İktidarı düşünen adam: Michel Foucault

İktidarı düşünen adam: Michel Foucault
Orijinal, özenli, bazen sinir bozucu ve çoğunlukla göz kamaştırıyor. Foucault’nun iktidar konusundaki çalışmaları her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.
Sizden, kısacık bir felsefe tarihi oluşturmanız istendiğini düşünün. Hatta felsefenin inanılmaz derecede genişleyen çeşitliliğini yalnızca birkaç tweet’e sıkıştırmanız gereken bir durumdasınız. Her önemli filozofun fikirlerini en iyi ifade eden anahtar sözcüğü aramaktan daha kötüsünü de yapabilirsiniz. Platon’un ‘biçimleri’, René Descartes’ın ‘zihni’, John Locke’un ‘fikirleri’ vardı. Sonrasında, John Stuart Mill’de ‘özgürlük’ vardı. Daha güncel felsefede Jacques Derrida’nın sözcüğü ‘metin’, John Rawls’un ‘adalet’ ve Judith Butler’in sözcüğü ‘cinsiyet’ idi. Bu masum ve küçük salon oyununa göre Michel Foucault’nun anahtar sözcüğü kesinlikle ‘iktidar’ olurdu.

Foucault, kendisinden en çok bahsedilen 20. yüzyıl düşünürlerinden biri olmaya devam ediyor ve bazı listelere göre, sosyal bilimler bağlamında en çok söz edilen tek kişilik figür. En çok saygı duyulan iki eseri olan Hapishane’nin Doğuşu (1975) ve Cinselliğin Tarihi 1. Cilt (1976), iktidar analizlerinin temel kaynaklarındandır. İlginç olan şudur ki; Foucault her zaman ‘anahtar sözcüğü’ ile tanınmıyordu. Öncelikle, 1966’da Şeylerin Sırası’nın yayınlanmasıyla büyük bir etki yarattı. Eserin orijinal Fransızca adı, yazılmış olduğu entelektüel çevrenin daha iyi anlaşılmasını sağlar: Les mots et les Choses; yani Kelimeler ve Şeyler. 1960’lı yıllardaki felsefe çalışmalarında, özellikle Foucault’nun dönemdaşları arasında, kelimelerle ilgilenmek popülerdi.

DİLBİLİMSEL YÖNELİMLER

Paris’in diğer kesimlerinde Derrida kesin bir dille ‘metnin dışında hiçbir şey olmadığını’ iddia ediyordu ve Jacques Lacan, ‘bilinçaltının bir dil gibi yapılandırıldığını’ iddia ederek, psikanalizi dilbilime uygulamış oldu. Bu yalnızca bir Fransız modası değildi. 1967’de kuşağın tartışmasız biçimde en rezil Amerikalı filozofu olan Richard Rorty, yeni ruhu deneysel bir antoloji olan The Linguistic Turn’de özetledi. Aynı sene Almanya’nın en tanınmış felsefecisi haline gelen Jürgen Habermas, ‘sosyal bilimlerin bir dil teorisine dayandırılması’ hakkındaki çalışmasını yayınladı.

Foucault’nun çağdaşları, en azından birkaç on yıl boyunca dil konusunda takıntılı çalışmalar yayınladılar. Habermas’ın İletişimsel Eylem Kuramı (1981) başlıklı büyük yapıtı, akılcılığın dilsel koşullarını incelemeyi amaçlamıştır. Anglo-Amerikan felsefecileri de aynı kulvarı izledi ve çoğu Fransız filozofu da (mantık dışılıktan dilin doğasına yönelinmesi yerine) bunu takip etti.

Öte yandan, Foucault kendi kuşağı genelinde, az da olsa dönemdaşlarıyla etkileşimdeydi. Sözcük dünyasında kalmak yerine, 1970’ler boyunca felsefi dikkatini iktidar üzerine odakladı; sözcüklerin ya da başka bir şeyin, içerdikleri düzeni nasıl topluma yaymaya başladığını açıklayan görüşler ortaya koydu. Ancak Foucault’nun değişmez önemi, diğer görüşleri de açıklayabilecek yeni bir temel-fikir bulması değildir. Foucault’daki iktidar, başka bir felsefi tanrısallığa ilişkin değildir. Foucault’nun iktidara dair en önemli iddiasının temelinde, filozofların her zaman kendi merkezi kavramlarını, yani her şeyi açıklayabilmek için kerameti kendinden menkul, evrensel ve üniter olan şeyi sağaltmayı reddetmek yer alır.

Foucault kendisini tanımlayan fikrin etrafında felsefi bir kale yaratmaya çalışmadı. Kelimeleri daha çok analiz etmek için konuşlandırdıktan sonra, dilbilimsel döngü (linguistic-turn) yandaşı filozofların argümanlarının nasıl kırılganlaştığını ilk elden biliyordu. Bu nedenle Foucault, kapsamlı bir iktidar teorisi geliştirmeyi açıkça reddetti. Kendisiyle görüşen insanlar kimi zaman ona birleşik bir teori önermek için baskı yapardı, ancak o daima itiraz ederdi. Dediği kadarıyla böyle bir teori, çalışmalarının temel hedefi değildi. Foucault, en çok iktidar analizleri ile tanınıyor; çoğu entelektüel için onun adı, neredeyse ‘iktidar’ sözcüğüyle eş anlamlı. Yine de kendisi ortaya bir iktidar felsefesi koymadı. Peki, bu nasıl mümkün olabilir?

FOUCAULT’NUN KARŞI ÇIKTIĞI YAKLAŞIMLAR

Bu noktada Foucault’nun fikirsel zenginliği ve eserinin karşı çıkışı öne çıkıyor. O, iktidarın kendisini politikleştirmeye yönelik yenilikçi, dikkatli, kimi zaman sinir bozucu ve göz kamaştıran girişimlerle karakterize ettiği felsefi bir yaklaşım göstermiştir. İktidarı zamana bağlı olmayan bir öz içinde dondurmak için felsefeyi kullanmak ve bu özü dünyadaki iktidar tezahürünü kavramak için kullanmaktan ziyade, Foucault bu kof felsefeyi, özü yakalamak için yönelttiği donuk bakışıyla silmeye çalışıyordu. Felsefeyi, iktidar davranışlarından, hararet ve öfkesinden arınmış işleyişiyle görmek istedi.

Foucault’nun yaklaşımının özgünlüğünü anlayabilmek için, kendisinden önceki politik felsefenin tezatlığıyla kıyaslamak faydalı olacaktır. Foucault’dan önceki politik filozoflar, iktidarın bir özünün var olduğunu kabul ettiler: Egemenlik, üstünlük ve tekelleşmiş kontrolden oluşuyordu. Alman sosyal kuramcı Max Weber (1864-1920) hararetli biçimde, devlet iktidarının “fiziki gücün meşru kullanımının tekeli”ni içerdiğini savunuyordu. İngiliz felsefeci ve devlet iktidarının benzersiz teorisyeni Thomas Hobbes (1588-1679) ise iktidarın özünü devlet egemenliği olarak görüyordu. Hobbes, en iyi ve en saf gücün, egemenliğin tekil kullanımında çıkacağını ileri sürüyordu. Buna “Leviathan” ismini veriyordu.

Foucault, Hobbescu bağlamda devlet iktidarının gerçekliğini asla reddetmedi. Diğer yandan, politik felsefesi, temelde, asıl iktidarın egemenlik yetkisi olduğu varsayımıyla ilgili şüpheci yaklaşımından kaynaklanmaktadır (ve bu, Foucault tarafından ele alınana dek sadece bir varsayımdan ibaretti). Foucault, dünyada yalnızca devlet şiddeti değil, gerçek şiddet iktidarları olduğunu düşündü. Sermayenin muazzam yoğunlaşması, patriyarka (ataerkillik) biçimindeki toplumsal cinsiyet şiddeti, gayrimenkul kredi derecelendirmesi, günümüzdeki toplu tutuklamalar, beyaz üstünlüğün sofra köleliği gibi açık ve gizli tüm şiddetinden dolayı kurumsal şiddet de var. Foucault’nun çalışmaları, bu tür uygulamaların egemen iktidarın, Leviathan’la benzerlik gösterdiğini doğruluyordu. Onun şüphelendiği nokta, bu sade gözlemi, iktidarın yalnızca Leviathan benzeri bir biçimde görünen daha karmaşık bir düşünce olduğunu varsaydığımızdı.

Foucault, iktidarın hayali tekilliklerini görürken, kendi aleyhine kurulmuş olduğunu düşünmeyi de başardı. İktidarın daima tek bir biçimde olmadığını ve bunun sayesinde belirli bir iktidar biçiminin diğer iktidar biçimleriyle birlikte var olabileceğini ve hatta onlarla çelişebileceğini sezinleyebiliyordu. Tabii ki böyle bir arada varolan olgular ve çatışmalar yalnızca spekülatif konularda değildir, anlamak için ampirik bir yolla incelenmesi gerekir.

İKTİDAR ESKİSİNDEN DAHA KURNAZCA ÇALIŞIYOR

Foucault’nun şüpheci yaklaşımı, onun, iktidarın gerçek işlevlerini titizlikle soruşturmasına olanak sağladı. Bu çalışmaların ortaya koyduğu kadarıyla, bizi kolayca korkutan iktidar daha da kurnaz görünmektedir; çünkü temel çalışma biçimleri; kendimizi özgürleştirme çabalarımıza bir yanıt olarak değişebilmektedir. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Foucault, adlî mahkemelerin egemen şiddetine başvurmaksızın, yetki ve gücü kullanan tıbbî ve psikiyatrik uzmanların ifadelerini dava sürecine kabul edebilmesi gibi klasik egemenliğin alanına giren yollar hakkında yazdı. Günümüzdeki bir mahkemede, 100 yıl öncesinin bir uzman görüşü ‘delilik’ veya ‘sapkınlık’ konusunda yargı kararını hafifletmek veya arttırmak için kabul görebilir.

Foucault, Leviathan’ın egemen gücünün (düşünce zincirleri, kongreler ve sermaye) son 200 yılda iki yeni güç biçimi ile karşı karşıya geldiğini ortaya koydu: Disiplin gücü (insanın vücudunun eğitimine detaylı bir dikkat gösterdiği için anatomo-politika olarak da adlandırır) ve biyo-siyaset. Biyo-iktidar, Foucault’nun Cinselliğin Tarihi adlı kitabının birinci cildinin konusuydu. Bu arada disiplinin gücü, bedenin anatomo-politikası, Disiplin ve Ceza çalışmasında Foucault’nun odak noktasıydı.

Disiplin ve Ceza, başka herhangi bir kitaptan daha fazla, Foucault’nun, iktidarın güncel mekanizmalarına ilişkin titizlikle hazırlanmış detaycı tarzını belgelendirir. Foucault’nun Paris’teki Collège de France’ta (Foucault’nun 1970-1984 yılları arasında ders verdiği, muhtemelen dünyadaki en prestijli akademik kurum) gerçekleştirdiği konferanslarının hemen hemen tamamlanmış bir setinin son baskısı, Disiplin ve Ceza’nın en az beş yıllık yoğun arşiv araştırması sonucu hazırlandığını ortaya koyuyor. Foucault bu kitap üzerinde çalışırken, somut ve öncü araştırma seminerlerine büyük bir ilgi gösterdi ve şimdi Cezalandırıcı Toplum ve Psikiyatrik İktidar gibi başlıklar altında yayınlanan büyük kamu konferansları verdi. Sunduğu materyal, modern kriminolojinin doğumundan, psikiyatrinin cinsiyete bağlı histeri inşasına kadar geniş bir aralıktadır. Konferanslarda Foucault’nun gelişim halindeki düşüncesi gösteriliyor ve bu nedenle felsefesini dönüşüm sürecinde görüyoruz. Arşiv malzemelerini bir kitap haline getirdiğinde, sonuç Disiplin ve Ceza’nın birleştirilmiş ve verimli bir argümanıydı.

‘NORMAL’ YA DA MODERN AKLIN HAPİSHANESİ

Foucault’nun tarihsel ve felsefi analizlerine göre disiplin, insanlara kendilerini ‘normal’ olana uyarlamaları için onları ikna ederek nasıl davranacaklarını anlatan bir iktidar biçimidir. ‘Doğru eğitim’ biçiminde bir iktidardır. Disiplin, idare ettiği meseleye, hâkimiyetin yaptığı şekilde saldırmaz. Disiplin, itaatkâr insanlar üretmek için daha ustalıkla, hatta harika bir titizlikle çalışır. Foucault, disiplinin itaatkâr ve normal ürünlerine meşhur tabiriyle ‘uysal özneler’ diyor.

Disiplin gücünün örnek göstergesi cezaevidir. Foucault için modern dünyadaki en cezbedici (pratik olarak 18. yüzyıldan önce bir ceza şekli olarak var olmayan) ceza yeri cezaevi olamaz ve suç işleyenleri zorla kapatmak makul bir yöntem değildir. Hâkimiyet modern hapishanelerde de varolan bir unsurdur ve temel olarak cezaevi, sürgün, köle ve tutsak üzerinde şiddet uygulayan egemenliğin en eski biçimlerinden hiçbir farkı yoktur. Foucault, cezaevinin ayrıntılı işleyişini daha derinden görebilmek için bu en bariz unsurun ötesine baktı. Nispeten ucuz olan işkence ve ölüm teknikleri, neden modernite sürecinde giderek maliyetli bir cezaevine dönüştü? Aslında inanmadığımız biçimde, hepimiz 18. yüzyıldan itibaren daha insancıllaşmaya mı başladık? Foucault, böyle bir açıklamanın, işkence görenlerin labirentvari cezaevlerine yollanmasıyla, iktidarın hangi yönde değiştiğini temel anlamda gözden kaçıracağını düşünüyordu.

Foucault, hapishanelerin çalışma biçimine yani işleyişine baktığımızda, suçluları hücrelere kilitlemekten ziyade, kendilerini uysallaştıran bir eğitime sunmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmış olduklarını iddia etmektedir. Hapishaneler, öncelikle cezalandırma evleri değil, düzeltme kurumlarıdır. Bu düzeneğin önemli bir kısmı hapishane hücresinin kafesinden değil, tutukluların günlük hayatlarını düzenleyen zaman çizelgelerinin rutininden oluşur. Tutukluları denetleyen sabah içtiması, ardından yemek zamanı, çalışma vardiyası, silahlı muhafızlar ve panoya asılı psikolog randevuları da dahil olmak üzere, görevlilerin gözlem altında tuttuğu ‘boş zaman’ bile disiplin altına alınmıştır.

Mühim olan, hapishane gözetiminin tüm unsurlarını sürekli olarak görünür kılmaktır. Bu nedenle, kitabının Fransızca başlığı önemlidir: Surveiller et Punir; ‘Denetleme ve Cezalandırma’. Tutuklulara, sürekli gözetim altında tutuldukları gösterilir. Aralıksız gözlemin amacı, kaçmayı düşünen mahpusları korkutmak değil, kendilerini düzeltmeye razı olmaya zorlamaktır. Sabah yataktan kalktığınız andan, gece ışıkların söndüğü âna dek tutuklular, sürekli biçimde davranışlarını denetlemek zorunda kalıyorlar.

İNSAN KENDİ KENDİSİNİN GARDİYANI HALİNE GETİRİLİYOR

Hapishanenin en ciddi etkisi, tutukluların kendilerini nasıl denetleyeceğini, yönetip düzeltebileceğini öğrenmelerini sağlamaktır. Etkili bir şekilde tasarlanırsa, tutsakların gözetim amirlerine bile ihtiyacı olmaz. Çünkü kendi kendilerinin gardiyanları olacaklardır. Bu ise uysallıkla sağlanır.

İktidarın belirgin biçimde modern yaklaşımını göstermek için Foucault, Disiplin ve Ceza’da hemen meşhur olan bir imge kullandı. Foucault tarihin neredeyse unutulmuş arşivlerinden, dinsel bir yaklaşım sahibi olan İngiliz ahlâk felsefecisi Jeremy Bentham’ın (1748-1832) bir taslağını bulup çıkardı. Bentham, ‘The Panopticon’ (her şeyi tek bakışta gören) biçiminde kutsallaştırdığı bir maksimum seviye gözetim hapishanesi öneriyordu. Önerisinin merkezinde, insanların ‘düzeltilmesi’ için tasarlanmış bir mimari yer alıyordu. Panoptikon’da, cezaevinde ağır taşlardan ve metal aksamlardan daha önemli olan şey, tutsağın her eyleminin gözetim altında tutulacağı ve bir ağırlığı olmayan ışık ve hava unsurlarıdır.

Panoptikon’un tasarımı gayet basitti. Bir hücre çemberi, merkezde bulunan bir bekçi kulesinin etrafına yayılır. Her hücre, kuleye bakacak şekilde yerleştirilir ve arkadan gelen büyük bir pencere ile aydınlatılır; böylece, kulenin içerisindeki herkes hücre içindeki tutsağın faaliyetlerini kolayca gözetleyebilir. Muhafız kuleleri tutukluların gözleri önünde yükselir; ancak özenle inşa edilmiş kör pencereler nedeniyle tutuklular izlenip izlenmediklerini göremezler. Bu, kesintisiz bir gözetim tasarımıdır. Tutukevlerinin çok karmaşık olmayan bir mimarisi Bentham’ın kendi ifadesiyle, “Sahtekârları dürüstçe öğütmek için kullanılan bir değirmendir”.

Panoptikon’un bir hayâl olarak kaldığı anlaşılıyor olabilir. Bentham’ın aktardığı özelliklere göre herhangi bir hapishane inşa edilmedi; ancak birkaç benzer yapı inşa edildi. Illinois’da Stateville ‘F’ Tipi Cezaevi yaklaşık olarak 1922’de kullanıma açıldı ve Kasım 2016’nın sonunda kapatıldı. Ancak Panoptikon’un önemli yanı, genel bir hayâli yansıtıyor olmasıydı. Disiplinli giyinme tasarımlarına tabi olmak için hapishane hücresine kilitlenmek gerekmez. Disiplin ve Ceza’daki en büyük ceza, ‘Panopticism’ başlıklı bölümün son cümlesidir; burada Foucault, tuhaf bir şekilde “Hapishaneler, cezaevlerine benzeyen fabrikalar, okullar, barakalar, hastaneler gibi şaşırtıcı olmalı mı?” der. Foucault haklıysa , okul sıralarımıza, montaj hattındaki duruşumuza veya belki de en önemlisi, titizlikle tasarlanmış olan hücrelere ve açık ofislerimize dek günümüz çalışma alanlarında egemen olan her koşulda, ‘doğru eğitim’ gücüne de sahibiz demektir.

Bir kez daha tekrarlayalım, disiplin eğitimi egemen şiddet değildir. Ancak iktidar budur. Klasik olarak, iktidar güç ya da baskı biçimini aldı ve fiziksel şiddet eylemlerinin en safı olduğu düşünülüyordu. Disiplinsin bunun aksi yönde davranır. Bizim içinse bu biraz farklıdır. Leviathan’ın her zamanki tehdit yöntemiyle, onları yok etmek için bedenlerimizi ele geçirmez. Disiplin onlara motivasyon katar, onları inceler ve (Foucault’nun tercih ettiği kelimeyi kullanırsak) onları “normalleştirir”. Foucault, bunların tümünün, açıkçası belirgin ve acımasız bir iktidar biçimi olduğunu düşünüyor. Böyle bir disiplin iktidarının bir biçimi olarak tanımlanmayı reddetmek, insan hayatının nasıl şekillendirildiğini ve yaşamını sürdürdüğünü inkâr etmek demektir. Eğer tanımaya hazır olduğumuz tek iktidar biçimi hâkim olanın şiddeti ise, bugünün iktidar kaygısını anlamak için yetersiz bir durumdayızdır. Eğer iktidarı diğer biçimlerde göremiyorsak, iktidarın bizi şekillendirmesinde kendisinde içerdiği diğer tüm yollara direnmek için güçsüz kalırız.

BİYO-POLİTİKA ÜZERİNE

Foucault’nun çalışması, disiplin iktidarının, son birkaç yüzyılda iktidarın kazandığı birçok biçimden biri olduğunu ortaya koyar. Disiplin anatomo-politika, egemen iktidarın yanı sıra biyo-siyasetin iktidarını da muhafaza eder. Foucault, bir sonra yayınlanan Cinselliğin Tarihi adlı kitabında, biyo-politikanın, gerçek cinselliğin düzenli olarak bastırıldığını kendisine anlatan bir kültüre karşı cılız bir cinsel coşkunun sürmekte olduğunu anlamamıza yardımcı olduğunu savunuyordu. Biyo-güvenlik, cinselliğin yasaklanmasına değil, çoğalma, aile ve sağlık gibi çok özel kavramların maksimum çıkarları doğrultusunda düzenlenmesine hizmet eder. 19. yüzyılda eşcinsellik, ailenin sağlıklı etrafındaki cinsel aktivite odaklanmaması nedeniyle, psikiyatristler ve doktorlar tarafından kullanılan bir biyo-iktidarca ‘sapkın’ ilân edildi. İmkansız olmasa bile doğrudan fiziksel zorlama ve egemenlik eylemleri ile bunu değiştirmek pek mümkün olmazdı. Tıp insanlarının, sözde kendi çıkarları nedeniyle ‘hastalarını iyileştirmelerine yardımcı olan’ orduları daha fazla etkiliydi.

Foucault’nun, modern iktidarın mekanizmalarını tanımlamak ve titiz biçimde analiz etmek için onu özgün ve birleşik bir iktidar özü teorisine dönüştürmeyi reddetmesi, felsefi açıdan mühimdir. Düşüncesinin temel aldığı felsefi şüphecilik, felsefenin iktidar analizi için kullanılmasına karşı değildir. Bundan ziyade, felsefenin ‘şeylerin’ gizli özünü ortaya çıkarması ve ayrıca bunu göstermesi gerektiği düşüncesinin ardındaki şaşkınlık nedeniyle şüphecidir. Bunun anlamı, Foucault’nun anahtar sözcüğünün ‘iktidar’ olmasının sebebi, onun damıttığı özün isminin değil, felsefi eserinin sürdürmesi gereken tümleşik analiz alanının bir indeksi olmasından ötürüdür.

Felsefenin hâlâ ebedî özleri tanımlaması gerektiğini düşünenler, Foucault’nun bakış açısını tamamen akıldışı bulabilir.

OYSA ‘ŞEYLER’ HER YER VE HERKES İÇİN FARKLIDIR

Öte yandan, her birimizce sonsuz olduğunu hissedilen şeylerin nesiller ve coğrafyalar arasında farklılaşacağını düşünen kişilerin, Foucault’nun yaklaşımında esin kaynağı olma ihtimâli daha yüksektir. Siyasal felsefenin merkezi kavramları olan kavramsal iktidar ve özgürlük çiftine ilişkin olarak Foucault’nun yakın gördüğü olasılık, insanlığın özgürlüğün muhtemel tüm biçimlerini önceden tanımlamayı reddetmesi suretiyle, özgürlük için daha fazla alan kazanma ihtimâli olduğu yönündeydi. Bu, iktidara ilişkin durağan tanımlamaları reddetmek anlamına gelmektedir. Yalnızca şu anda iktidarın faaliyet gösterdiği alanların tespit edilmesi bile özgürlüğün serpilmesi için olumlu bir gelişmedir. Foucault’nun yaptığı gibi çok biçimli yapısını inceleyerek, iktidarın varoluşumuzun sınırlarını tanımlamak için kullandığı çeşitli yollara ters düşen özgürlük alanları kurma şansımız var mı?

İktidarı bir defada ve tümüyle tanımlayacak bir felsefi görüşün ironisi, özgürlüğün özünü sınırlaması olacaktır. Böyle bir felsefe, kesin olarak özgürlüğü sınırlayacaktır. Özgürlüğün önceden tahmin edilemezliğinden korkanlar, Foucault’yu çok riskli bulurlar. Fakat bugün karar vermek istemeyenlerin yarın özgürlük saymaya başlayabilecekleri şey, en azından bizim felsefi bakış açımıza göre, Foucault’yu özgürleştirecektir. Foucault’nun iktidar ve özgürlük yaklaşımı yalnızca felsefe için değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, felsefenin kendimizi içinde bulduğumuz şeylerin değişen düzenine katkıda bulunabilmesi açısından önemlidir.

Diğer iktidar biçimleri de içimizde yaşamaya devam ediyor. Kimi insanlar da sosyal medyanın hâkimiyet alanı olan veri, veri analitiği ve sınırsız algoritmik değerlendirme konusundaki bilgisel iktidarını, Foucault’nun 1984’teki ölümünden sonra ortaya çıkan en önemli iktidar olarak görüyor.

Colin Koopman
(Çeviren: Tarkan Tufan, gazeteduvar.com.tr)

*Colin Koopman, Foucault’yu konu alan bir kitabın yazarıdır ve New York Times, Critical Inquiry ve başka yayınlarda çok sayıda deneme yazıları mevcuttur. Oregon Üniversitesi’nde felsefe dersleri vermektedir.

Yorum yapın