Hüzünlü bir sevgi ustası Yusuf Atılgan’a dair – Semiha Şentürk

Yusuf  Ziya Atılgan, 27 Haziran 1921?de, Kurtuluş Savaşı?nın devam ettiği yıllarda Manisa?da dünyaya gelir. Annesi Avniye Hanım, babası ise aşar memuru Hamdi Atılgan?dır. 1922 yılının Eylül?ünde Yunanlılar kaçarken kenti yaktıklarında evleri de yanar ailenin; babası Manisa?nın Hacırahmanlı köyüne yerleşmeye karar verir. Önce bir bakkal dükkanı açar, daha sonra birkaç tarla edinir.
İlkokul 3. sınıfı köyde bitirir Yusuf Atılgan. Daha sonra ninesiyle birlikte Manisa?ya döner, ilk ve ortaokulu burada tamamlar.
1936 yılında Manisa?da lise yoktur henüz, babasını zar zor ikna eder; Balıkesir Lisesi?ne parasız yatılı olarak girer. İngilizce öğretmeni Türk solunun en önemli isimlerinden Behice Boran?dır.
Edebiyat merakı da bu yıllara rastlar; okumaya tutkundur. Manisa?da Muradiye Kitaplığı?nda başladığı ?her romanı okuma? merakı, Balıkesir?de kiralık kitap veren bir dükkanda devam eder. Yaşamı boyunca da ödünç kitap alan, aldığı kitabı okuyunca geri veren bir yazar olarak nam salar Atılgan. Belki de bu nedenle ondan geriye görkemli bir kütüphane kalmaz.
Eline kalemi alması da bu yıllara rastlar; şiirler, hikayeler… Hatta bir de roman yazmaya başlar.
Yusuf Atılgan, kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle anlatır bu yılları: ?Lisedeyken kimseye göstermeden şiirler, hikayeler yazdım. Son sınıfta konusu köydeki bir cinayetle ilgili bir romana bile başlamıştım. O zamanlar sarakaya alınmaktan korkardım. Artık hemşehrilerimin ?Hele bak sen! Bunca yıl oku da… Yazık oldu Hamdefendenin paracıklarına? der gibi kıs kıs gülmelerini umursamıyordum.?
Edebiyat bölümünden mezun olduğu liseden sonra İstanbul?a gider Yusuf Atılgan. 1939 yılında İstanbul Üniversitesi?nde Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne başlar. Lise yıllarında okumayı ve yazmayı seven Atılgan?ın edebiyat fakültesine girme amacı ise yazar değil, öğretmen olmaktır.

TANPINAR ETKİSİ
Üniversite öğrenciliği yıllarında da sürer okuma tutkusu. Yaşamında ve yapıtlarında her zaman önemli bir yeri olan sinemayı da ihmal etmez. Dersten çıkıp Beyoğlu?na, kaçırdığı filmler varsa Karagümrük?e, Çarşıkapı?ya kadar gider.
Yolunda seyreden bir üniversite hayatı vardır. Edebiyat Fakültesi?nde Ahmet Hamdi Tanpınar ve Halide Edip Adıvar?ın yanı sıra Ragıp Hulusi ve Raşit Arat gibi önemli hocalardan ders alır. Atılgan, Halide Edip Adıvar?ın birlikte çeviri yaptığı öğrenci grubundadır. ?Hamlet? çevirileri Şehir Tiyatroları?nda sahnelenir.
Ahmet Hamdi Tanpınar ise Yusuf Atılgan?ı en çok etkileyen hocalarındandır. Tanpınar?ın derslerine çok önem verir Atılgan. Onun öğrencisi olmanın yazarlığındaki izdüşümünü şöyle dile getirir:
?En büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpınar?ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade?den Proust?a, Gide?e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.?
Bu arada edebiyatla ilgilenen öğrencilerin yaptıkları, felsefe, edebiyat ve politika konuşulan ?sobabaşı sohbetleri?ne katılır. Zaman zaman aralarında Ahmet Caferoğolu, Ali Nihat Tarlan, Fahir İz?in bulunduğu hocaları da gelir bu toplantılara. Hatta Yahya Kemal bu toplantılardan birine katılır ve onlara şiirler okur.
Üniversitenin ikinci yılında babası kendisine para gönderemeyeceğini bildirir. Bunun üzerine Atılgan, Yüksek Öğretmen Okulu?na başvurur. İkinci sınıftaki bir öğrenciyi kabul edemeyeceklerini söyleyince, Askeri Öğretmen Okulu?na kaydolur.

KOMÜNİST PARTİ ÜYESİ
Atılgan, II. Dünya Savaşı?nın devam ettiği yıllarda üniversitededir, bu dönemdeki öğrenci birliklerinin faşizm karşıtı görüşlerini paylaşır. Üniversite yıllarında arkadaşı olan Vedat Türkali, Kitap-lık dergisinde Pelin Özer Savlı ile yaptığı söyleşide üniversite yıllarında Atılgan?ın Türkiye Komünist Partisi?ne girerek, İleri Gençler Hareketi içinde yer aldığını aktarır.
1944 yılında öğretmen okulunu bitirince, Akşehir?de bulunan Maltepe Askeri Lisesi?nde edebiyat öğretmenliğine başlar. Ancak, burada öğretmenlik yaparken öğrenciliği sırasında Komünist Partisi?ne katılarak faaliyette bulunduğu gerekçesiyle İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından Ceza Kanunu?nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkum edilir Atılgan. Altı ay Sansaryan Han?da, dört ay da Tophane Cezaevi?nde olmak üzere on ay hapis yatar; ordudan da ihraç edilir, öğretmenlik hakkı elinden alınır.
Artık öğretmenlik yapamayacaktır, yaşamı boyunca taşır içinde bu hasreti. Yıllar sonra Refik Durbaş?ın kendisine yönelttiği ?Dünyaya bir daha gelseydin yine roman mı yazmak isterdin?? sorusuna ?Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim? yanıtını verir.
1946 yılında cezaevinden çıktıktan sonra Manisa Hacırahmanlı?ya, anne-babasının yanına yerleşir. Solla organik bağını da henüz hapishanedeyken koparır. Ama ayda bir Manisa Karakolu?na gidip ?Ben buradayım? demek zorundadır…
1947?de babasının ölümüyle işleri devralır, çiftçilikle uğraşır. 1949?da annesine yardımcı olan yoksul köylü kızı Sabahat ile evlenir. Bu evlilik 1962 yılına kadar sürer.
Çiftçilikle uğraştığı süre içinde, doğduğu köyün spor kulübünün de kurucuları arasında yer alır Yusuf Atılgan. Kendisi de oynar takımda, maçtan sonra da formaları evine götürüp karısına yıkatır.
1952?de topraklarını işletmeyi ölene kadar arkadaş kaldığı Akif Taşçı?ya bırakır, okuma-yazma tutkusu depreşmiştir çünkü.

ÖDÜLLERLE GELEN İMZA
Köyde hemen her gün kahveye uğrar, briç, bir de satranç oynar. Kahvede oyun, sahada futbol oynamaktan, sık sık film seyredip, sayısız kitap okumaktan başka yaptığı bir iş daha vardır: öykü yazmak. Ancak yazdıklarını yalnızca kayınbiraderi Nevzat Çorum?a ve arkadaşı İhsan Bayram?a okutur.
Bir gün yakınlarının da ısrarıyla ?Evdeki? ve ?Kümesin Ötesi? adlı öykülerini Tercüman gazetesinin 1954 yılında açtığı öykü yarışmasına gönderir. Fakat Yusuf Atılgan adını kullanmaz bu öykülerde…
?Evdeki? öyküsünü Nevzat Çorum, ?Kümesin Ötesi? adlı öyküsünü ise Ziya Atılgan imzasıyla yollar gazeteye. ?Evdeki? öyküsüyle birinciliği, ?Kümesin Ötesi? ile dokuzunculuğu kazanır; ikinci seçilen öykü ise Erdal Öz?e aittir.
Ancak Atılgan gidip ödüllerini almaz. Gazete 19 Ekim 1955 tarihli sayısında durumu şöyle bildirir okurlarına: ?Birinciliği kazanan Nevzat Çorum?un resmi hala gazetemize gelmediği için kendisini memleket efkarına henüz tanıtabilmiş değiliz.? Ve ertesi gün neşredilir gazetede ?Evdeki?.
Bu, Atılgan?ın yayımlanan ilk öyküsü olur. Ama onu köyden çıkarmaz bu ödül, ortaya çıkmayan bir yazar olarak devam eder yaşamına. O sıralar, sonraları adını duyuracağı ?Aylak Adam?ı yazıyordur. Sonunda roman biter; hem de 1958 yılında Yunus Nadi Roman Yarışması?na katılma kararı verince, ona yetişmek için biter.
Son başvuru gününün son saatinde yetiştirilir ?Aylak Adam? yarışmaya ve ikincilik kazanır. Birinciliği Fakir Baykurt almıştır ?Yılanların Öcü? romanıyla… Buradan kazandığı iki bin lira ödülle, köyde yıkılan duvarını yaptırır Atılgan. Yarışmayı düzenleyen Cumhuriyet gazetesi birinci ve üçüncü olan romanları tefrika ettiği halde, ?Aylak Adam?ı yayımlamaz. Tefrika edilecek bir roman değil diye düşünmüşlerdir, Yusuf Atılgan ise gazetenin romanın özetini nasıl vereceğini merak eder hep.
?Aylak Adam?, 1959 yılında Varlık Yayınları tarafından yayımlanır. İlk kazandığı telif ücretidir yazarın: 600 lira.
Hemen ertesi yıl ise ?Bodur Minareden Öte? adlı öykü kitabı gelir.

İÇ SIKINTISI
?Evdeki? ve ?Kümesin Ötesi?ndeki karakterler taşrada olmanın verdiği kıyıda, köşede kalmışlığı, taşranın sıkıntısını ve buradaki dar yaşamın ağırlığını taşır. ?Aylak Adam? ise ?kaldırımlarından kalabalıkların taştığı? kentin romanıdır ve kentli bireyi yansıtır. Kentin bütün uğultusunu, kalabalıklığını ve karmaşasını yüklenir.
Kent, köy ve kasaba Yusuf Atılgan?ın edebiyatında önemli bir yere sahiptir. ?Bodur Minareden Öte?; ?Kasabadan?, ?Köyden? ve ?Kentten? adlı bölümlerden oluşur. Kentte veya taşrada olmanın değiştirmediği ya da değiştiremediği şeyler vardır bu metinlerde; karakterlerin iç sıkıntısı, yaşamlarında hissettikleri darlık; bunlardan kurtulma isteği…

KÖYLE KENT ARASINDA
Yaşamı hem köyde hem kentte geçen Atılgan, bu iki farklı coğrafyanın özelliklerini kendi karakterine olduğu kadar edebiyatına da yerleştirir.
Enis Batur, ?Yusuf Atılgan, Bir Profil Denemesi? adlı yazısında Yusuf Atılgan?ın ?köylülüğü? ve ?kentliliği? konusunda şunları söyler: ?İçinden çıkamadığım konu onun ne kadar ?köylü? olduğuydu. Gün geldi onu güldürdüm. ?Mitolojide bile senin gibi bir yaratık yoktur: Bir yarın köylü, öbür yarın neredeyse megapoliten?. (…) Aynı saydam kaba dökülmüş, ama birbirine kesinkes karışmayan iki farklı sıvıdan oluşan bir bütün gibiydi. Köylü yanı kentli yanına karışmamıştı. Onun için kendi köyünün bile yabancısıydı, tıpkı Ankara?nın, İstanbul?un hiçbir biçimde yerlisi olmadığı gibi.?
Atılgan?ın karakterindeki bu her iki tarafa yabancılık; metinlerinde, karakterlerin edebiyata özgü yabancılığına dönüşür.
?Evdeki?nin ?evde kalmış kızı? sorar: ?Neden bu daracık kasabadayız biz? Yoksa bütün dünya böyle mi? Kitapların dediği yalan mı??.
Alegorik bir öykü olarak okunabilecek olan ?Kümesin Ötesi? öyküsünün tavuğu ise içinde bulunduğu kümesin ve duvarların ötesini merak eder, bu kümesin verdiği darlığı aşıp kocaman avlulara ulaşma isteğiyle yanıp tutuşur.
Ancak şunu vurgulamak gerekir: Yusuf Atılgan?ın metinlerinde sadece mekânın sınırlılığı değildir bu sıkıntıyı ve arayışı körükleyen. Her iki öyküde de arzulanan; bir bakıma ?güdük?, kalıplaşmış bir yaşamdan kurtulmak, ?başka bir yaşam?ın olanaklarını düşleyerek ona ulaşmaktır.

?YA YAŞAR YA ARAR?
Bu ?dar? yaşamın yarattığı sıkıntı, bir evin ya da kümesin duvarları arasında değildir sadece. Kentin en işlek sokaklarında, kahvelerde, meyhanelerde, insanlar arasında geçen ?Aylak Adam?ın da tam merke-zindedir bu kıstırılmışlık ve sıkıntı.
Şu cümlelerle başlar ?Aylak Adam?: ?Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi?.
Kalabalık kaldırımlar ve iç sıkıntısı bir aradadır burada. Çünkü bu kıstırılmışlığı ve yaşamın güdüklüğünü yaratan, toplumun ikiyüzlü değerleri ve sahtelikleridir.
Romandaki bu ilk cümleler şöyle devam eder: ?Bu sıkıntı garsonun yüzündendi. Öyle sanıyordum. Paltomu tutarken yüzünü görmüştüm: Gülmekten değil, sırıtmaktan kırışmış, gözleri, ne derler, sırnaşık mı, yok yılışıktı. Para versem eli elime yapışacaktı. Vermedim.?
?Aylak Adam?ın C.?sine yüzündeki gülümsemenin sırnaşıklığı ve yılışıklığıyla garsonun hatırlattığı sahteliklerdir bunlar. Bu nedenle kendi deyişiyle ?ya yaşar ya arar? C.

KISTIRILMIŞ YAŞAMLAR
Kalabalıklar içinde kendisinin ?O? dediği, hayatındaki sıkıntıyı, boşluğu gidereceğini düşündüğü kadını arayarak ve ?dünyanın en zor işini? -aylaklığı- yaparak dolaşır kentin sokaklarında. Çünkü sahtelikler, ikiyüzlülük, diğerlerinin yaşamlarını bütünüyle ele geçirmiş geçici ilişkiler ?iki kişilik bir toplum?da kurulacak ?gerçek?, ?yapmacıksız? sevgiyle aşılabilir ona göre…
Ancak ?Aylak Adam?ın aradığı ?O?; aslında annesinin yerini almış olan teyzesinin karşılıksız, başkalarının varlığını dışlayan ve gerçek sevgiyle yaşattığı mutluluğu ona tekrar yaşatabilecek bir kadındır. Yani anneyle kurulan imgesel bütünlüğün peşindedir C. Bir ?imkansızlığın? peşindedir bir bakıma…
Güler ya da Ayşe bir ?çözüm? değildir bu nedenle. ?Birey?in istekleriyle ?toplum?un vadettikleri arasında bir uçurum vardır çünkü. Sinema önünde bekleyen ve şaşı gözleri nedeniyle teyzesine benzettiği bir hayat kadınında dahi bu karşılıksızlığı ve mutluluğu arayacaktır C.
?Gerçek yaşam?ın, yaşanan günün vadettikleri ise şu cümlede yankılanır: ?İşte yaşanan gün buydu. Kadın onun sapıklığından kuşkulanıyordu.?
Kentin sokaklarındaki ikiyüzlülükten, sahtelikten ve geçicilikten arınmış ?gerçek?, ?kalıcı? ve ?sahici? olanı arayış; bir imkansızlığın ifadesiyle son bulur böylelikle. Dar, kıstırılmış yaşam kaçınılmazdır.
?Bodur Minareden Öte?nin ?Kentten? bölümünde yer alan öykülerden ?Bodur Minareden Öte?nin dışındaki bütün öykülerin adları bu kıstırılmışlığı ve imkansızlığı ifade eder: ?Yaşanmaz?, ?Atılmış?, ?Çıkılmayan?…
Yusuf Atılgan ?Aylak Adam?ı C.?nin intiharıyla bitirmeyi düşünür, ancak fazla ?dramatik? olur endişesiyle vazgeçer bundan. İntihar, hem de en sarsıcı anlatımıyla ?Yaşanmaz? öyküsüyle çıkar ilk olarak Atılgan?ın yapıtlarında.
?Yaşanmaz?ın ilk paragrafında şu cümleleri okuruz: ?Dayanamayacaktım. Kahredici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım.?

KENTTEN YERALTINA

Sokakta sebebini bilmediği bir şeyden ötürü yumruk yiyip yere düşen karakterin, biri kendisini kaldırmaya çalışırken içinden geçirdiği, büyük bir soğukkanlılığı barındıran cümlelerdir bunlar. Öykünün sonunda ise kendisine yardım eden, ?öteki?lerden farklı, ?onlar?a değil kendisine benzeyen biri olarak gördüğü bu adamı bir havaneliyle öldürür öykü kişisi.
?Yaşanmaz?; ?Havanelini sağ elime aldım. Bütün gücümle vurdum başına. Yüzükoyun düştü. Odayı korkunç bir gürültü kapladı. Nice sonra döşemeye kan aktı. Öylesine yeğindim ki hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirim? cümleleriyle biter. Atılgan havanelini bundan 13 yıl sonra ?Anayurt Oteli?nde bir kez daha çıkaracaktır okurun karşısına.
İntiharı, şiddeti, ?karanlığı? hatta ?kötülüğü? çok daha sert olarak göreceğimiz Yusuf Atılgan metni, yazarın uzun süren suskunluktan sonra yayımladığı ?Anayurt Oteli? (1973) olur. Dostları bu suskunluk sırasında hep sorarlar: ?Neden yazmıyorsun?? Cevabı ?Bunalım içindeyim, şimdi yazarsam kapkara şeyler yazarım? olur, ?Bol bol da Kafka ve Proust okuyorum şu sıralar?. Ve ?Anayurt Oteli?yle bunalımının bir bölümünü Zebercet?e aktarır yazar.
Zebercet gibi ?Anayurt Oteli? de gerçekten vardır Atılgan?ın hayatında. Manisa?da evleri yandığında kaldıkları oteldir bu; Anavatan Oteli. Daha sonra babasıyla her Manisa?ya gittiğinde burada oda tutarlar; hatta kardeşi Turgut Atılgan ortaokul son sınıfı bu otelde kalarak okur.
Otelin sahibi Ahmet Efendi?nin oğlunun adı ise Zebercet?tir. Bilgi Yayınevi?nin sahibi Ahmet Küflü?nün önerisiyle vatan ?yurt?a dönüşür romanın adında, Zebercet ise Türk edebiyat tarihine geçer.
Romanda ?Aylak Adam?daki kentin sokakları, kalabalığı ve gürültüsü gitmiş; yerini otelin sessizliğine, otelin katibi Zebercet?in kurulmuş düzenine bırakmıştır. Ahmet Oktay?ın şizofrenik dediği, Hilmi Yavuz?un ise ?mastürbasyondan homoseksüelliğe, fetişizmden, hayvana cinsel ilgiye, bir dizi sapık eğilim sergilediğini? söylediği Zebercet vardır karşımızda artık.
Kentten ?yeraltı?na inilmiştir. Pek çok tekinsizliğin, en çok da insan ruhunun tekinsizliklerinin görünür olduğu bir yere… Öyle ki sokaktaki ağaca asılı, otelin bulunduğu yönü gösteren levha dahi yeraltını işaret eder.
Zebercet?in ?yeraltı?ndaki yaşamı, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otelde kaldığı geceye kadar farkındalıktan uzak, belirli bir düzene bağlı ?uyurgezer? bir yaşantıdır. Aylak adamın ?O?nu arayışı, yerini bekleyişe bırakır burada.
Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadından sonra yavaş yavaş bu düzenin çatırdadığı bir bekleyiş ve onun gelmeyeceğini anladığı zaman da bir arayış başlar Zebercet için. Zebercet, eskiden belirli işler için, belirli süreler çıktığı otelden sık sık çıkar; her sabah belli bir saatte uyandırdığı temizlikçi kadını uyandırmaz, düzenli olarak gittiği berbere gitmez, sigara içmeye başlar.

İKİNCİ KEZ HAVANELİ
Otelde kalan bir çiftin odasından gelen seste olduğu gibi ?Nasıl seninim? diyen birini bekleyecek ve arayacaktır romanın sonuna kadar. Ancak gerilimli bir bekleyiştir bu, hem Zebercet hem de okur için. Zebercet istese de geri dönemez eski yaşamına; eskilerini giyemez, kadının gelmesinden sonra kestiği bıyıklarını bırakamaz bi daha.
Bu durum, Zebercet?in oteli kapatmasına, hatta oteldeki ortalıkçı kadını boğarak öldürmesine kadar sürüp gidecektir. ?Yaşanmaz?daki havaneli bir kez daha karşımıza çıkar burada. Bu kez Zebercet?in intiharını hazırlamak için kullandığı bir araç olarak…
Romanın sonunda ipi boynuna geçirdikten sonra araba kornaları, tren ve fabrika düdükleriyle ?dışarının çağrısı?na bir an da olsa kulak verir kahraman. Ancak şu iç kanırtıcı cümleyi söyleyecektir burada: ?Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük?. Zebercet?in tek sığınağı otel yok olmuştur, bütün düzeni altüsttür. Otelin dışındaki yaşam ise onun dayanamayacağı kadar özgürdür.

ÖTEKİLERİN CEHENNEMİ
Yusuf Atılgan?ın başyapıtları diyebileceğimiz ?Aylak Adam? ile ?Anayurt Oteli?nin kişileri hakkında eleştirmenler tarafından pek çok inceleme ve çözümleme yapılır. Hem C. hem de Zebercet için başkaları birer cehennemdir. ?Ötekiler?le sorunlu bir ilişkileri vardır her iki karakterin de; üstelik cinselliği de bütün tekinsizlikleriyle yaşarlar.
Atılgan karakterlerindeki cinselliği şöyle vurgular: Köy çocukları çok küçükken bile cinsellikle iç içedir. Hayvanlarla sık sık karşılaşmak, kızlı oğlanlı evcilik (karı-kocalık) oyunları falan. Yazılarımda cinselliğin ön planda oluşu, cinselliği önemsemem belki buradan geliyor?.
C. ve Zebercet karakterleri varoluşçuluktan psikanalize, James Joyce ve William Faulkner?dan modern dünya edebiyatının ve sinemasının diğer yapıtlarına uzanan geniş bir yelpazede değerlendirilmiştir. Enis Batur, ?Anayurt Oteli?yle William Faulkner?ın ?Ses ve Öfke? romanı ilişkisi üzerinde durur, Hilmi Yavuz ise romanla Liliana Cavani?nin ?Gece Bekçisi? filmi arasında birtakım koşutluklar saptar.
Ülker Onart ise, ?Anayurt Oteli? için ?Türk yazınının ?lanetlenmiş? romanlarından biri? tanımını yaparak, romanı varoluşçu edebiyatın temel sorunsalları olan ?özgürlük, olanak, eylem, neden, suç ve sorumluluk? bağlamında irdeler.

YARIM KALAN ROMAN
?Anayurt Oteli? romanının yayımlanmasından üç yıl sonra Atılgan?ın yaşamında önemli bir değişiklik olur. 1976?da tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile evlenip İstanbul?a yerleşir; bu evlilikten Mehmet Hamdi adında bir oğlu gelir dünyaya.
Yazar İstanbul?da yaşamını yayınevlerinde aldığı görevlerle kazanır. 1980?den sonra Ülkü Tamer?in isteğiyle ileride Karacan Yayınları adını alacak olan Milliyet Yayınları?nda danışmanlık ve çevirmenlik yapar. Daha sonra kısa bir süre Can Yayınları?nda redaktörlükle uğraşır.
Bir dönem şiir de yazar Yusuf Atılgan. ?Ölü Su? adlı şiiri 1978 yılında Yazı dergisinde, ?Ayrılık? adlı şiiri ise 1980 yılında Milliyet Sanat dergisinde yayımlanır.
Son çalışması ise adını ?İşkence? koymayı düşündüğü, 2000 yılında ?Canistan? adıyla yayımlanan, tamamlanmamış son romanıdır. Bu romanında ?Anayurt Oteli?nde olduğu gibi yine ?taşradan? seslenir Atılgan. Bu sefer daha da zorlu bir konuyla, insanın bütün kötücüllüğünü ortaya seren bir izlekle uğraşır: İşkence.
Bu sırada sıkıntılı bir yazma süreci geçirir yazar; bir türlü ilerleyemediğini söyler çevresindekilere. Enis Batur?a ?Çok düzayak gidiyor? der sözgelimi.
Zaten kolay yazan biri değildir; yazdığı her cümlenin üzerinde uzun uğraşlar verir. Bir söyleşisinde bunu ?Çok hızlı yazan biri değilim. Arkadaşların bana önerisi, çalakalem yazıp ondan sonra üstünde durmak. Ben bunu yapamıyorum. İlk ağızda yazdığıma son halini vermek için uğraşırım? sözleriyle dile getirir. Hatta güç yazmasının nedenini Halikarnas Balıkçısı?na bile bağlar: ?Halikarnas Balıkçısı?nın kendi hikayelerini Sait Faik?inkilerden daha güzel bulduğunu okuduğumdan beri daha da güç yazıyorum?.
İşkence altında ölümü anlattığı ve duruşma, yargıç, tanık, sanık bölümlerinden oluşmasını düşündüğü ?Canistan?ın sanık bölümünü yazamadan, 9 Ekim 1989?da kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Kendisinin yayımlandığını gördüğü son yapıtı ise Gergedan dergisinde çıkan ?Eylemci? adlı öyküsü olur.

TİTİZ BİR YAZAR
Titiz bir yazardır ve kendisinin koymak istediği adıyla ?İşkence?yi, yayımlanan adıyla ?Canistan?ı yazarken de bu titizliği gösterir. Öyle ki üstü kapalı, kendisi tarafından bile fark edilmeyen bir etkiye ya da esine dahi tahammülü yoktur.
Bir gün çok sevdiği Vüsat O. Bener?in ?Buzul Çağının Virüsü? adlı kitabını okurken çok tanıdık bir cümleye rastlar. ?Bir de baktım, aynı cümleyi ben de kullanmışım. Hemen karaladım? der bunun üzerine.
Yusuf Atılgan?ın bu titizliği aynı zamanda okurlarını onun bir romanından mahrum bırakır. ?Anayurt Oteli?nden önce, 1965?te yazıp bitirdiği ?Eşek Sırtındaki Saksağan? baskıya hazırlanırken, kurgusu Faulkner?ın ?Döşeğimde Ölürken? romanına benzediği için, yakar bu romanını Atılgan. İmha ettiği ilk roman bu değildir üstelik. İlk kez kendi deyişiyle ?yazmadan duramama? isteği duyduğu 1947 yılında ?Parmakkapı?daki Pansiyon? adında bir roman yazmış, ertesi yıl da yırtıp atmıştır.
Ölümünden bir yıl sonra Hacırahmanlı Belediyesi tarafından Yusuf Atılgan Halk Kitaplığı kurulur. Hakkında yazılan yazı ve röportajlar ile kendisine adanan yazılar, perşembeleri Kadıköy?deki Deniz restoranda buluştukları için ?Perşembe Grubu? olarak anılan dostları tarafından İletişim Yayınları?ndan çıkan ?Yusuf Atılgan?a Armağan? adlı kitapta derlenir.

KADERE BAŞKALDIRI
Milan Kundera ?Roman Sanatı? adlı kitabında romanın tarihini şöyle özetler: ?Maceralardan macera beğenmek için yollara düşen Don Kişot?un köyüne kadastro memuru K. kılığında geri dönmesi.?
Yusuf Atılgan?ın metinlerindeki karakterlerin kimi zaman bir arayış içinde olduğunu söylemiştik. Ancak bu Don Kişot?unki gibi bir macera arayışı değil; kötücüllükleriyle, topluma karşı isyankar duruşlarıyla kıstırılmışlıklarından kurtulma arayışıdır, onlarınki.
Köyüne K. kılığında dönmeye mecbur olan modern öznenin geriliminin yanında, kaderine ?başkaldırışı?nı taşır Atılgan?ın karakterleri. Okurlar olarak sahiciliği hiç elden bırakmayan Yusuf Atılgan?ın metinlerini okumayı modern öznenin bu gerilimini ve başkaldırısını bir arada taşıdığı için bu kadar çok seviyoruz belki de. İçimizdeki tekinsizliklere, aylaklığa, kötücüllüğe seslendiği için…
Yusuf Atılgan?ın az sayıdaki yapıtı ?evrensellikle? birlikte anılıyor. Bu durumda ?Aylak Adam?ın da, ?Anayurt Oteli?nin de nice 50 yıllar anılacağını kestirmek güç değil.

GERÇEKÇİ VE ÜRKÜTÜCÜ MASALLAR
Atılgan, öykülerinin ve romanlarının yanı sıra bir de ?Ekmek Elden Süt Memeden?(1981) adıyla bir masal kitabı yayımlar. İki masaldan oluşur bu kitap: ?Korkut?a Masal? ve ?Ceren?e Masal?…
Masal ya da masalsı sözcüğü biz okurlarda çoğunlukla düşsel bir dünyanın çağrışımlarını uyandırır. Gerçek olandan, olağandan daha güzel, her şeyin mümkün olduğu bir dünya. Ancak aynı zamanda -özellikle çocukken- okurken anlamadan sezdiğimiz, içimizde bir korku yaratan, tekinsiz, kötücül bir içeriğe de sahiptirler. Pamuk Prenses?in annesini düşünelim örneğin ya da ?Hansel ile Gratel?in şekerden evinin ardındakileri….
Gerçekçi öğelerle masalsılığın bir araya getirildiği Yusuf Atılgan masalları, işte masalların bu ?ürkütücü? yanına sahiptir. Olağanüstülükle öldürme, ölme yan yanadır. ?Ceren?e Masal? böyle bir masaldır örneğin, büyümenin sıkıntılarıyla birlikte, insanoğlunun güvenilmezliğini ürkütücü bir sahneyle anlatır. Alaca Ceren?in peşindeki avcının Ceren?e olan sevgisini ve şiddeti bir arada gördüğümüz bir sahneyle örnekleyelim bunu:
?Gittikçe daha yakınlara geliyordu Alaca Ceren; güveni artıyordu. Sonunda bir gün yanıma gelip durdu. Ağır ağır doğruldu. Başını uzattı. Sarıldım, gözlerini öptüm; sonra iki elimle boynunu sıkıp öldürdüm. Toprağa düştü. Arkama bakmadan ayrıldım oradan?.

YUSUF ATILGAN VE SİNEMA
Yusuf Atılgan sinemayla yakından ilgilenir, ilk gençlik yıllarından beri bir sinema tutkunudur. Hem ?Anayurt Oteli? hem de ?Aylak Adam?da sinema salonları romandaki en önemli mekanlardan biridir. İsmail Ertürk, ?Yusuf Atılgan?ın Sinema Salonlarında Bir Gezi Denemesi? adlı yazısında romanlardaki sinema salonlarının bir buluşma yeri olduğunu söyler: ?Cinsel güdülerin, iki yan yana koltukta giderilebileceği sınıra değin harekete geçirilmek üzere gidilen bir buluşma yeridir.?
?Anayurt Oteli? ve ?Aylak Adam?ın sinemayla kurduğu bir başka ortaklık da onların sinematografik birer roman oluşlarıdır. Ömer Kavur, ?Anayurt Oteli?nin bu özelliğinden yararlanıp 1987 yılında romanı aynı adla beyazperdeye aktarır.
Zebercet?i Macit Koper, Gecikmeli Ankara Treniyle Gelen Kadını Şahika Tekand, emekli subayı Orhan Çağman, ortalıkçı kadını ise Serra Yılmaz canlandırırlar. Filmin çekimleri Aydın?ın Nazilli ilçesinde yapılır.
?Anayurt Oteli?, 1987 yılında Venedik Film Şenliği?nde FIBRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği) Ödülü?nü almanın yanı sıra, çeşitli zamanlarda yapılan anketlerde pek çok defa en iyi 10 Türk filmi içinde yer alır.

EŞİ SERPİL ATILGAN?IN KALEMİNDEN
?(…) Yazması değil, yaşamasıydı ön planda olan. Günlük yaşamı yalın, ama son derece önemliydi. Sigara içtiği için sanırım, sevinçli uyanmazdı; ilk sigara, ilk kahveden sonra gelirdi sevinç. İlk işim ona boyuna posuna göre bir okuma koltuğu -berjer- almak olmuştu. Çok sevinmişti buna. Ben işe giderim. Bugün Nabokov okuyacaktır. ?Ada?yı. Ne sevinç.
Sıkılırsa müzik dinleyecektir. Müziğe karşı aşırı duyarlıdır. İkimiz de öyleyiz. Bach?çıdır. Ama caz da sever, çok sever. Klasik Türk müziği ve kimsiz-kimsesiz bazı halk türkülerini. Billie Holiday?i sever.
Her günü, her şeyi programlı, saatlidir. Uykusu, yemeği, sinemaya gidişi, bir bardak rakısı bile… Beni bezdirir, isyan ettirir. Hele o futbol…
Mehmet Hamdi?nin dönüşüyle birden her şey altüst olur. Yusuf hoşlanır bundan, umursamaz. Oğlumuz bir tanedir. Üstüne titriyoruz.
Kadınlarla arası iyidir. Kadınları sever. Kadınlardan sanatçı çıkmıyor, kadınlar yazamıyor, beceremiyor dendikçe kızar. ?Yazmasınlar zaten? der, ?Kadınlar yaşıyor. En iyisini yapıyorlar?…
Dostlukta, arkadaşlıkta hep aynı tutum, aynı alçakgönüllülük. Hoşgörü, sevecenlik, değerbilirlik. Hani bir lokma ekmeğin bin yıl hatırı vardır derler… Para, ün, yaygın okunma isteği, arkasını dönmüştü bütün bunlara. Dostluklar ve sevgi; yaşamının tadı tuzu buydu. ?Bir telli kavak, bir zeytin, bir kuş – Sensiz?. Hüzünlü bir sevgi ustasıydı o, Yusuf Atılgan…?
(Hürriyet, 8 Ekim 1990)

YAPITLARI
Roman:
?Aylak Adam? (1959)
?Anayurt Oteli? (1973)
?Canistan? (2000)

Öykü:
?Bodur Minareden Öte? (1960)
?Eylemci? (Bütün Öyküleri, 1992)
Çocuk Kitabı: ?Ekmek Elden Süt Memeden? (1981)

Çeviri:
?Toplumda Sanat? (Ken Baynes)

Ödülleri:
1955 Tercüman Gazetesi öykü Yarışması’nda Evdeki öyküsü ile birincilik ve Kümesin Ötesinde öyküsü ile dokuzunculuk

Aylak Adam romanı ile 1957-1958 Yunus Nadi Roman Armağanı’nda ikincilik.

‘Bodur Minareden Öte’ Sait Faik Öykü Ödülü

AYRILIK
Doğu yeli esiyor karşıdan
kirpiklerim tozlu
Ergin başaklar geçiyor iki yanımdan
Sensiz

Bir serin denizde misin kumda mısın
Öyle mi omzunda kuruyan deniz tuzu
Bensiz

Çorak tarlada geçkin bir at çakalı
Bir telli kavak bir zeytin bir kuş
Sensiz

Evde misin masal söyleyenin var mı
Açık mı kapılar yataklar boş mu
Bensiz

(Milliyet Sanat, Şubat 1980)

SEMİHA ŞENTÜRK, 13.1.2009 Tarihli Milliyet Kitap

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Agostinho Neto “Yaşamdan korkmuyoruz. Bu, ölümden de korkmuyoruz demektir.”

ATEŞLER VE AHENKLER Yol üstünde zincir şıkırtıları, Kuşların şarkısı. Ormanların ıslaklığı altında, Hindistan cevizi ağaçlarının yumuşak musikisinin serinliği Ateşler, çimende...

Kapat