Guernica Toplumu – Josef Hasek Kılçıksız

Guernica siyah, beyaz ve gri tonlarda olan bir resim. Bu resmin, günümüz “neo guernical” toplumuna bir analojiyle, içine gizlediği imgelerin birer yeraltı karakterleri olduğunu söyleyebilirim. Çünkü neo liberal başarı anlatısının ekonomik ve sosyal evreninde yeraltı karakterleri sadece birer munzam zayiat (collateral damage) kadar yer işgâl ederler.
İnsan ve hayvan organlarının parçalanmış ve içiçe girmiş resminin neo kübist anlatımdaki karşılığı, “puzzle toplumu” öznesinin sadece ruhunun ve bilincinin değil aynı zamanda kendiliğinin ve kimliğinin darmadağın olmuş resmidir. Picasso her şeyin akışkan olmak iddiasında olduğu bu çağda yaşasaydı, sanırım tuvaline akan kan ve donmuş benlikler eklerdi. Bu açıdan Guernica’nın sosyal dağılmışlığa ve parçalanmışlığa gösterdiği kübist direnci benliğin ve ruhun parçalanmışlığı hususunda da göstermesi muhtemeldir.
Modern akışkan toplumun nasıl ki bir protagonisti yoksa Guernica’nın da bir ana kahramanı yoktur. Bunu, protagonistin ruhsal parçalarının ‘puzzle’a eşit şekilde dağılımı olarak da yorumlayabiliriz. Kırık kılıcı tutan kopuk kol, üstündeki çiçek, iki ayrı renkteki kuş, ölü bebeğini tutan annenin göğüs uçları, ellerdeki stigma ve çizgiler, at ve nalı, öküz başı, kandil, ışık, çığlık gibi ana figürler ayrı ayrı çizilmiş ve sonra bir kompoziyonda bir araya getirilmiştir. Bir “dekompozisyon” (dağılma ve çürüme) toplumunda bu irkiltici figürleri, onları üst üste yığmak yerine, bir anlam bütünlüğü içinde yanyana getirirseniz ancak o vakit bir kompozisyon oluşturmanız muhtemeldir.
Bir küçük kasaba dramı üzerinden tablonun yarattığı irkilti, savaşın ve faşizmin dehşeti nedeniyledir. Guernica’nın, sanatın öznel ve anlaşılmaz, apolitik ve karmaşık tanımlamalarına bir karşı sav olarak devrimci bir ileti taşıdığı doğrudur. Guernica’nın, iletinin anlaşılması uğruna anlamın bozulması üzerinden değil de, muhtevanın, estetize edilenin derin katmanları arasına gizlenmesi üzerinden bir tasviri başardığı anlaşılıyor. Zira toplumcu sanatçıyı, şeylerin ne anlama geldikleri değil, onların ne oldukları ve toplumsal işlevleri ilgilendirir. Picasso ideolojik anlamda toplumcu bir sanatçı değildi, fakat toplumcu duyarlıklar taşıyan anti-faşist bir sanatçı olduğu kesindir.
Bir çamur gibi, en mükemmel şekli verircesine bütünlüğümüze yoğrularak kavuştuğumuz eski varoluş biçimlerimiz var. Homo Ekonomicus, AVM’ler, at başlı Üst-insan, Truva atı, alta, üste, yana dağılmış parçalarıyla kimlik, yedi başlı Hydra şeklinde resmedilen devlet, kehanetçi Kassandra ve Truva atı, inandırıcılığın ve güvenin yitimi olarak Kassandra, annesini iyicil niyetlerle öldüren Neron, aşk, mutluluk, korku, mülkiyet hırsı, mit saplantsı, aidiyet, ‘sürü’ye ait olma yatkınlığı, tanrı, devrim, özgürlük, gerçeklik, erdemler, sonsuzluk ve ölüm gibi adeta bir Guernica tuvali içine yerleştirildiğimiz bu eski varoluş biçimleri, algılar dolayımında somutluk kazanarak bir bilişsel-sosyal davranış şematiği oluşturuyorlar.
Tarım devrimi eski varoluş biçimini sona erdiren önemli dönüm noktalarından biri. Bu sıçramaya insanlığın laneti diyenler de var. Devlet gibi tarım devrimi de özneyi özgürlükten önce kaparak tutsaklığa ilişkin parçalarını geleceğe aktardı. Geriye kalan parçaları ise eski varoluş biçimlerini korumayı sürdürdüler. Görüldüğü gibi yeni varoluş biçimleri, eskil olanların parçalarını içlerinde taşımakta. Fail, mevcut âna varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır. Böylece geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır.
Algı hapishanelerinde varlıklarını sürdüren bu varoluş biçimlerinin aile, toplum ve kültürün etkisiyle açığa çıkan tezahürleri, öznenin varoluş hakkında birçok şeyi bildiğini sanmasına yol açıyor. Bu sanı, kendi dinamiğince bir hayat yolu izlerken, özneyi yanıltıcı bir kendilik serüvenine çıkarıyor ve tehlikeli sapmalarıyla egoyu şişiriyor.
‘Akışkan Üst-İnsan’lar çağındayız. Daha doğrusu her şeyin akışkan olmaya umutsuzca debelendiği bir çağ bu. Oysa her şeyin, var olan koşullarından mesut, inatla durduğu bu dünyada, aslında akıp giden hiçbir şey yoktur.
Üst-İnsan denen şey, kimliğin söylemsel inşâsından öteye gitmedi. Üst-İnsan, “cogito ergo sum” evriminde yüksek bir entelektüel seviyeye tekabül etmiyorsa (ki bence etmiyor), egonun tehlikeli sapmalarından biri olarak görülmelidir. Özne bu yanılsama ve inanışlar yoluyla, ona öğretilenlerin devinim alanında ufacık özgürlük alanları inşâ ederek bu alanlara hapsolmakta ve hayatını susuz araziye bırakılmış bir bitki gibi harcamaktadır.
Bu dar alanlarda korku, nefret, ama aynı zamanda umut, güven, imrenme gibi duygular zehirli bir karışımla özneye sunulmakta. Bu sosyolojik taslakta sarsak özne Tanrı’nın iyicil niyetlerine yüksek dozda maruz kalmış bir entitedir. Eğer düşerse hayat onun üzerine basıp, onu paramparça edecek.
Öznenin kendi efendisi olma serüveni zamanın boyun eğmez mantığına dönüştü. Üst-İnsan tarzında bir ‘kendi kendinin efendisi olma’nın gebelik döneminde pek çok embriyonun yaşamının düşükle sonlanması kaçınılmazdır.
‘Vasat’ın beceriksiz, savurgan, aşağılık, aptalca ve acımasız işine bakınca, her şeye yetkin, sözüm ona iyilik, güzellik ve doğruluk kaynağı Üst-İnsan’ın böyle bir mukayesede bir gereksinim olarak ortaya çıkmış olması mantıklıdır. Kendi yaratısıyla övünmek bir yana, dünyaya, onu cehenneme çeviren bir varlık bırakan Tanrı’nın arkasında bıraktığı iktidar vakumunu yetkin ve müktedir olanın doldurması neden-sonuç ilişkisinde mantıklı görünüyor.
Kavramsal bir tanrılaştırma olarak Üst-insan, birbirine kıyan canlılar, musibet ve yıkımlarla dolu bir dünyayı yaratmış olana ilişkin yalana, sert felsefî bir saldırıyla verilmiş bir yanıttır.
Özgürlük ve tutsaklık erkin ve onun görüntülerinin içinde yuvalanan bir gerilim mi? Özgürlüğün ve tutsaklığın yuvalanma alanları neler ?
Tutsaklık ve özgürlük arayışı arasındaki gerilim, tutsaklık-özgürlük şekillerinin yuvalandığı mikro toplumsal alanların doğru teşhis edilmesiyle kendiliğinden çözülmüş gibi görünüyor.
Bazılarınızın, “tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle özgür olunur” dediğini duyar gibiyim. Eğer özgürlük alışverişin mikro alanında yuvalanan bir olguysa, ekonomi bilimi denen kanonun, özgürlüğü yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmettiğini savlayabiliriz. Nasıl mı ? Reklamla, ekonominin sözüm ona siyaset üstü olduğu aldatmacasıyla, kapitalizmin insanın doğasına en uygun sistem olduğu yalanıyla, tüketerek mutlu olunacağı yanılsamasıyla, daha fazla tüketmeye yönelik algı manipülasyonlarıyla, markaların kimlik bahşettiği, kimliğin en makbul olanının sathi olanı olduğu savıyla, sahiplenmeyi ve yarışı körükleyen algılarla. Görüldüğü üzere ekonomi biliminin neredeyse tüm davranış ve hayat şekillerine yön veren totaliter içerikleri, özgürlüğü arayan öznenin manevra alanlarını bir o kadar da dar hâle getirdi.
Kendi hayatını yaşamak isteyen adam her daim daha fazla özgürlük ve mutluluk düşlerken, bir yandan Homo Ekonomicus’un gitgide artan kapan ve tuzakları diğer yandan o meşhur sosyal sözleşmenin aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsoldu.
Aslında burada özgürlük arayışındaki özne sisteme maruz kalan mağdur özne olmaktan çok özgürlüğun yuvalandığı yerleri yanlış teşhis etmesinden dolayı kendi kendini maruz bırakan, Homo Ekonomicus’un suç ortağı bir öznedir. Burdaki zımni suçortaklığı, öznenin eski varoluş tarzlarının hayaletlerini ehlileştirilememesiyle ilgili bir şeydir. Onun ellerini bağlayan şey, içindeki eski varoluş tarzlarının hayaletlerinin diş gıcırdatmalarına kulak tıkayamamasıdır.
Özgürlüğü arayan öznenin altında ezildiği ve sızlandığı yük, sabah yataktan çıkması için iyi bir neden sunan şeyleri AVM’lerde arama yatkınlığıdır.
Nietzsche’nin Üst-insanı muhtemelen AVM’lerden nefret eden biriydi. Fakat onun tutsaklığa karşı bir uyarı olarak yorumlanabilecek tavsiyeleri, öznenin kendine yolculuğunu kibirle ve iktidarla bezenmiş bir “kimlik” kaygısına dönüştürme riskini taşıyor. Üst-İnsan’ın iğneyi kendisine sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlayan edimi bu kibir yüzünden fena halde akamete uğramıştır.
Üst-insan projesi”, belki de kaçınılmaz biçimde sırf bu yüzden en başından kendi yenilgisinin nüvelerini içinde taşıyor.
İnsanların yanyanalığını toplumsal sözleşmenin uyumlu işleyişi olarak görenler var. Sosyal Sözleşme ile modern insanın ulaştığı aşama, sürekli olarak birlikte yaşamak şöyle dursun, katlanılması güç, çileden çıkarıcı, huzursuz ve tedirgin edici bir belirsizlik duygusunun artışı oldu.
Bu yüzden can sıkıcı belirsiz bir dünyada kesinlik kazanmış sığınaklar arıyoruz. Aile kurumu ve toplum bunlardan sadece bazıları. Faket eğer insan güvenini bir kuruma, sosyal bir sözleşmeye ya da metafiziğe yatırmışsa, geleceğini ipotek altına almış demektir. Sosyallik tarafından absorbe edilmiş özne, muhtemelen kendi varoluş hikayesinin protagonisti olma yetisini yitirmiş bir varlıktır. Çünkü onun, yaşama cefasını değerli kılan şeyler hakkında henüz net bir fikri yok.
Özgürlüğün soyut, soyut olduğu kadar da kirli bir kelime, sanı ve his haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Modern insanın özgürlük ihtiyacı bir bilinebilirlik ilkesine değil de bir inanç, sezgi ve anımsama ilkesine bağlı hâle geldi. Giderek herhangi bir şey ya da birisi için mücadele etme zorunluluğunu olabildiğince yitirdik.
Özgürlük bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş görünüyor. Kendi hikayesinin protagonisti olmak isteyen özne, bir aslanın yiyeceğini araması gibi, vahşi ama aslında son derece doğal itkilerle te fi tarihinden beri özgürlüğü aramaktadır.
Özne tutkularıyla bezenmiş, önce nefret eden, intikamcı sonra bağışlayıcı bir varlık olacaksa, özgür olmasına ne gerek var? Modern insanın aslında özgürlüğün kendisine değil sadece hissine ihtiyacı var.
Güvenliğe karşı özgürlük, bu tür bir mübadelede kazanımlar nedir? Bu sorunun yanıtı ancak kazanım kavramı üzerinde ortak bir tanımda buluşmak koşuluyla mümkün.
Şu epeyce muhtemeldir ki, öznenin yitirdikleri kazandıklarını çoğu kez geçer ve özgür olmaya dönük çabalarının yerini, ona erişimin azalmasının neden olduğu bir özgürlük hissi alır.
Bunun adı, ‘tükettiğin kadar özgürsün’ün anlam artığına dönüşen tortu bir özgürlüktür. Oysa özgürlük istenci, alışveriş, kazanım ve kayıp gibi kavramların epey uzağında duran, hayatın ekonomik paradigmasına karşı yöneltilmiş, inanılmaz güçte bir protestodur.
Mülkiyet hırsı ve güvenlik istenci arasındaki gerilim, özneyi olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük özgürlük arayışını külfet haline getiriyor.
Tanrı’nın, kötülüğü yok sayan iyilik konusundaki bağnazlığı, kendi yaratısı olan insanın aklıyla âdeta alay eden bir katılık içinde kibirli bir tutumdur. Ezeli-ebedi bitimsiz bir üretim kudreti, her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışı, ne kadar kibir dolu değil mi ? Tanrı’nın kibri neyse de, tanrı insanı insanın kibrinden korusun ! Çünkü usta olmaya özenmiş çırağın ikinci el kibri çok tehlikelidir.
İnsanların kimlikleri içerisine doğdukları bir toplumdan, kimlik oluşumunun insanların görevi ve sorumluluğu olduğu bir topluma evriliyoruz. “Kimlik” önemli bir mesele ve ilgi çekici bir iş olarak kalmasına rağmen, artık başka yaşam donanımlarının kaderini paylaşıyor. Belirlenmiş bir yönden kesinlikle mahrum; artık arkasında katı ve yok edilemez izler bırakmayan kimliğin bundan böyle kolayca çözülmesi ve alt, üst, yan, başat, etnik, dinî, siyasî, dilsel, gibi antroposentrik tür kibrini ele veren farklı şekillerdeki kalıplara girmeye uygun olması bekleniyor.
Aidiyet, bağlılığın duygusal, hatta belki de kişiyi kandıran hazları gibi hâlâ içimizde yuvalanmıştır. Bir şeye ait olma saplantısı insanı kendilik bilincinden uzaklaştırarak onu yüzlerce yeni kimlik edinmeye, sonra da o kimliklerin içine sığmaya zorluyor. Kimlik ve aidiyetler takıp takıştırmış kişi muhtemelen yalın davranış biçiminin yüce ama kendini öne çıkarmayan güzelliğinden yoksun biridir. Kimlik, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür. Özne orada ona bir yazgı gibi sunulan paternal kapitalizmin sosyal ve ekonomik paradigmasının soğuk bıçak darbeleri içinde kendine bir çıkış yolu arayanlar külübünün asil üyesidir.
Eski kaya katmanlarını kazıyıp insan soyunu atasal maymun soyuna bağlayan antropoloji, toplumsal yeni varoluş biçimlerinin sosyal katmanlarını kazıyacak olursa sosyal Darwinist kimlik sapmalarıyla karşılaşacaktır.
Tüketicilerin oluşturduğu bir toplumda bu tür iktisadî bir merkezilik bahşedilmiş olan “kimlik” kaygısının ardında sahip olma ve tüketmeye dair bir işleyiş yatar. Bu paradigma içinde ‘tüketici’nin kapladığı varlık alanı sarsıcı ve talepkârdır.
Kapitalizmin tüm neo ve liberal versiyonlarının dünyayı acı ve ölüm okyanusunda boğan askeri kast’ına duyduğum tiksintiyi Guernica çok iyi anlatmakta. Ancak tablo somut olarak bir iç savas portresi olmakla birlikte gerçek anlamda öznenin içsavasının tasviridir. Ruhun derinliklerinde kendine ışık tutma cabasına girenin, ruhunu karanlığa boğan, kendine ait, kendine özgü ve kendiliğinden oluşan iki bilinmeyenli içsavaşının betimlemesi.
Bu tablo hem iç savaşın, hem deliliğin, hem uçsuz karanlığın hem de karanlıktan bambaska bir karanlık çıkaran aydınlığın tasviridir. Işık Guernica’da ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik bir kavram olarak öne çıkmakta. Fakat bir kutsal kurtuluş anını müjdelemez.
Fi tarihinden beri ışık ve güneş mitini felsefenin merkezine yerleştiren şey, bilginin gün ışığını arama serüveniydi. Işığı bir “hakikat” değil,”yanılsama” ve “kamaşma” meselesi olarak ele alan sanat anlayışı ışığı estetize edip onun ‘aydınlatıcı’, epistemik yönünü ihmâl etti. Mağara alegorisinde dışarıya çıkan düşünürün yaşadığı kamaşma körlük derecesindeydi. Sanatın ahlâkîleştirilmesi sürecinde onun toplumsal ödevler yüklenmesi gerektiğine vurgu yapılırken, resimde Hristiyan hâlesi, aydınlanmanın, sanatı ahlakileştirme tarzları olarak ortaya çıktı. Kutsallık merceğini imparatordan, derebeyiden, İsa’dan kısacası metafizkten halkın üzerine kaydıran sanat yaklaşımı, iktidarın meşruiyetinin göksel bir varlıktan yeryüzündeki bir kişiye, oradan da halka geçişine dair olan aydınlanmacı mite vurgu yapar.
Kassandra kendisine âşık olan tanrı Apollon’dan, aşkına mukâbil, geleceği görme yetisi istemişti. Fakat daha yüksek bir gerekçeyi sahiplenerek sözünden dönmüştü. Ancak öfkeli tanrı ona öyle bir karşılık vermişti ki, Kassandra bundan böyle olacakları bilecek, görecek ama buna kimseleri inandıramayacaktı.
Tahta atın karnında kendi elleriyle şehre aldıkları savaşçıların, Troyalıların sonu olacağını ayan beyan gören ama buna kimseleri inandıramayan Kassandra sendromları taşıyan sosyal kehanet ulaklarıyız. Eylemin ve sonuçlarının değil niyetlerin okunduğu bu çağda “müneccimlerin” feci bir inandırıcılık sorunu var. Bu sorun kehanetlerle gerçeklik, niyetle eylem arasındaki pergelin kehanetlerden ve niyetlerden yana epey açılmış olması yüzündendir. Şeylerin asıl halleri ile şeylerin -mış gibi halleri arasındaki, gerçeklik ile yanılsama, olayların sonuçları ile niyet arasındaki ayrımın farkına varırken bunun bir aydınlanmaya dönüşmemesi, bu anıklığın sırtını epistemeden çok, sezilerden, sanılardan, inanışlardan, mitlerden ve niyetlerden oluşan devasa bir metafiziğe dayamış olması yüzündendir.
Kassandra’nın geleceği ön görme yetisi ile bu öngörülere kimseyi inandıramaması, Truva atları olduğu sürece diyalektik gerilim arzeden bir ikilem olmayı sürdürecek. Anlaşılan elimizdeki son ütopyalar da sözün kölesi olan yorumcular ve kehanetçiler yüzünden çökecek.
Sevgi olmadan teorilerle boğuşmak, aşktan, sevgiden, şefkat ve merhametten yoksunluk çağımızın doğal karakteristiği hâline geldi. Oysa segi varoluşun çekirdeğine ulaşmakta en etkili yollardan biriydi. Sevgide gözü pek olmak yetkin biçimiyle aşka ulaşmada cesaretin önemli işlevini ön plana çıkarır. Cesaret ve sevgi eski varoluş şekillerini yapıbozumuna uğratırken yeni varoluş şekillerinin ütopyalara olanak tanıdığı bir “cogito” çağını muştulayacak gibi görünüyor.
İnsan bu kadim varoluş şekillerinden biri olan korkunun etrafından dolaşarak, kendine steril bir hayat kurdu. Öznenin içinde kuşku ve efkâr dolu, yaşam yorgunluğu dolu, yaşama karşı direnme dolu bir ses dolanmakta. Korkuya ilave edilmiş korkular çağında korkuyla yüzleşmek ile onun kölesi olmak arasındaki dar aralıkta yaşanan şey âni bir aydınlanmadır. Guernica’da gözün, güneşin ve ampulün iç içe ve yanıbaşlarında bir gaz lambasıyla birlikte tuvalin en tepesinde çizilmiş olmasından anlaşılan odur ki; dünyamızda bir aydınlanma sorunu var.
Guernica tadında parça parça kuramların, kelimelerin üst üste yığıldığı bir yandan yığınak öte yandan bir dağılmışlık toplumunda epistemeden çok niyet okumanın bu dağınıklığı toparlayacağı düşünülmekte. Guernica, iç düzeni dağıtılan ve bozulan bir bedenin imgesi olarak karşımda duruyor. Anlam ve cesaret bu tablonun derin estetik katmanları arasında bir yerde saklıdır. Burada biçim, görünen alışılagelmiş yüzünü kaybederken kendi özünü bulur.
Neron’un cinayetini bir suç haline getiren tek özellik, annesini öldürmesindeki dehşet değil bunu yaparken dışarıya kötücül niyetini yansıtmasıydı. Kurbanı öldürmenin değil de onu hangi niyetle öldürmenin sorgulandığı bir “niyet okuma çağı” na çoktan girmiş bulunuyoruz.
Artı-değerin yerini artı-keyife bıraktığı alışverişe dayanan, mübadeleci, hedonist bir çağ bu. Özne burada niyet okuyan bir müneccim, Olimpos tanrılarının asude ışığının yeryüzünden silindiği, karanlığın hiçbir şeyi saklamaktan aciz hale geldiği trajik bir çağın çöküş figürüdür. Ona adanmış bu rol sayesinde sosyal ve duygusal agoniler içinde debelenmektedir.
Guernica’da açık bir kapıyla sonlanan siyah bir duvar ve dehşetin belirginliği içinde bir çiçek resmedilmiştir. Çünkü iyimserlik bir direnme şeklidir ve kışkırtan bir protesto biçimi olarak yakın gelecekte tercih edilmesi de kuvvetle olasıdır.
Demokrasi, ambargo, askerî, sivil darbeler, kaos, insani yardım, ortadoğu projesi, insan hakları, medeniyetler çatışması, savaşlar ve munzam kurbanları, işte yeni dünya düzeni çağcıl Guernica: “Bunu siz mi yaptınız ? Hayır, bu sizin eseriniz !

Josef Hasek Kılçıksız

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here