Hormonların Gücü – Hayatımızdaki Hemen Her Şeyi Kontrol Eden Salgıların Tarihi – Randi Hutter Epstein

Hormonlar nasıl keşfedildi? Bu keşif tıp tarihi için neden bir dönüm noktasıydı? Öncesinde hormon bozuklukları olan insanlar neler yaşıyordu? Hormonları kontrol ederek bedenlerimize hükmetme çabalarımız ne gibi zaferler ve hüsranlarla sonuçlandı? Cinsiyet hormonları hakkında öğrendiklerimiz, cinsel kimliklerimize dair görüşlerimizi nasıl değiştirdi? Son araştırmalar ileri yaştaki erkek ve kadınların rağbet ettiği hormon takviye ve tedavileri hakkında ne diyor?

Tıp yazarı Randi Hutter Epstein bu kitapta, ergenlikten cinselliğe, metabolizmadan davranışlara, ruh hallerinden uykuya ve bağışıklık sistemine kadar hayatımızın birçok kritik veçhesini yöneten hormonların tarihini inceliyor. Endokrinolojinin doğuşundan günümüze kadar uzanan heyecan verici bir hikâye bu. İçinde neler yok ki: hormonların yeni yeni keşfedildiği zamanlarda mezarlardan ceset çalarak salgı bezlerini inceleyen doktorlar; gençleştirme vaatlerine inanarak vazektomi yaptıran yaşlı erkekler; muğlak cinsel organlarla doğan ve ailelere danışılmaksızın ameliyat edilerek doktorlarca bir cinsiyet “dayatılan” bebekler; çocuklarının boyunu uzatabilmek için morglardan ve patoloji laboratuvarlarından yüzlerce hipofiz bezi toplamayı göze alan çaresiz ebeveynler; yılmadan çalışarak “imkânsızı” başaran biliminsanları; tıbbın gelişmesiyle birlikte nihayet ait olduklarını hissettikleri cinsiyete geçebilen insanlar…

Hormonların tarihi aynı zamanda keşiflerin, yanlış adımların, azmin ve umudun da hikâyesidir, diyor Epstein. Hormonların Gücü, hem temel bilimi hem de onu şekillendiren insanları birlikte ele alarak, bizi biz yapan şeyin hikâyesini anlatıyor.

OKUMA PARÇASI
Giriş bölümünden, s. 9-14

1968 yazında New York, Yonkers’ta büyükannemin Sprain Brook Country Club’daki havuzunda çokça vakit geçirirdim. Büyükannem Martha ve üç arkadaşı (hep dörtlü takılırlardı) gölgelik bir yere geçip iskambil oynar, sıcak kahve ve Kent sigarası içerlerdi.

Ağabeyim ve kız kardeşimle yüzerdik, ama daha çok kız kardeşimle güneşlenirdik. Johnson’s Baby yağını vücudumuza boca eder, başımıza alüminyum folyoya sardığımız bir albüm kapağını geçirip güneş ışınlarını kendimize çekmeye çalışırdık.

Eve dönerken kız kardeşimle kollarımızı iki yana açarak yürürdük. Kız kardeşim hep güzel yanardı. Bense beyaz tenli olduğumdan domates gibi kızarıp ertesi gün soyulurdum. Büyükannem Martha’ ya gelince, o muhteşem bronzlaşırdı. Adeta en güzel güneş ışınlarını parmağını bile kıpırdatmadan yakalardı.

Beş yıl sonra, büyükannemin güneş banyosu konusunda özel bir yeteneği olmadığını öğrendik. Onda bir hormon sorunu vardı: Addison hastalığı. Vücudu yeterince kortizol üretmiyordu. Kortizol vücudun sağlıklı bir kan basıncına sahip olmasını sağlayan ve bağışıklık sistemini güçlendiren bir hormondur. Addison hastalığı olanlarda aşırı yorgunluk, baş dönmesi ve düşük, hem de tehlikeli ölçüde düşük tansiyon olur. Bu hastalık aynı zamanda cildi de karartır. Büyükanneme bu teşhis konduktan sonra tedavisi kolay oldu. Her gün kortizon hapları aldı; bu haplarda büyükannemin eksikliğini çektiği kortizola kimyasal açıdan benzeyen bir hormon vardır.

Büyükannem 1900 yılında doğduğunda, o zamanlar “hormon” diye bir şey yoktu. Bu terim 1905 yılında ortaya çıktı. 1970’lerde hastalandığında, biliminsanları ondaki hormon eksikliğini tespit etmenin, hormonlarını gramın milyarda birine kadar ölçmenin ve ilaç yazarak hastalığını kontrol altında tutmanın yolunu bulmuştu.

1855’te tanınmış fizyolog Claude Bernard’ın aklına, vücuttaki şeker seviyelerinin çılgın gibi bir aşağı bir yukarı oynamasının karaciğerle ilgili olabileceği fikri geldi. Bernard halihazırda sindirim üzerinde çalışıyordu ve pankreasın besinleri parçalayan sıvılar salgıladığını keşfetmişti. Bunu sınamak için bir köpeğe diyet uygulayarak sadece et yedirdi ve hiç şeker vermedi. Sonra köpeği öldürüp hemen karaciğerini çıkardı ve organ hâlâ sıcakken şeker seviyesini ölçtü; birkaç dakika sonra yeniden ölçtü; ardından saatler geçtikten sonra ölçümleri tekrarladı. Köpeğin karaciğerindeki şeker seviyesinin sıfır ile başlayıp zaman içinde yükselmeye devam ettiğini görmek onu memnun etti. (Köpek ölmüş ama karaciğeri –ve diğer organları– bir-iki gün daha işlev görmeye devam etmişti; organ naklinin işe yarama sebebi de budur.)

Bernard meslektaşlarına karaciğerde şeker depolayan ve üreten bir kimyasal madde olması gerektiğini söyledi. Fakat bununla da kalmayıp, sadece karaciğer ve pankreas değil tüm organların, vücudun düzgün çalışması için bazı maddeler salgıladığını iddia etti. Bu kimyasallara “dahili salgılar” adını vermişti. İnsan vücuduyla ilgili yepyeni bir bakış açısıydı bu.

Tarihçilerin çoğu Bernard’ı endokrinolojinin babası olarak değerlendirir. Ben öyle görmüyorum. Gerçek öncüler bu kimyasalların sadece dahili salgılar olmadığını bulanlardır. Bu maddeler daha önemli bir rolü yerine getirirler: Harekete geçirirler. Hedef hücrelerdeki alıcıları uyararak işlerin yürümesini sağlayan anahtarları açıp kaparlar.

Benim hormonların tarihini ele almamın sebebi, geçtiğimiz yüzyılın inanılmaz bir keşif dönemi olmasının yanı sıra şoke edici iddiaların da ortaya atıldığı bir dönem olması. 1920’lerde insülinin keşfi ve tedavide kullanılmasıyla şeker (diyabet) ölüm cezası olmaktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüştü. 1970’lerde yenidoğanlardaki tiroit hormonu üzerinde yapılan bir test, binlerce çocuğun zekâ engeliyle yaşamasını önledi. Bu arada çok yanlış adımlar da atıldı. İleri yaştaki erkekleri gençleştirmek için vazektomi (sperm kanallarının bağlanması) uygulaması yayıldı ve bu moda 1920’lerin ortalarına dek on yıl kadar sürdü. Bundan kısa bir süre sonra ise aydın ve edebiyatçıları tedavi eden bir doktor, insanların yüzlerine bakarak hormonal bozuklukları tespit edebildiğini iddia etti. Bunlar güçlü ve potansiyel olarak tehlikeli tedaviler de içeren yalan dolan işlerdi.

Bu kitap gözü pek biliminsanlarının ve umutsuz ebeveynlerin hikâyesini anlatıyor. İleri düzey görüntüleme tekniklerinin kullanıldığı dönemlerden önceki günlerde, yirminci yüzyılın başlarında bir sinir cerrahı, hormon fazlalığından kaynaklandığına inandığı hastalıkları durdurmak için beyin ameliyatı yapıp bir salgı bezinden parçalar alıyordu. 1960’larda bir karı-koca, patoloji laboratuvarlarının ve morgların kapılarını aşındırarak kısa boylu oğulları için büyüme hormonu ele geçirmeye çalışmıştı. Kitapta ayrıca, biraz daha uzun yaşamak ve biraz daha iyi hissetmek için bir hormon yutturmacasına ölümüne kapılıp giden (ve bazen gerçekten de ölen) ilginç insanların hikâyesini de okuyacaksınız. Yolculuğumuza 1800’lerin sonlarında, (kimisi mezarlardan çalınan) kadavraların salgı bezlerini yürüten doktorlarla başlayacağız. Nihayetinde ise, hormonların izini onları oluşturan genlere kadar süren biliminsanlarından bahsedeceğiz.

Büyüme hormonunun sadece büyümeye yaramadığını nasıl keşfettik? Testis ve yumurtalıkların beyindeki bir hormon tarafından yönetildiğini ne zaman öğrendik? Yakın zamanlarda keşfedilen açlık hormonu, aşırı yemenin sebebinin iradesizlik değil de kimyasal salgılar olduğu anlamına mı geliyor? Eğer öyleyse, bu ikisinin arasında gerçek anlamda bir fark var mı? Ne de olsa kimyamız neyse biz de oyuz. Peki ya son araştırmalar günümüzde kullanılan hormonlar –ileri yaştaki erkeklerin rağbet ettiği testosteron jelleri ve menopozdaki kadınlara uygulanan hormon replasman tedavisi– hakkında ne söylüyor?

Hikâyemiz hormonların henüz keşfedilmediği ama keşfin yakın olduğu bir dönemde başlıyor. On dokuzuncu yüzyılda tıp doktorları, bedenin çeşitli yerlerine yayılıp farklı kimyasallar salgılayan bezleri gözlemlemeye başlamıştı. Bu araştırmalar 1900’lerin başlarında hormon kavramının ortaya çıkmasına önayak oldu. 1920’lere gelindiğinde, bu alan yani endokrinoloji muğlak bir bilim olmaktan çıkıp en çok tartışılan tıbbi uzmanlık alanlarından birine dönüşmüştü. İnsülinin keşfinin yanı sıra östrojen ve progesteron da izole edildi. Bu arada, şifa dağıttığını iddia eden saçma sapan tavsiye kitapları da aldı başını yürüdü.

1920’ler endokrinolojinin hem gerçek hem de sahte tedavilerle popülerlik kazandığı yıllar oldu; 1930’larda ise ciddi bir bilim olarak yeri sağlamlaştı. Biyokimyadaki üç önemli gelişme geçmişteki dogmaları çürüttü. Östrojen ve progesteronun birbirinden çok farklı maddeler olduğu sanılıyordu ama araştırmacılar bunların bir tek hidroksil grubuyla (yani bir hidrojen atomu ve bir oksijen atomuyla) birbirinden ayrıldığını keşfetti. Östrojen ve progesteron temelde farklı kılıklara bürünmüş ayrı yumurta ikizleriydi. İkincisi, östrojen nihayet at idrarı kullanılarak izole edildiğinde, dişi atların değil damızlık erkek atların salgılarından elde edilmişti. Biliminsanları önceden yumurtalıkların östrojen, testislerin ise testosteron yaptığını sanıyordu; oysa bu keşifle ikisinin de her iki hormonu yaptığını öğrendiler. Ve son olarak, araştırmacılar östrojen ve testosteronun, tıpkı bir tahterevallide karşılıklı sallanan iki çocuk gibi biri diğerini yükselten veya düşüren iki zıt kimyasal olduğunu düşünmüştü ama bu iki kimyasalın hiç de zıt olmadığı anlaşıldı; tersine sıklıkla birbirleriyle işbirliği yaparak çalışıyorlardı.

Bu bulgular hormonlarla ilgili daha karmaşık bir bakış açısının doğmasına yol açtı. Biliminsanları artık hormonları tek tek ele almıyor, birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduklarını inceliyorlardı.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı zaferle başladı. Biliminsanları, bir zamanlar imkânsız olduğu düşünülen bir şeyi başararak, hormonları ölçmenin yolunu buldular. İmkânsız görünüyordu çünkü çok güçlü olmalarına rağmen hormonlar çok küçük miktarlarda salgılanıyordu. Ölçülemeyecek kadar az oldukları düşünülüyordu. Kısa bir süre sonra doğum kontrol hapları onaylandı; eski ve çok daha ağır işleyen yöntemlerin yerini evde hızlıca yapılan hamilelik testleri aldı; hormonlar şişelenerek menopoz semptomlarını bastırmak için satılmaya başladı. Ama bu keyifli dönem uzun sürmedi. Hormon ilaçları yaygın bir şekilde kullanıldıkça yan etkileri de ortaya çıkmaya başladı. Doğum kontrol hapının ilk tavsiye edilen dozunun ölümcül felçlerle ilişkili olduğu görüldü. İleri yaşlardaki her türlü kronik rahatsızlığı önlediği varsayılan hormon replasman tedavisinin, iddia edildiği gibi mucize bir çare olmadığı anlaşıldı. Bugün hormon tedavilerine daha dikkatli yaklaşıyoruz ama yine de hâlâ pek çok bilinmeyen var.

Faydalarla potansiyel riskleri nasıl tartıyoruz? Burada amacımız sonsuza dek genç kalmanın yeni bir yolunu tanıtmak değil (bu eski bir hikâye ve hâlâ tekrar tekrar yazılıyor), doğal olan her şeyi teşvik etmek de değil (ne de olsa hepimiz hormonlardan oluşuyoruz; hormonlar bizim doğal kimyamız). Bu kitabın amacı, okurların, vücudumuzdaki hormonların birbiriyle girdiği karmaşık etkileşimleri ve kullandığımız hormonlarla ilişkilerimizi daha iyi değerlendirmelerine yardımcı olmak.

Annemin bana geçenlerde anlattığına göre, büyükannem Martha’ya teşhis konmadan birkaç hafta önce, iskambil oyunları oynadığı ekipteki hanımlar onun son zamanlarda aşırı yorgun olduğunu söylemişler. Oynarken başı düşüyor, uyuyakalıyormuş. Nitekim 1974’te Şükran Günü’nden birkaç gün önce New Jersey’deki evimize geldiğinde büyükannem bir köşede oturup kalmıştı. Her zamanki gibi çorbaya kaşığını daldırıp, ağzını büzerek alçak sesle “tuzsuz olmuş” diye homurdanmak yerine hep kanepede kestiriyordu. Bizim tanıdığımız Martha Nine değildi bu. (Kısa bir süre sonra, yemeklere sürekli tuz eklemenin Addison hastalığının bir başka belirtisi olduğunu öğrenecektik.) Dedikodu yapan, şikâyet eden Martha Nine gitmiş, yerine başka biri gelmişti. Arka bahçedeki verandaya çıkıp sigara içecek enerjisi bile kalmamıştı. İşte o zaman annem korkmaya başladı ve bir doktor çağırdı.

Doktor bir terslik göremedi ama bu tuhaf kişilik değişimlerini göz önüne alarak bazı tahliller yapılması için büyükannemi bir hastaneye gönderdi. Büyükannem tekerlekli sandalyeyle kendisine ayrılan hastane yatağına getirildiğinde bir çatalı bile kaldıramayacak kadar güçten düşmüştü; yemeklerini ona annem yediriyordu. İşte o zaman annem, büyükannemin dilinin simsiyah olduğunu fark etti. (Annem, geriye dönüp bakınca, dahiliyecinin onu gerçekten muayene ettiğinden hiç de emin olmadığını söylüyor. Böyle bir semptomu nasıl gözden kaçırabilirdi ki?)

Bir patolog olan babam ipuçlarını bir araya getirdi –dilin siyahlaşması, bronzlaşan ten, aşırı yorgunluk hali– ve büyükannemde Addison hastalığı olabileceğinden şüphelendi. Hormon testi yapılması konusunda ısrar etti. Testlerde kortizol eksikliği olduğu ortaya çıktı.

O sıralarda bu hastalık hakkında pek fazla şey bilmiyordum, sadece John F. Kennedy’de de aynı hastalık olduğunu duymuştum; bu yüzden bunun devlet başkanlarına özgü bir hastalık olduğunu düşünmüştüm. Çocukluğum boyunca annemin hep şu cümlesini duyarak büyüdüm: “Anne, kortizon ilacını almayı unutma.” Bir sabah bir de öğleden sonra alması gereken iki hapı vardı. Addison’ın hormonal bir hastalık olduğunu bildiğimi de pek sanmıyorum. Hormon deyince aklıma gelen şeyler, memeler, âdet kanamaları ve cinsel ilişkiden ibaretti. Hepsi o kadar.

Ama hormonlar bundan çok daha fazlasıdır. Hormonlar metabolizmayı, davranışları, uykuyu, ruh hallerini, bağışıklık sistemini, “savaşmayı ya da sıvışmayı”, yani ergenlik ve cinselliğin dışında daha pek çok şeyi yöneten güçlü kimyasallardır. Dolayısıyla bu bir bakıma, yaşayan, nefes alan, duyguları olan varlıkların biyokimyasının hikâyesi olarak görülebilir. Hormonların tarihi aynı zamanda keşiflerin, yanlış adımların, azmin ve umudun da hikâyesidir. Hormonların Gücü, temel bilimi ve onu şekillendiren insanları birlikte ele alarak, bizi içimiz ve dışımızla insan yapan şeyin ta kendisinin hikâyesini anlatıyor.

KÜNYE
Randi Hutter Epstein
Hormonların Gücü
Hayatımızdaki Hemen Her Şeyi Kontrol Eden Salgıların Tarihi
Özgün adı: Aroused: The History of Hormones and How They Control Just About Everything
Çeviri: Aysun Babacan
Metis Yayınları
Yayıma Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2020

İÇİNDEKİLER
Giriş
1 Şişman Gelin
2 Hormon Diyebileceğimiz Maddeler
3 Salamura Beyinler
4 Katil Hormonlar
5 Gençleştirici Vazektomi
6 Cinsiyet Hormonlarında Ruh Eşleri
7 Toplumsal Cinsiyet Yaratmak
8 Büyümek
9 Ölçülemeyeni Ölçmek
10 Büyüme Sancıları
11 Hararetliler: Menopozun Gizemleri
12 Testosteron Girişimcileri
13 Oksitosin: O Sevgi Hissi
14 Cinsiyet Değiştirme
15 Doyumsuz: Hipotalamus ve Obezite
Sonsöz

Teşekkür
Notlar
Dizin

Randi Hutter Epstein
Amerikalı tıp yazarı Randi Hutter Epstein, Pennsylvania Üniversitesi’nde bilim tarihi ve sosyolojisi eğitimi gördü ve Columbia Üniversitesi’nde gazetecilik mastırı yaptı. Tıp eğitimini Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlayan Epstein, ayrıca Columbia Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü’nü de bitirdi. Makaleleri New York Times, Daily Telegraph, Guardian, Parents ve benzeri gazete ve dergilerde yayımlanan Epstein, araştırmalarında tıpla toplum arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Halen Yale ve Columbia üniversitelerinde ders veren Epstein, eşi ve çocuklarıyla New York’ta yaşıyor. Yazarın Get Me Out: A History of Childbirth from the Garden of Eden to the Sperm Bank (Çıkar Beni Buradan: Cennet Bahçesi’nden Sperm Bankasına Doğumun Tarihi, 2010) adlı bir kitabı daha bulunuyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here