İçimizdeki Saatli Bomba ve Yüzümüzdeki Maskeler: C.G. Jung’un Tarihi Belgeselinden Çarpıcı İnciler!

Jung On Film 1957 yılındaki röportaja dair

Dr. Carl Gustav Jung’un o meşhur belgesel röportajında Jung, kelimelerin izini sürerek başladığı bu uzun soluklu sohbetinde, ruhumuzun en karanlık dehlizlerinden insanlığın en büyük tehlikesine kadar muazzam bir ufuk turu atıyor. Gelin, Jung’un o sakin ama sarsıcı ses tonuyla anlattığı, “içimizdeki o yabancı”ya dair büyüleyici sırları birlikte keşfedelim!

Kelimelerin İhaneti ve Freud ile Yol Ayrımı

Her şey, Jung’un kariyerinin başlarında, klinik bir asistan olarak “çağrışım deneyleri” yapmasıyla başlar. Jung, insanlara bazı kelimeler verip tepkilerini ölçtüğünde ilginç bir şey fark eder: İnsanlar bazı kelimelerde aniden duraksar, kaçamak yollar seçer veya hafızaları birden iflas eder. Jung, insanların aslında söylemek istemedikleri şeyleri dil sürçmeleriyle nasıl ele verdiklerini, sırf bilinçdışı istediği için kendilerine nasıl ihanet ettiklerini görür. Bir cenaze töreninde aniden “Tebrik ederim” deyivermek gibi acı verici hatalar, aslında bilinçdışının “ben buradayım” deme şeklidir.

Bu keşifler onu Sigmund Freud ile bir araya getirse de yolları kısa sürede ayrılır. Neden mi? Freud, insanı yönlendiren tek büyük enerjinin cinsellik (libido) olduğunu savunuyordu. Ancak Jung, doğaya ve insanlık tarihine baktığında bunun yetersiz olduğunu gördü; ilkel topluluklarda yiyecek bulmak (açlık) cinsellikten çok daha önemliydi. Uygar toplumlarda ise güç ve para kazanma arzusu (tıpkı Dr. Adler’in savunduğu gibi) çoğu zaman cinselliği gölgede bırakıyordu. İnsan sadece seksle dolup taşan bir varlık değildi!.

“Persona”: Taktığımız Maskeler ve Çift Kişiliklilik

Sosyalleşirken birçoğumuz belirli rollere bürünürüz. Jung buna “Persona” (Maske) adını verir. Bir doktorun tam da toplumun ondan beklediği gibi “doktor gibi” davranması ya da bir profesörün o ağırlıkta görünmesi personadır. Ancak Jung çok kritik bir uyarı yapar: “Personanın kendisini göstermesi sorun değildir… yeter ki göründüğün gibi olduğunu sanma!”.

Eğer iş yerindeki “saygın doktor” maskenizin gerçek “Siz” olduğuna inanırsanız, evinize gittiğinizde bambaşka, çatışmalı bir insana dönüşürsünüz. Jung bu durumu Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanındaki çift kişilikliliğe benzetir. Bilinçsizce iki farklı hayat yaşayan bu insanlar eninde sonunda tökezlemeye ve nevrozların kurbanı olmaya mahkûmdur.

İnsanlığın En Büyük Tehlikesi: Doğadaki Bomba mı, İnsan Ruhu mu?

Jung, dünyayı kendi iç dünyasından (öznel faktörlerden) okuyan “içe dönükler” ile, dış çevreden etkilenen “dışa dönükler” arasındaki farkı anlatırken konuyu tüyler ürpertici bir yere getirir. İnsanların fantezilerini ve içsel hayallerini küçümsemememiz gerektiğini, zira inşa edilen köprülerin veya devasa şehirlerin bile önce bir “fantezi” olarak başladığını hatırlatır.

Ve o meşhur, sarsıcı uyarısını yapar: “Son zamanlarda, en büyük tehlike alelade doğal afetler değil. Doğada hidrojen bombası diye bir şey yoktur. Tüm bunların sorumlusu insanoğludur. En büyük tehlike biziz. En büyük tehlike ruhtur!”. Eğer insan ruhunda bir şeyler ters giderse, tüm dünya hiddetli alevler içinde kalabilir.

Karnındaki Yılanla Gelen Kız ve Kolektif Bilinçdışı

Jung’un hastalarıyla yaşadığı deneyimler de bu belgeselde birer gerilim romanı gibi akar. Örneğin, 27-28 yaşlarında oldukça sezgisel ve içedönük genç bir kadın, Jung’un karşısına oturur ve “Karnımda, alt kısımda dolanan siyah bir yılan var” der!. Jung bu sembolü hemen tanır; bu, kadının uydurduğu kişisel bir hezeyan değil, Hindistan’daki Tantrizm felsefesinde bilinen “Kundalini” yılanıdır. Yani hasta, hiç bilmediği halde insanlığın ortak mirası olan “kolektif bilinçdışından” bir imgeyi görüyordur!.

Bir başka hastası, felsefe öğrencisi genç bir kız, Jung’u adeta bir “Tanrı” veya “Baba” yerine koyarak ona bağımlı hale gelir (psikanalizde buna aktarım denir). Jung, kızı bu esaretten kurtarmak için rüyalarına başvurur. Kız son rüyasında kendini devasa bir buğday tarlasında, rüzgârın ruhunun (doğa tanrısının) kollarında sallanan bir bebek olarak görür. Jung ona, içinde taşıdığı ve Jung’a yansıttığı o ulu değerin, aslında kendi içindeki arketipsel (doğuştan gelen) doğa ruhu olduğunu göstererek onu özgürleştirir.

Boş Bir Levha Değiliz: Tarihimizle Varız!

Jung’un sohbetinin sonunda verdiği ilham verici mesaj çok nettir: İnsan, dünyaya “boş bir levha” (tabula rasa) olarak gelmez!. Milyonlarca yıllık atalarımızın mirası, tıpkı bir kuşun yuva yapma içgüdüsü gibi genlerimizde kodlanmıştır.

Geçmişle bir bağımız olmadan, tarihimizi silip atarak yaşayabileceğimizi düşünmek, bir insanın “kendi uzvunu kesip atması” kadar büyük bir felakettir. Bizler ancak geçmişle ve bilinçdışımızın o derin bilgeliğiyle (arketiplerimizle) bağ kurduğumuzda, yani bir meşe palamudunun içindeki potansiyeli gerçekleştirip bir meşe ağacına dönüştüğü gibi, kendi bireyselliğimizi tamamlayabiliriz.

Bugün aynaya baktığınızda, yüzünüzdeki “personanın” arkasında milyonlarca yıllık hangi kadim tarihin saklandığını hiç düşündünüz mü? Yorumlarda buluşalım!