“Penceredeyiz sarmaş dolaş, kendimizi seyrediyoruz sokaktan”

Sokağa çıkma yasağının ilk günleriydi. Gece çöktü. İnsanlar dairelerinden balkona çıktılar. Cesaretlerini nağme olarak bestelemiş olanlar, siluetlerini ışıklı balkonlara sürüyerek yalnız veya çiftler halinde şarkılar söylemeye başladılar. Bir ülkenin krizde birleştiğini anlatan görüntüleri gördüğümde, Paul Celan’ın bir şiirinden bir dize düştü aklıma:

“Penceredeyiz sarmaş dolaş, kendimizi seyrediyoruz sokaktan:
Vakit erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın, yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.”

Ben de balkona çıktım. Aşk, şimdi zorlandığımız o iki, üç metrekarelik uzamsal yakınlığa ne kadar dayanır, diye düşünüyorum. Dayanamazsa, bu yüzden virüsü suçlayamazsınız.

Tek kişilik ya da iki kişilik yalnızlığımızı dünyayla paylaştığınız bir sahne olarak balkon aslında önemli bir iktidar topografyasıdır da. Seçimlerden sonra yapılan meşhur balkon konuşmalarının Peronistlere kadar uzanan bir iktidar arka planı var.

Juan ve eşi Eva’nın, milliyetçi ve otoriter tutumları bir yana, Arjantin’de işçi sınıfının refah düzeyini bir hayli yükselttikleri doğrudur. Ancak nepotizmle malul politikaları çoğu zaman popülist ve clientelist bulunmuştu. Balkondan günümüz muktedirlerine kadar uzanan çağrışımlar arasında balkonumu terk edip içeri girdim. İçeri girer girmez kitaplığımda ilk gözüme çarpan “Huis Clos” oldu.

Jean-Paul Sartre tarafından yazılan ve prömiyeri 1944’te “Huis Clos” (Kapalı Kapılar Ardında) başlığı altında sahnelenen tiyatro oyunu, günümüz kötücül gerçekliğine yönelik ilginç çağrışımlarla doludur. Üç kişi ölümlerinden sonra kendilerini cehennemde bulurlar. Küçük bir alana kapatılmışlardır. Ayrılmayacakları küçük bir odada birbirlerine kilitlenirler. Dışarıya çıkmaları yasaktır. İçeride ise işkence vardır. En kötüsü, sürekli olarak başkalarının gözetleyen bakışlarına maruz kalmalarıdır. Bu oyunun ünlü iletisi işte bu yüzden “Cehennem başkalarıdır” olmuştur.

Yazı masasına geçtim. Bir sonraki yazımın başlığını düşünürken gözüm Karl Popper’ın “Açık toplum ve Düşmanları” adlı kitabına takıldı. Toplumun bu kapanma çağında bir yol ayrımıyla karşı karşıya olduğunu vurgulamak bakımından, Karl Popper’ın “Açık toplum ve Düşmanları” adlı kitabını “Kapalı Toplum ve Dostları” şeklinde uyarladım. Bu uyarlamada, mahkûm olduğumuz kapalı toplumun zihnimizi açacağına dair, sosyal izolasyona iyimser göndermeler bulunmaktadır. Zira kriz, sistemlerimizin düşündüğümüzden daha kırılgan olduğunu anlamamızı sağladı. Küreselleşmenin tükenmek üzere olduğunu ve kitle hareketliliğinin sona erdiğini gösterdi. Artık tele toplumu olgusu gerçek oluyor.

Lockdown (kapanma, sosyal izolasyon) zamanları aslında bagajları devlet aklı ile dolu olanlara çok fazla bir seçenek sunmuyor. Çünkü özgürlüğün ne olduğunu yeniden keşfetmek samimiyet ve masumiyetle ‘iltisaklı’ olanların bir seçeneğidir. Çünkü masumiyet olmadan anlamı ve hakikati bulmak mümkün değildir.

Yaklaşan Paskalya neredeyse iki bin yıldır bir umut yortusu olarak kutlandı. Fransa, İspanya, İtalya ve Polonya’da reformcu din adamları, Paskalya ‘ya kadar her perşembe akşamı, canla başla çalışan sağlık ordusu ve yoğun bakımda yaşam savaşı verenlerle dayanışma bâbında, insanların pencere kirişlerinde ya da balkonlarında mum yakmalarını istediler.

Ben bu dayanışma çağrısının, paternalist kapitalizmin, dolaylı dolaysız, merkez zayiat, tüm kurbanlarını kapsayacak şekilde genişletilmesini talep ediyorum. Çünkü dayanışma, sadece korona risk grupları ya da onunla bağlantılı meslek grupları için değil, aynı zamanda salgının ekonomik sonuçlarından mustarip herkes için de geçerli olmalıdır.

Korona, sağlık, ekonomik ve sosyal olmanın yanı sıra, zihinsel ve ruhsal bir meydan okumaya da dönüştü. İnsanların kriz durumlarıyla başa çıkmalarına yardımcı olan bir araç olarak din ya da daha yüksek bir gücün kurtarıcılığına olan inanç, aydınlanma ve sekülerleşme sayesinde bugün sadece sınırlı bir ölçüde mevcuttur. Özellikle U-50 (elli yaş altı) kuşağının çoğu artık dinî mesajlara açık değildir. Bu bağlamda bir çekincemi vurgulamak isterim: Kapitalist modernitenin yol açtığı sekülerleşme, laik olmaktan çok ruhsuzlaşmayla ilgili bir durumdur.

Öte yandan toplanma yasağı durumu daha da karmaşık hale getirdi. Çünkü din, gücünün büyük bir kısmını topluluk hissinden alır. Boş kilise, cami ve sinagoglarda bu duygulanımın gerçekleşmesi çok zordur.

Küreselleşme, sınır tanımayan doktorlar, gazeteciler derken Korona da tıpkı küresel kapitalizm gibi, ezici bir sınır tanımaz olduğunu gösterdi. En ufak bir toplanmayı bile engelleyen virüs aslında bu yönüyle totaliter bir karaktere sahiptir. Virüs, tüm sağlık tarihçemizin bir çipte toplanacağı olası bir “Big Brother” toplumuna yol açması bağlamında da totaliterdir. Ve bu totaliterlik içinde her birimiz, Josef K’lar gibi, yeni kamusal düzenin kafkaesk figürleri olamaya adayız.

Sürdürülebilir büyüme anlatısı, korona kriziyle birlikte tılsımını yitirdikten sonra, ortalığa siyasi ve ekonomik kalıntılarını saçmaya başladı. Milliyetçilik, korumacılık, totaliterlik ve popülizm yükseliştedir. Anlaşılan o ki, masum ve mükemmel bir dünya yanılsamasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Aslında insanlığın masumiyet çağı hiçbir zaman olmadı.

Eski sözüm ona istikrar, büyüme ve barış dünyasına artık veda etmenin zamanı gelmiştir. Öfori ve felaketle karakterize edilen bir zamandan yeni bir gerçeklik duygusu bulmayı nasıl başaracağız?

Mikroskobik bir şeyin makro değişimleri yönlendirmesi akıl alır şey değil. Bir virüsün yol açtığı yıkım karşısında insanın çaresizliği göz önünde tutulursa, neoliberal politikaların yol açtığı makro zararlar nedeniyle doğanın yıkıcı öfkesi karşısında insanın ne yapa(maya)bileceğini artık siz tahmin edin.

Neoliberalizmde devletin asıl ilgilenmesi gereken şey sadece paranın hareketidir. Sağlık, kültür ve sosyal alanlar değildir. Bu bakımdan, neoliberalizmin ne sosyal devlet anlayışıyla ne de pozitif özgürlükle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.

Siyasi olarak liberalizm, sadece kentsoylular ve küreselleşmenin müteahhitleri için lüks bir üründür. Aslında liberalizmin ne olduğundan kimse emin değil. Ama bugün herkes artık bir enkaz yığını olduğunu biliyor. Korona kriziyle birlikte burada ve orada, herkes yıkıntıların arasından ondan geriye kalanı kurtarmakla meşgul. Soğuk Savaş’tan sözüm ona ideolojik zaferle çıkmış olmakla övünen kendinden menkul liberaller bile yaptıkları hatalar hakkında özeleştiri vermek için uygun bir zaman seçtiler: Eve kapanma zamanını. Ey Korona, sen nelere kadirmişsin!

Sürü bağışıklığı diye bir kavram son günlerde epey dillendirilir oldu. Bu sav, yüksek risk grubuna mensup kişilerin sıkıca tecrit edileceği gerçeğine dayanırken, sağlığı daha az kırılgan olanların mümkün olan en kısa sürede virüsle enfekte olmalarını ön görüyor. Böylece bağışıklığın artması sağlanacaktır. Bilimsel olarak son derece tartışmalı bu hızlı salgın stratejisi, eksikliği hissedilen sosyal dayanışma için bir alibi sunmaktan öteye gitmedi.

Bağışıklık derken, toplumbilimciler, insanlığın yalana, yalnızlığa, zulme ve bencilliğe karşı bağışıklığını arttıracak bir aşı üzerinde neden çalışmazlar, anlamış değilim.

Sosyal dayanışma anlamında Avrupa yok hükmünde bir yere dönüştü. Bu durum, korona krizinde de açıkça görülüyor. Ülkeler yüzlerini Brüksel’e değil içeriye çeviriyorlar. Kriz arenalarının neresinde olursa olsun, Avrupa zayıf, bölünmüş ve çoğu zaman ikiyüzlü olarak görünüyor. Bu, Suriye ve Libya’daki vekalet savaşları, göç krizi ve Batı Balkanlar’da uyuklayan genişleme politikası için de geçerlidir. Jeostratejik olarak aktif bir Avrupa sadece bir fantezi mi? Belki de değildir, ancak korona krizinin Avrupa’yı değil de değerler sistemi anlamında Avrupalılığı çetin bir sınava çektiği doğrudur.

Virüs bir yıkım tablosu ile birlikte anılıyor. Bir tür nihilist çılgınlıkla ilerleyen virüsün kapladığı sosyal alan tabuları yıkmasıyla eş zamanlı olarak genişliyor. Virüs “normal” gündelik yaşamı tahrip etti. Birçok sosyal tabuyu da yıktı. Yıkılan bu tabuların yerine hangilerinin ikame edileceğini şimdiden tahmin etmek zor. İnsanlar futbol maçları, düğün dernek, kafe ile restoranlar gibi etkinlikler olmadan yaşamanın ne demek olduğunu deneyimleyerek yavaş yavaş anlıyorlar. Evlilik kurumu, eve kapanma nedeniyle, tarihinde hiç görülmediği kadar çetin bir meydan okumayla karşı karşıyadır.

Bu yüzden bu çağın ileride, tıpkı Milattan Önce ve Milattan Sonra’da olduğu gibi, Korona Öncesi (KÖ) ve Korona Sonrası (KS) gibi sosyal bir ayraçla anılması olasıdır.

Sınıflar arası dikey geçişkenliğin, ölüm dışında, bu kadar zorlaştığı başka bir zaman dilimi henüz yaşanmadı. Tedarik zincirinin aksadığı korona çağında, tarlasında, bahçesinde kendine yetecek kadar üretim yapan otarşik vatandaş tipolojisi kıymete binmiştir.

Eğer Homo economicus, Homo politicus, Homo erectus, Neandertal ve Homo sapiens insanı aynı zaman diliminde yaşasaydı, bir parametre olarak virüs, yaşam serüveni önce hedonist, sonra fatih, şimdi ise hayatta kalana evrilen hangi türün evrim zincirinde olumlu bir işlev yüklenirdi ?

Bir çoğunuz buna Homo sapiens yanıtını verecektir. Ama doğru yanıt bence, etik ile vicdanın katli pahasına, Homo economicus ve onun sıkı müttefiki Homo politicus’tur.

“Aslında kriz verimli, üretken bir durumdur. Ondan sadece felaketin buruk, kekremsi tatlarını almayı bilmelisiniz.” diye yazar Max Frisch. İnsan, geçmişe bakıldığında, yurdum Türkiye’nin krizden felaketin buruk tatlarını ayıklayacağına dair büyük umutlara ne yazık ki kapılamıyor.

Josef Hasek Kılçıksız

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here