Gümüş Güvercin – Andrey Belıy ‘Doğu-Batı ikilemini sorgulayan bir roman’

Doğu-Batı konusunu, ‘aydın’ olma durumunu roman kahramanı üzerinden sorgulayan, oradan ‘aydın’lara bakan Andrey Belıy, bir anlamda yaşamın gerçek çelişkilerinin arayışını sergilemiş Gümüş Güvercin’de. Kitap, bu yönüyle, yaşadığımız çağa da denk düşen ezeli bir sorunsala parmak basmış.
Gümüş Güvercin, Batı ve Doğu gibi iki temel olgu üzerinde gidip geliyor. Dolayısıyla kitap, iki ayrı kültürün toplumu ve insanı için felsefi açılımlar sunuyor. Aslında Andrey Belıy, Gümüş Güvercin’de, Rus toplumunun 1917 öncesi panoramasını, daha doğrusu yeni bir döneme girmek üzere olan Rusya’nın toplum yapısını ve entelektüel zenginliğini gözler önüne seriyor. Rus simgeciliğinin önemli kuramcılarından, şair, romancı, anı ve deneme yazarı Andrey Belıy, Rus Modernist akımını ilk benimseyenlerden biri olarak da kitabında, temsil ettiği düşünceyi belirgin bir şekilde öne çıkarıyor. Zaten Belıy, yaratacılığını belirleyen mistik coşkuları ana tema olarak da eserinde yeterince sergiliyor. Yalnız söz konusu coşku ve düşüncelerin bir amaç olarak öne çıkarıldığı sanılmasın. Aksine, anlatılan duygu durumları daha çok bir arayış, ‘kurtuluş’ fikrini çağrıştırıyor. Varoluşsal bir perspektifin de kendini hissettirdiği Gümüş Güvercin’de bir şair ve düşünürün derin huzursuzluğu, insanlık adına duyulan kaygılar, arayışlar göze çarpıyor. Ruhsal betimlemelerin belirginliğinin yanı sıra, şiirsel anlatımın ve lirizmin öne çıktığı kitap, anlatım tekniği ve olayların seyri açısından da farklı bir görüntü oluşturuyor. Dolayısıyla okuyucunun kitaba başlamadan önce, Belıy hakkında ön bilgiyle donanması gerekiyor. Zira Belıy, olaylar arasında kurduğu bağlantılarda, durum betimlemelerinde ve yaptığı göndermelerde, Rus kültürünün zenginliğinden oldukça fazla yararlanıyor ve parantez içinde atıflarda bulunuyor.

Bu anlamda da, kitabı okumak için özel bir dikkat, daha doğrusu çaba gerekiyor. Şunu da belirtmeden geçmeyelim, her ne kadar Belıy, mistik coşkularla donanmış, lirik bir yazar ve şair kimliğiyle öne çıksa da, bünyesinde Marksizm’e yer veren, Ekim Devrimi’ni benmiseyen biri olarak toplumcu bir yan da taşıyor. Bu yüzden, Gümüş Güvercin’de Bolşevik ve ‘sisyilistler’ (sosyalistler) adı da sıkça geçiyor. Rusya’da bir banliyö köyü olan Tselebeyova’nın ayrıntılı ve canlı betimlemesiyle başlayan roman, köyün günlük ritmi ve ana karakter Daryalski’yle tanıştırıyor okuyucusunu. İki yaz üst üste köyde ev kiralayan Daryalski, üçüncü yaz gelişinde ise bir malikaniye yerleşecektir. Daryalski’nin köye geliş nedeni daha çok sevdiği kız Katya içindir. Daryalski, büyükannesi barones Todrabe-Graabena’yla birlikte yaşayan Katya’nın nişanlısıdır artık. Ancak, ‘eksantrik’ tavırlarına rağmen, ‘çok fakir, kimsesiz’ olarak görülen ve Katya’nın çevresi tarafından hafif alayla karşılanan Daryalski, söz konusu çevrenin, özellikle de büyükannenin yargılarını alt üst edecektir. Bundan sonraki olaylar ise Katya ve Daryalski ilişkisinden bütün bir topluma doğru genişleyerek ilerler. Söz konusu genişlemeye, mistik esrime içine bodoslama dalan Daryalski’yle birlikte Rusya’nın geçmekte olduğu önemli bir süreç girecektir.

Kavgacı, küfürbaz, çapulcu..
‘Batı çok, pek çok sözü, sesi ve işareti dünyayı hayrette bırakacak biçimde yayıyordu, ama o sözler, o sesler ve işaretler adeta konuşmaktan yılmış kurt adam gibi insanları peşinden sürüklüyor: nereye? Sessiz Rus sözü senin ağzından çıkarken, o ses sende dua olarak kalıyor; Batı’nın bize öğrettiği sözcükler gün ışığında çakıl taşları ve rengârenk çisentiler şeklinde (ki bu damlaları ayakların dibine çamur dökerek ve seni susuz bırakarak; ama hiç değilse altuni yağmur damlalarını bir an hayranlıkla seyretmek için yanına birtakım insanları çağırarak) yayan ve havaya savrulan altın rengi şarap kadehi gibidir. Batı kendi sözcüklerini kitaplara, her çeşit bilime boşaltıyor; işte, bu nedenle orada ifade edilebilen sözcükler, hayatın tek konuşma tarzı olmuştur: İşte, Batı böyle bir şey. Ama gerçekten söz değil, ruh; ruh söylenmemişliğe kederlenir, analtılmamışlık için azap çeker. Rusya’da bu farklıdır: Kırların, ormanların, insanların sözlerin ardına gizlenmezler ve yaşam tarzları gözleri okşamaz; sözcükleri baştan aşağıya küfürdür; yaşam biçimleri; çoğu ayyaş, kavgacı, küfürbaz, çapulcudur; açlık, pislik ve cehalet kol gezer.’ Batı kültürü almış, Okült öğretiyi benimsemiş, arayış içinde bir aydın tipini temsil eden Daryalski, malikanenin bulunduğu Gogolevo köyünden ayrılıp Tselebeyova köyüne yerleşecektir. Daryalski üzerinden Rusya’nın Tselebeyova adlı köyünde geçen olaylar genel bir durumun kompakt hali gibidir. Gerçeği Doğu’da aramaya karar vermiş olan Daryalski’nin yerleştiği Tselebova köyünde Güvercinler adlı mistik bir tarikata girmesi hiç de sürpriz olmaz. Tarikattan köylü kadın Matriyona’ya âşık olan Daryalski, artık aradığını bulmuş gibidir. Biri Batı’yı, diğeri Doğu’yu temsil eden iki kadın, iki aşk ve iki yaşam biçimi gibi oldukça bütünsel çerçevesi olan Gümüş Güvercin, aşkı, düşünce ve yönelimlerden soyutlamayarak da söz konusu bütünlüğü korumuş.

Aydının kendini bir tür sınavdan geçirdiği, seçtiği yaşam biçimini deneyimlediği bir sürecin anlatıldığı kitapta, aldığı Batı eğitimine rağmen yüzünü Doğu’ya, kırsala, bedensel emeğe çeviren Daryalski, döneminin tüm aydınlarını temsilen nereye varacaktır? ‘Kaprisli bir çocuk, tüm yaşamını bu ikincisinin peşinden sürdürüceksin ve kimse burada anlamayacak seni, üstelik sizde pek aşk olmadığını, seni ezen sırrın çözülmemiş bir kütlesi olduğunu kendin de anlamayacaksın.’ Her ne kadar kafası karışık bir aydın tipini sergilese de, Daryalski’nin hakkını teslim etmekte yarar var. Gerçeğin peşinde koşan, romantik bir kişilik olan Daryalski, geride parlak bir yaşamı bırakmasıyla bir tür kahramanlık örneği gibidir.

Ya tımarhane ya da hapishane
Düşünce ve pratiğin zorunluluğu açısından bakıldığında, günümüzün sanal dünyasından da uzaklaştırıcı bir etki taşıyor kitap. Ancak, her yeni yaşam türürün köklerinin oluşturulması gerekliliği uzun zaman alacağından, Daryalski’nin yeni yaşamında karşılaştığı zorluklar, daha çok içselleştirdiği özlemlerinden ve düşünce sisteminden gelecektir: ‘Kendi üzerinde çalışmayı düşünüyordu: ruhunda, henüz keşfedilmemiş bir yaşam tarzına önceden duyulan haz ile güçsüzlüğün fazla ihtiyatlı korkunç savaşımı cereyan ediyordu, çok eski bir canavar imgesinin, hayvana benzeyen yeni bir şeyle, insanüstü bir sağduyuyla mücadelesi baş gösteriyordu şimdi ve Daryalski bu mücadelede kendisine her şeyin sunulacağını biliyordu, onun üstünde hiçbir şey, hiçbir kimse, hiçbir zaman; bazen korkuyor, bazen neşeleniyordu: onu geride bırakan çağdaşlarının duygu dalgalanmalarında, belki de bir tek nesil için değil, onlardan hem daha da güçsüz, hem sonsuzca daha güçlü oluyordu; onların baştan aşağı eskimiş mirası, onun içinde şimdi çürüyordu. Ama bu çürümenin iğrençliği verimli bir tarlada henüz çürüyüp bozulmamıştı. Bu nedenle geleceğin zayıf tohumları Daryalski’de biraz cılız filiz veriyordu.’

Yeni yaşamının gereklerini yerine getirmekte pek zorlanmaz Daryalski. Sık sık geride bıraktığı yaşamını hatırlaması, onu ‘yaşamın kavrulduğu yer’ olarak görerek bir tür yazıklanma durumu yaşamasını getirir. Böylelikle de Rus aydınlarının yaşam şekline eleştirel bir tutum alındığının daha bir farkında oluruz. Orada, yani Daryalski’nin Moskova’da bıraktığı yaşam, ‘cilveli bayanların ve kadın şakşakçıların-şairlerin kibirli meclisleri’dir. Daryalski üzerinden ‘aydın’ olma durumunu sorgulayan, ‘aydın’lara bakan yazar, bir tür yaşamın gerçek çelişkilerinin arayışını sergilemiş. Bu yönüyle, yaşadığımız çağa da denk düşen ezeli bir sorunsala parmak basmış. Bu yönüyle de Gümüş Güvercin, değişmeyen sorulara getirilen çeşitli yanıtlar açısından okunması gereken bir kitap.

‘Sen, Rusya toprağı, nice evlat besledin; ve çiçek misali düşüncelerin dondu; çocuklarının kafaları huzursuz: Oğulların senden kaçıyor Rusya, senin uçsuz bucaksız genişliğini yaban ellerde unutmak; ve onlar döndükten sonra onları kim tanıyacak? Onların sözcükleri yabancı, gözleri yabancı… Gençler kendinize dair bir şeyler biliyor musunuz? Evli kadınlar dinleyin, kadınlar, özgür ayin çanı: Geniş, ferah kırlarda ezelden beri vardır ayin; kentte ayine katılana huzur olmaz, yalnızca sefalet çeker kentte; yarı ölü yarı diri yurtdışına kaçacak, akıl çoraklaşacak, dil tutulacak: Hastalıktan ve özlemden kaplıcalarda tedavi olacak ve sonunda tımarhaneye girecek ve hapishaneye; ey Rusya toprağı, o sana dönmekle bitirecek bunu.’ Aysel Sağır, Cumhuriyet Kitap / 26 Mart 2009

A. ÖMER TÜRKEŞ, RADİKAL KİTAP / 26/12/2008
Gecikmiş modernliğin aydınlara bıraktığı en ağır yük ?ülkenin nasıl kurtulacağı? meselesidir. Bu mesele Rus aydınlarıyla Osmanlı aydınlarını birbirine yakınlaştırır. Sorunun çözümünü kimileri doğrudan Batıyı model almakta görmüş kimileri ise kendi doğulu kimlikleri ile Batı arasında bir sentez aramışlardır. Ancak her iki durum da gecikmişliğin gerilimlerini barındırır. Halit Ziya?nın ya Dostovyevski?nin romanlarına gücünü veren bu gerilimlerdir… Gecikmiş bir proje olarak ortaya çıkan gecikmiş modernliğin öteki geç kalmış ülke edebiyatlarında da benzer gerilimler yarattığını, romanların Avrupa kültürüne yönelik hem bir hayranlık hem bir hoşgörü, hem bir gıpta hem bir korku barındırdığını tesbit edebiliyoruz. Modernizm öncesi ortaya çıkan bu kahredici gerginlikler, aydınların anlam dünyasını altüst edecek; kurdukları kimlikler, aradıkları sentezler, buldukları çareler kendi kazanımları olarak değil, modernitenin bu gecikmiş ve çarpılmış biçimleri üzerinde yükselecektir.
Andrey Belıy, 1880 yılında, Rusya tarihinin en kaotik döneminde dünyaya geldi. Üst sınıflara mensup ailesi sayesinde iyi bir eğitim aldı, Batı kültürünü ve felsefesini öğrendi. Edebiyata, özellikle şiire istidatlıydı. Ve ülkesinin akibeti hakkında her Rus aydını gibi elbette onun da söyleyecekleri vardı. 1909?dan başlayarak Rusya tarihinin Doğu-Batı etrafında düğümlenen felsefesi üzerine bir epik üçleme tasarlamıştı. Sözünü ettiğim üçlemenin ilki olan Gümüş Güvercin işte böyle bir arayışın romanıdır.
Hikâye, 1905 Burjuva Demokratik Devrimi sonrası bir dönemde, Rusya?nın bir köyünde geçer. Roman kahramanı Daryalski, Batı?yı ve antik kültürü özümsemiş, okült öğretisiyle tanışmış, ama yeni bir gerçekliğin peşinde koşan tatminsiz genç bir aydın. Kenti terk edip bir köyde yazlık bir ev kiralar. Burada yaşayan soylu ve zengin bir ailenin kızı Katya ile, kızın büyükannesinin bütün itirazlarına rağmen nişanlanır. Bir yandan da halkla kaynaşmaya ve onların yaşam tarzlarının derinliklerine inmeye çalışır. Aslında ruhunu kurtarmaya çalışmaktadır genç adam. Köyde liderliğini yaşlı bir marangozun yaptığı ?Güvercinler? adlı mistik bir tarikat örgütlenmiştir. Arayış içerisindeki Daryalski, tarikatin tutukulu mistismininin çekimine kapılmaktan tereddüt etmez. Belki de çekimi yaratan marangozun karısına duyduğu aşktır. O aşkı yaratansa Katya ile olan ilişkisinde eksikliğini hissettiği şehvettir. Kadınla ilişkisinin tarikat bizzat marangoz- tarafından körüklendiğini, böylelikle tarikatın içine çekildiğini anlayamayan Daryalski, Rusya ruhunu temsil ettiğini sandığı tarikatın Doğu?nun karanlık yüzü olduğunu anladığında artık çok geçtir…
Belıy, tıpkı Petersburg romanındaki gibi Gümüş Güvercin?de de 1900 yılı başlarındaki Rus hayatından pek çok insan tipini ve karakteristik meseleleri, kavramları, olayları bir araya getirmiş. Rus hikâye ve roman geleneğini yaslanarak, o geleneğin anlattığı insanları -taşra soylularını, eğitimli küçük burjuvaları, zengin ve yoksul köylüleri- yeni bir biçimde canlandırıyor. Böyle bir gelenek kuşkusuz Gogol?e götürecektir okuyucuyu. Bu bilinçli bir gönderme; ?Belıy, ruhu ve üslubuyla Gogol?ü hatırlatan romanında, Gogol?e gizli, açık göndermelerle: ?Rusya?nın kurtuluşu nerededir; Doğu?da mı, Batı?da mı?? geleneksel sorusuna yanıt vermeyi deniyor.?
İlk romanı olmasına rağmen yazarın dile ve kurguya hakimiyetiyle ustalığını sergilediği Gümüş Güvercin, Doğu ve Batı karşıtlığına sıkışmış Rus aydınının arayışlarına edebiyatın içerisinden verilmiş bir yanıt. Alışılageldik ?köye çekilen aydın? temasını önce her biri simgesel karşılıklar taşıyan motiflerle karmaşık bir hale sokuyor, ardından teker teker çözümleyip kapsayıcı bir simgeye bağlıyor. Hıristiyan mistisizmin pek çok yönünün hikâye kurgusuna yedirildiği, devrim öncesi Rusya atmosferinin görünür kılındığı romanda Belıy?in Doğu-Batı tartışmasına ironiyle yaklaştığını görüyoruz. Her iki yol da siste ve kaosta yitip giderken Beliy üçüncü bir yol arıyor. Devrimi coşkuyla selamlayan yazarlar arasında yer alacak Beliy?in aradığı yol devrimim yoludur. Bu yolu açacak olan yeni bir kuşaktır.

Düzyazıda ritm ve lirizm
Matematikten ezoterik bilimlere dek geniş bir ilgi alanına sahip olan Andrey Belıy, Rus simgeciliğinin en önemli şair, yazar ve kuramcıları arasında sayıldığı halde Türkçeye çok geç neredeyse bir asırlık bir gecikmeyle çevrildi. Bu gecikmişliğin nedenleri başlı başına bir tartışma konusu. Belıy, müzik ve dil arasında bir bileşim denemesi olan Simfoniya (1902) adlı eseriyle ünlenmişti. 1900?ün başlarında art arda şiir kitapları yayımladıktan sonra ilk romanı Gümüş Güvercin?i yazdı. İkinci romanı Petersburg (1913) anlatımındaki yenilikler ve zengin olay örgüsüyle büyük yankı uyandırdı. Nikolay Berdyayev?in ?Rus kübizminin edebiyat alanındaki bir örneği? olarak nitelediği bu romanı, Vladimir Nabokov, dünya edebiyatının en önemli dört romanı arasında sayacaktı. Bu roman klasik rus romanından yeni bir romana doğru açılımın habercisiydi. O dönem Rusya?sında edebiyat ve sanatın zenginliği dikkat çekicidir. Simgeciler, fütüristler, akmeistler, imgeciler, onların birbirinden ayrılan zaman zaman birleşen alt dalları devrim öncesi Rusya?sının düşünsel zenginliğini sergiler. Ekim devrimi sonrasında icat edilen Toplumcu Gerçekçilik akımının tek sesliliği nedeniyle bu zenginliğin kucaklanamaması sadece Rusya için değil sosyalist edebiyatın geneli için büyük bir kayıptır.
Rus edebiyatını sevenler Belıy?ın gelenekle yeni arasında kurduğu organik birlikteliği hemen farkedecekler. Kişilerini Gogol, Dostovtevski, Tolstoy gibi hem iç hem dış dünyalarıyla birlikte canlandırması, güçlü mekan ve doğa tasvirleri, canlı ve anlatımı güçlü diyaloglar… Üsluba geldiğimizde ise Puşkin etkisinden söz edeceğiz. ?Lirizmiyle insanı büyüleyen eşsiz doğa betimleri özellikle dikkat değer. Tekdüze, uçsuz bucaksız Rusya ovaları, koşan yollar, çimen dalgaları, alevli günbatımları: bütün bunlar, parlak resimsel diliyle Gümüş Güvercin?i Rus edebiyat hazinesinin zengin yapıtlarından biri haline getiriyor.?
Glossa (dil) ve lasso (konuşma) sözleriyle oluşturulmuş Glossolalia ismini taşıyan şiir kitabında ses üzerine bir düzyazı şiir yazmıştı Belıy. Gümüş Guvercin?in pek çok bölümüde de sesin, sözün, renklerin sessel ve imgesel anlamlarını yakalıyor. Düzyazıda ritmi ilke kabul etmesi; dilsel ve sessel kurallarda çok çeşitlilik ve farklılık; noktalama işaretlerinin, özellikle ?ve?, noktalı virgül, iki nokta üst üste ve tirenin alışılmadık biçimde kullanılması; çok karmaşık tümce kuruluşları; sözcüklerin geleneksel yapısını değiştirme; ritim adına sözcükler üzerinde beklenmedik vurgu bölünmeleri; gramer kurallarına aykırılık?, Belıy üslubunun kendine özgü özellikleri. Gerek Petersburg?un gerekse de Gümüş Güvercin?in çevrimenlerinin başarısı bu üslubu nüfüz etmemizi sağlıyor. Bu üslubu yansıtan bir alıntıyla bitiriyorum;
?Köyün tam ortasında geniş mi geniş bir çayırlık vardır; yemyeşil: orada eğlenirler, dans ederler, genç kızlar içli şarkılarıyla gam çekerler; burada akerdeona da yer bulunur, ancak kent eğlencesine benzemez: kentte ne ayçekirdeği tükürülür, ne de ayaklar altında çimenler ezilir. Çember olup şarkılı türkülü oyun başlayınca, ipek giysileri içinde saçları pomatlı genç kızlar, boyunlarında boncuklar, vahşi çığlıklar atmaya başlarlar ve ayaklar da dansa yürüyünce bir ot dalgası koşar, akşam rüzgârı kışkırtırcasına uğuldar; acaip ve neşeli: burada neyin tuhaf, neyin neşeli olduğunu gerçekten anlayamazsın… Dalgalar aralıksız koşar; yol boyunca korkuyla ilerler ve kararsız bir sıçramayla dağılırlar; ve o zaman yol kenarında çalı kümeleri hıçkırır ve karmakarışık bir toz direği yükselir göğe. Akşamları kulağını ypla dayayınca otların büyüdüğünü ve Tselebeyevo üzerinde sarı kocaman bir dolunayın yükseldiğini duyarsın; ve evine geç kalmış bir çiftçinin telaşı boğuk bir gürültüyle geçer.?

Tanıtım Yazısı
Andrey Belıy’ın Rusya tarihinin felsefesi üzerine tasarladığı epik üçlemenin ilki olan bu romanında, Doğu’nun okült (gizlicilik) güçleriyle kuşatılmış bir kişilikten yola çıkarak, Rusya’nın Doğu ve Batı arasındaki konumu ele alınıyor.
Olaylar Rusya’nın bir köyünde geçer. Romanın başkişisi Daryalski Batı ve antik kültürü özümsemiş, okült öğretisiyle tanışmış, ama yeni bir gerçekliğin peşinde koşan tatminsiz genç bir aydındır. Sonunda kenti terk edip bir köyde yazlık bir ev kiralar. “Güvercinler” adlı mistik bir tarikatın üyesi olan köylülerle tanışır ve onlara katılarak köye yerleşir. Halkla kaynaşmaya ve derinliklerine girmeye çalışarak köy yaşam tarzı sürmeye başlar. Köylülerin esrimeye varan tutkulu mistisizmi ve tarikat üyesi bir kadınla yaşadığı aşk onu burgaç gibi içine çeker. Doğu ile Batı arasında gidip gelen Daryalski katıldığı tarikatın Rusya değil, Doğu’nun karanlık uçurumu olduğunu çok geç de olsa anlar ve kurtulmak için bu Rus köyünün karanlık, okült güçleriyle umutsuz bir mücadeleye girer.
Roman “Rusya’nın kurtuluşu nerededir, Doğu’da mı, Batı’da mı?” geleneksel sorusuna bir yanıt denemesidir.

Gümüş Güvercin/ Andrey Belıy
Çeviri: Kayhan Yükseler/ YKY, 2008/ 358 s.

Andrey Belıy’in Yaşam Öyküsü
(1880-1934, asıl adı Boris Nikolayeviç Bugayev). Şair, roman yazarı. Rus simgeciliğinin en önemli şairi ve kuramcısı olan Belıy, ilk olarak müzik ve dil arasında bir bileşim denemesi olan Simfoniya (1902) adlı eseriyle ünlendi. Zoloto v Lazuri (Gökyüzündeki Altın, 1904), Pepel (Küller, 1909), Urna (Kül Vazosu, 1909) adlı şiir kitaplarının ardından 1910 yılında ilk romanı Serebriyanniy Golub?u (Gümüş Güvercin) yazdı. İkinci romanı olan Petersburg (1913) anlatımındaki yenilikler ve zengin olay örgüsüyle büyük yankı uyandırdı. Nikolay Berdyayev?in ?Rus kübizminin edebiyat alanındaki bir örneği? olarak nitelediği bu romanı, Vladimir Nabokov, bu romanı dünya edebiyatının en önemli dört romanı arasında saymaktadır. Matematikten ezoterik bilimlere dek geniş bir ilgi alanına sahip olan Andrey Belıy, 1917 yılında devrimi coşkuyla karşılayan yazarlar arasında yer aldı.

Diğer önemli eserleri arasında şunlar anılabilir: Simvolizm (Simgecilik, 1910), Rudolf Şteyner i Göte v Mirovozzrenii Sovremennosti (Çağdaş Dünya Görüşünde Rudolf Steiner ve Goethe, 1915), Kotik Letayev (1917), Hristos Voskres (Dirilen İsa, 1918) Kreşçonıy kitayets (Vaftiz Edilmiş Çinli, 1921), Glossolaliya (Glossolalia, 1922), Moskva (Moskova, 1926), Maski (Maskeler, 1932), Masterstvo Gogolya (Gogol?ün Ustalığı, 1934).

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Yılın Yazarı – Petros Tatsopoulos

Yunanistan edebiyatında 80 Kuşağı?nın en tanınmış temsilcilerinden Petros Tatsopoulos, Yılın Yazarı romanında Yunanistan edebiyatını tartışıyor. Aslında konu ettiği edebiyat değil,...

Kapat