçı fikir ve duygulara hapsetmektedir. Dolayısıyla, toplumsal ve psişik olanı şiddet, çatışma ve eşitsiz ilişkiler içerisinde yapılandıran, farklı mekân, zaman ve bedenlerde çokboyutlu ve karmaşık etkiler ortaya çıkaran, hatta bizatihi zaman ve mekânı ayıran (Türklüğün ve Kürtlüğün zaman ve mekânlarını) çok katmanlı bir meseledir Kürt sorunu. Bu yönüyle mesele, Kürtlükle Türklük arasında tarihi yüzyılı aşmış, kolonyal bir ilişkinin varlığına işaret eder. Daha doğrusu Türklüğü ve Kürtlüğü belirleyen ya da üreten yegâne neden olmasa bile, bir kolonyal mesele olarak da düşünülebilecek olan Kürt sorunu, her iki kimliği asimetrik bir düzlemde yapılandırmıştır ve halen de yapılandırmaya devam etmektedir.

Kürt meselesinin, geçmişi 19. yüzyılın ortalarına kadar giden, ortaya çıkardığı etkiler bakımından çokboyutlu karmaşık kolonyal ilişkilere işaret ettiğini, bir taraftan, Kürtlüğe doğmuş biri olarak, kendi gündelik pratiklerimi ve akademik etkinliğimi, fikirlerimi, duygularımı, arzu, korku ve kaygılarımı, kısacası bir bütün olarak bedenimi nasıl yapılandırdığını deneyimleyerek, diğer taraftan sosyal teorinin farklı alanlarında yaptığım okumalarla bu deneyimlerimi ilişkilendirerek zamanla fark etmeye başladım. Kısacası kolonyal bir bağlam içerisinde özneleşiyordum. Ve aynı zamanda bu bağlam içerisinde akademik?/?entelektüel bir pratiğe yöneliyordum. Belki de akademik bir pratiğe yönelmemin sebeplerinden biri de bizatihi kolonyal bağlamın kendisidir, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da akademik etkinliği düşünme ve yapma biçimim, o pratikten neyi anladığım ve onu nasıl meşrulaştırdığım, ona yüklediğim anlam ve değer söz konusu kolonyal bağlam içerisinde şekilleniyordu.

Eleştirel akademik performans, sözünü ettiğim kolonyal bağlamın çok fazla görülmeyen, üzerinde konuşulmayan, tartışılmayan çokboyutlu yönlerini gösterebilecek, o ilişkileri tek başına değiştirecek bir güce sahip olmasa bile onların dönüştürülmesinde etkisi olacak yollardan biri olarak kabul edilebilir. Bu bağlamıyla akademik?/?entelektüel faaliyet, yani sosyal kuramın kendisi geniş anlamıyla politik?/?pratik bir etkinlik olarak düşünülebilir. Bir praksis olarak kuram. Pierre Bourdieu’nün bir yerlerde, sosyolojinin modern toplumlardaki eşitsizlikleri, tahakküm ve şiddet biçimlerini dönüştürebileceğini, en azından onları gösteren, deşifre eden eleştirel-radikal bir yönünün olduğunu ve eğer sosyolojinin eşitsizliklerle yapılandırılmış modern toplumsal uzamı dönüştürecek bir etkisinin olmadığına inansaydı bir saat bile bu pratiği icra etmeyeceğini dile getirdiğini hatırlıyorum. Ricoeur’ün belirtmiş olduğu gibi “bir kitabın yazılma gerekçeleri hiçbir zaman bütünüyle ortaya konamaz” (2007: 17) belki, ama Bourdieu’nün taşıdığı inanca benzer bir duygunun, bu kitabın ortaya çıkmasında payının olduğu söylenebilir.

Gemideki Hayalet, sözünü ettiğimiz bu kolonyal bağlam içinde üretilmiş bir metindir. Bu yönüyle, bağlamın ortaya çıkardığı bütün duyguları, kavramları, fikirleri ve tabii boşlukları, sınırları, eksiklikleri taşımaktadır. Türklükle Kürtlük arasında eşitsiz bir ilişkiyi yapılandırmış olan kolonyal bağlamın ortaya çıkardığı etkileri, duyguları filmler üzerinden takip etmeye çalışan bu metin şöyle bir varsayımdan hareket etmektedir: Türk sinemasında Kürtlerin temsilini mümkün kılan tarihsel durum, ve filmlerde Kürtlüğün ve onunla ilişkiselliği içerisinde Türklüğün düşünülme biçimleri, sözü edilen kolonyal bağlamda şekillenmiştir. Dolayısıyla filmlerin eleştirel ve analitik çözümlemesi, Türklük ile Kürtlük arasındaki, zaman içerisinde dönüşerek farklı görünümler arzeden, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin görülmesiyle mümkündür. Sözünü ettiğimiz egemenlik ve tabiyet ilişkilerinin karakteri Osmanlı/Türk devletlerinin Batılılaşma?/?modernleşme serüveni içerisinde belirleniyordu. Başka bir deyişle, sözü edilen tahakküm ilişkilerinin mahiyeti, ulus oluşturma süreçlerine eklemlenerek şekilleniyordu. Tanzimat sonrası dönemde yaşanan dönüşümlerle belirginleşen bu asimetrik ilişki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte farklı ve çokboyutlu görünümler ve biçimler alarak bugüne kadar devam etmiştir. İşte filmler tam da bu bağlama yerleştirilerek ve bu bağlamla ilişkiselliği içerisinde çözümlenmektedir. Bu asimetrik durum ve onun değişimleri, filmlerin dillendirdiği arzuları, fikirleri, duyguları, geliştirdikleri anlatı yapısını, temsil rejim ve stratejilerini farklı biçimlerde de olsa önemli ölçüde belirlemiştir.

KİTABIN KÜNYESİ
Sebahattin Şen
Gemideki Hayalet
Türk Sinemasında Kürtlüğün ve Türklüğün Kuruluşu
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2019
Metis Yayınları

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Giriş
Coğrafya, Kader ve Kuram
Unutulmuş Halk
Temsilin Gücü

1. Türklüğün Hareketleri
Toplumsal İktidardan Egemenliğe Türklük
Tahakküm ve Saydamlık
Egemen Habitus
Türklüğün ve Kürtlüğün Diyalektik İnşası
Eksiklik Hissinden Egemenlik İstencine: Türklüğün Çifte Hareketi ve Gösterme Arzusu
Kemalist Fikriyat ve Türklük
Türklük Etkisi ve Kemalizmin Akademik Eleştirisi

2. Türk Sineması “Doğu”yu Keşfediyor
Asimetrik Karşılaşmalar: “Doğu”nun İcat Edilişi
Eklemlenen Kategoriler: Köylü-Kürt-“Doğulu” ve Köy-“Doğu”
Devletin Söyleminden Sinemanın Perdesine

3. Ulusal İmge, Sinema ve Türklük
60’lar, Kürtlüğün ve Türklüğün Kemalist İmgesi Hudutların Kanunu: “Bu Okul Açılmalı,
Bütün Çocukları Kurtarmalı”
Toprağın Kanı: “Bu İnsanlar İçin Buradayım, Bizim Petrolümüz Bunları da Kurtaracak”
“Ev”deki “Çocuklar”

4. Tarih, Sınıf ve Temsil: Kürtlüğün Sol-Popülist İmgesi
70’ler: Sol-Popülist Temsil ve Oryantalist/Kolonyalist Söylem
Kürtlüğün Cinselleştirilmesi
Türklük Evreninde Medenileşen Kürt
Muhafazakâr Popülist Temsil
Distopik “Doğu”
“Afrika” Olarak “Doğu”
Sürü
Anadolu’nun ve Kürt Coğrafyasının Değişen Sinematik Tahayyülleri

5. Egemenlik, Anlatı ve Fantazi
Hakkâri’de Bir Mevsim: Romandan Filme, Anlatı ve Fantazi
Farkın Mutlaklaştırılması: Dünya ve Tarihdışı Bir Coğrafya
Cumhuriyetin Yasal Dairesine Çağrı: Derman
Bir Haber ve Macera Coğrafyası Olarak “Doğu”: Katırcılar

6. Türklüğün Kurmacası Kürtlüğün Hakikati
Egemenlik, Gerçeklik ve Kurmaca
Asimetrik Bakışlar
Türklüğün “Üçüncü Dünyası”
Belgesel ile Kurmacanın Kürtlüğün Kuruluşundaki
Seferberliği: Adak

7. Heterotopik Manzaralar
Heterotopik Bir Kamp
Değişen Manzaralar

8. Cinselleştirilen ve Etnografikleştirilen Kürtlük
Kürtlüğün Etnografikleştirilmesi
Cinselleştirilen Kürtlük
Kürtlüğün Eğretilemesine Dönüşen Suskun Kadınlar

9. Gemideki Hayalet
Kolonyalist Temsil Rejiminin Aktüel Hareketleri
Gemideki Hayalet
Usulünce Gömülmeyenler, Yası Tutulmayanlar
Yeni Bir Yönelimin İlk İşaretleri
Tepenin Ardı ve Abluka
Çoğunluk
Sarmaşık
Yazı Tura
Büyük Adam Küçük Aşk
Güneşe Yolculuk
Gelecek Uzun Sürer
Jîn
Toz Bezi
İstanbul’un Diasporik İmgesi

Ek:
Kürt Sineması: Varoluşun Politikası ve Poetikası

Ek
Sinematik Varlığın Politikleşmesi
Varlığın İfadesi Olarak Film: Klamek Ji bo Beko
Kolonyal Bir Dünyanın Parçası Olarak Film
Minör Bir Sinema: Bir Halkı Yaratmak
Kamp ve Sınır: Bahman Ghobadi Sinemasının Politik Evreni
Hareket ve Zaman
Şok ve Kramp
Kamp ve Film
Savaşın Bilinci: Kazım Öz Sineması

Kaynakça
Dizin

Sebahattin Şen
Sebahattin Şen 2005 yılında Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Muğla Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Cogito, Kültür ve İletişim, Teorik Bakış, Dipnot gibi çeşitli dergilerde makaleleri yayınlanmıştır. 2017 yılında araştırma görevlisi olarak çalıştığı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden barış bildirisine imza attığı için 689 sayılı KHK ile ihraç edilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here