Gök Yalnızlığı – Erinç Büyükaşık

Göz göre göre birbirlerini yitirmeyi onaylamışlardı. Belki tanımıyordu iki ten de birbirini, henüz keşfedilmemiş, sorgulanmamış ve yıpranmamış tin ve tenlerine dair ayrıntılardan korkmuştu adam. Ya sınandıkça, alışıldıkça bedenler bir et yığınının yavan halinden öte görünmezse gözüne. Sevmeyi bilmeyen insanlar arasında sokak sokak, cadde cadde coşkun hallerini yitirdiğini anladı. Onun düşlerine bulaşmasını, dokunmasını istemiş, ancak düşlerini en kuytu mahzende tutsak kılmayı bilmiş, ötekilerin göremeyeceği dehlizlerde unutulmaya terk etmeyi seçmişti. Beni ben yapan seçebilmek, demişti içinden. Biz olmak hali, benin keyfi huzurunu yitirmek olmasın. Ben olma hallerinde kendi benliğindeki çatışmayı, arzu eksikliklerini daha çok sever olmuştu anlaşılan. Başka bir bedenin gizlerine dokunmasından korkuyordu. Beklemekten yorulmuş, kendi denizlerinde duraksız ve kıyısız ilerler olmuştu. Televizyonu açtığında çalan şarkının başka dillerde ses vermesi bile daha anlaşılır geliyor, anlaşılır başka sözcüklerle zihnindeki söz savaşlarını duyulmaz kılmak istemiyordu. ?Yapamayacağım, seni anlamaya başlarsam, kendimdeki anlamsızlıkları da çözmeye başlarım.? Kendi bencilliğine aşık biri için ne anlamlı sözlerdi bunlar.

Buyurgan bir seslenişle, ahlakçı filozoflar gibi kendi beninin rotasını çizmek istemiyordu. ?İşte insan, işte ben!?diyerek çizememişti son çizdiği düşsel tabloyu. Renkler, yüzler, çizgiler eksik kalıyordu. Minyatür boyutsuzluğunda benzer yüzler, ayrıntılar peşi sıra yer alıyordu tabloda. Eğri büğrü, eciş bücüş insanlar, yıkıntı veya yıkılmaya yüz tutmuş şehirler, denizsiz kalmış kıyılar, anlamını yitirmiş söz?Söze yeni anlamlar yüklemek elde değildi, hele de kendi gerçek anlamını bile yitirmişken her biri.

Ona tiksinti veren dokunmaları, iştahını kaçıran sığlıktaki ten oyunlarını uzunca bir süredir sığınağının çocuksu oyunlarından sayar olmuştu. Ardında unutacaktı eski anlamları, anlatıları. Düşsel ve masalsı bir sevda öyküsüne dönüşmese de, hiçbir öykünün trajik kahramanı olamasa da tinine tanış olabilirdi onun ve yeni anlamlar yükleyebilirdi yeni öykülerine.

Her yaşanmışlık bir öykünün içine sinerdi. Telefondaki sesin ?boşlukları?nı doldurmayı düşündü bu öyküde de yenildiğini anlayınca. İnsan sustuğu için mi korkar, korktuğu için mi susar? Nietzsche?yi ansıdı o an: ?Tükettik artık gerçek dünyayı: Hangi dünya kaldı? Yoksa görünen mi? Çevresini kuşatan çoğul dünyayı düşündü. Şehrin eski soluğu yeni imgelerle, yapay ışıkların boyunduruğunda süregiderken evin penceresinden sokağa ulaştırmak istedi ıslığını. Uysal, korkak bir sesten çığlık kadar cesur bir ıslığa dönüştürmeliydi onu. En yakıcı ezgilerle buluşmalı ıslığı. Pencereyi açtığında çaresizce beklediği dokunuşu duyumsadı kışın sert esintisinde. ?Ne menem üşütür teni bu poyraz!? dedi içinden.

Yüzyıllar boyunca kiliselerin tutkuyu nasıl tinselleştirdiğini, tanrısal kıldığını düşündü. Özgür bırakmalı tüm tapınakların, inanmaların aksine onu. İnadına o pencereden bırakmak istedi bilincin derinlerinde gizlediği tutkuları, kimbilir o pencereden uzanacaktı o el ona. Kışın çetin varlığına ve esen sert poyraza inat o el tüm sıcaklığıyla okşayacaktı yitirmemek istediklerini. Devasa reklam panoları, şehrin dar sokaklarını imleyen tabelalar, çöp yığınlarına gizlenmiş tuzlu deniz kokusu, çok katlı, bulutlara dokunan yapıların mimari dehasına ilenerek tüm vahşi, insancıl ve ilkel dokusunu kavramaya çalıştı ıslık çalarken. Islığın ezgilendiği şarkının sözlerini unutmuştu çoktan, notalar yitik, belirsiz bir halde acemice sıralanmıştı ıslığın tekil varlığında. Televizyonun sesini kısmıştı eve gelir gelmez, ekrandaki yüzlerin cilalı ve makyajlı varlığını konuk edemezdi bu mahrem geceye. Ekrandaki beylik çılgınlığa tahammülü kalmadığını ayrımsayarak kapattı televizyonu. ?Yeni yola çıkan kişi, yolun nasıl olanak olduğunu anlar-ama; ancak, yola çıktıktan sonra.? Aruoba?nın Yürüme?sinden birkaç dize akıverdi zihninden. Bulutların arasına gizlenmiş gece mavisini görmek istedi sıkışık nizam binalarla çevrili sokak boyunca, karşısında yanında sıralı yapıları görmezden gelmeliydi önce. Geniş bir bozkır tasavvuru oluştu zihninde. Mardin?in sarı denizine benzer genişlikle ama koyu karanlık bir bozkır tasavvuruydu bu. Işıklı yapıları görme alanının dışına itmek istedi. O el, o dokunuş; eksikliğini, yokluğunu çok iyi bildiği ses yakınlarda bir yerde katılabilirdi ıslığının tekilliğine. ?Duygusallığın tinselleştirilmesine sevgi denir.? Bir utku, düşle beslenen yol öyküsüne benzetemedi derinlerine gizlediği ?sevgi? arayışını. Daha fazla anlam arayışıydı bu, anlamını yitiren her sözcüğün peşi sıra didikliyor, soruyordu yitendeki kendi payını. Bu sefer bir derviş sabrıyla çıkmıştı imge ülkesinin çorak topraklarına. Bezirganlara söz geçirir cinsten bir bilgelik yüklüydü öğretisi.

Bozkırlar, denizler, şehirler bu tasavvurda bu bilgenin öykülerine bulaşacak, ona dokunacaktı. Usturuplu, utangaç çocuklukların en mahrem, yitik anısını anlatacaktı bilge bir meddah ustalığıyla. Kimi zaman büyüklük acıları, ötelenmiş yetişkinlikler, bir topacın ardında unutulmuş çocukluk gizlenecekti bilge meddahın. ?Sevmeyi unutmuş insanların çağında ikinci el pazarından alınmış nesneler gibiydi duygularımız.?, ?Körelmek mi bu, tutkusuz, coşkusuz yaşayan için körlük nezle kadar önemsiz değil mi?? İnsan doğasına aykırı tüm ahlaki öğretilerden midesi bulanarak sıraladı sorularını. ?Tanrı insanın gönlüne bakıyor.? Unutulmuş bir dokunuş, sevecenlik vardı dervişin gittiği şehirlerde. Kendisi de Tanrı?nın unuttuğu en yalın, saf bakışı bulmaya yüzüne çarpan sert poyrazın ardından. Titredi, elleri, kolları, göğsü, bakışları ve ruhuyla titreyiverdi o an.

Çöp kokuyor şehir, ağır, tiksindirici bir amonyak kokusu hastaneler, evlerden yayılıyor ekşi çöp kokusuna karışarak. Bir hastanın inleyişlerini andırıyor şehrin gece sesleri. Herkesin yalnızlığıyla kardeş olduğu sığınaklara siniyor koku. Şehrin sesini dinliyor o an, korna sesleri, sokaktaki arabanın çalışan motoru, uğultuya dönüşen insan sesleri?Kokunun yılgın şehirlilerden geldiğini düşünüyor o sırada. Şehrin bütün bünyesine sinmiş çöp yığınlarının içinde aymazlıkla soluk alıyor herkes. Solunan havayı tanımlamaya çalışıyor bir süre. Yıpranmış bedenine siniyor koku, ıssızlık ve sevgisizliği tanıyor yüzündeki. Çoğu kez aynada ayrımına varamadığı çirkin bir ben gibi yapışmış bakışlarına. Yaşlanmış, kaskatı kesilmiş bir ölünün beyazlığıyla betimliyor yüzünü. Yaşayan ölülere benzedik, diyor içinden. Gece her birimizi yaşayan bir ölünün ruhunu yitirmiş tenlerine mahkum etti. Göğün bozkırında nefes almayı umuyor o sırada, unutulmuş bir eylemi yeniden bulmuşçasına nefes almalı. Soluk aldıkça ağır kokunun dağıldığını duyumsuyor, gözleriyle bulutların kuşattığı yıldızlara, gök varlıklarına, meteor yağmurlarına ulaşmalı.

Gözleriyle göğün ardını fersah fersah gezmek istiyor. Eski zaman şehirlerine uğrayan o gezginin sesini soluğunu duyumsuyor göğün koyu maviliğini katman katman gezinirken. Soluk almalı şehirlerin ekşimsi kokularını ardında bırakarak.

Gök cisimleri, yıldızlar evrenin koca uyumu içinde yürüyor düşünün peşinde. ?Sevmeyi unutmuş şehrin ayağının altında bir uydu fotoğrafından arda kalmış dünya görselliğindeki küçülüşüne tanık oluyor o an. İnsanlar, sokaklar, caddeler bir siluet olarak ayrıntısızlaştı iyiden iyiye. Poyrazın sert dokunuşlarını duyumsuyor yüzünde tüm şaşkınlıkla. Ardı sıra gelmiş şehrin sert rüzgarı. Soluk almayı olağan bir eylemden öte özgürleşmek adına sürdürüyor, hızlandırıyor soluk alışlarını. Tekil bedenini çoğul evrenin içinde yeniden tanımlayabiliyor artık. Yenilgilerin, yitik tutkuların hesabını verebilir şu an. ?Gerçek dünya ulaşılmaz, kavranılmaz, umulmaz oluyor.? demişti bilge, gezginin seyir defterini yazmayı düşünüyor evrenin bu kuytu ama çoğul köşesinde, gece ışıklarıyla şehri süslerken, yıldızların izinden yürümeye devam ediyor. Geniş ve uzun bir soluk alıyor koca gök boşluğunda. Evrenin uyumunu çekiyor içine.

Sevmeyi denizlerin, ufukların, şehirlerin üstünde, koca gök boşluğunda bir yücelikle kavradı o sırada. Göğün yalnızlığını resmetmişti zihninin en yaratıcı köşesinde, her betimleme özneldir biraz, dedi içinden. Şimdiyle geçmişin karmaşasında yürüdü göğün alaca mavisinde. Çiziyordu koca maviyi, habire çiziyordu resmine zihninin ayrıntılarını ekleyerek. Gökyüzünün bahara uyandığını anladı gözleriyle gecenin yoğunluğunu soluklanırken, Küçük Prens?in gezegeninde açan bir çiçek olmayı tasarladı bu düşsel evrende, kışın soğuk ve soluk varlığına direnen bir bahar çiçeği olabilirdi, prensinin dokunuşunda uysal, sıcak ve iyimser bir bahar vardı. Şehirlerin uzağında baharlaşan bir dünyayı çizdi zihninde, resimdeki boğa yılanı değil, gezegenin biricik çiçeğiydi baharın dingin esintisini taşıyan. Gök evren ışıl ışıl karşıladı baharın büyük şölenini. Gözleriyle gülümsedi çevresini kuşatan gök yalnızlığına.

Erinç Büyükaşık

Gök Yalnızlığı – Erinç Büyükaşık” üzerine bir yorum

  1. Yazı düzelmiş. Çok güzel, anlamlı olmuş.O irdelemeler beni şaşırttı yine de.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
“Geriye Kalan” gözyaşlarımdan süzdüğüm bir avuç kahkahadır, Aziz Nesin

Bir gün bir sinir hastalıkları uzmanına bir hasta gelir.  "Doktor, der, hastayım, hayattan zevk alamıyorum. Açlar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum....

Kapat