İlhan Berk ‘in Hayatı ve Şiirleri “Dokunduğu her şey şiir”

İlhan Berk, şiiri canlı bir varlık gibi hayal ediyordu. Canlı ama sürekli gözetilmesi, bakılması, özenilmesi, nerede yaşamakta olduğunun izlenmesi ve her an hissedilmesi gereken gerçek bir varlık. Şairi şiirin zanaatçısı kılan bir anlayışı vardı. “Kimi zaman kendimi salt şiire bırakırım” diyen tutkulu bir meslek erbabıydı ondaki şair: “Yazmak, özellikle de şiir yazmak, bir ihtiyaçtır. Yazmak eyleminden ancak o zaman söz edebiliriz. Kökene, her seferde de kökene dönmektir. (…) Her zaman yazmak olasılığı vardır. Direnme yeterdir, şiir her zaman başka bir ihtiyaçtır. Bunu derinden duymadıkça başarılamaz. Oysa bir yaprağın düşmesi yetebilir şiir yazmak için. Ama değil, çok başka bir şey gerekiyor: Kendindenlik’tir bu. Oysa, direndikçe bir kıpırtılar olur hep. Buna güvenmemeli. Beklemeli. Beklemeli. Yazmalı, yazmalı da diyebilirim, ama hiçi, hiçi yazmaktır bu. Nice kağıtlar gidip gelecektir, yazılacaktır ama çaresizlik sürecektir hep. Yazmak zaten silmek, boyuna silmektir. Benim yaptığım da bu.” (Müjde Bilir ile Söyleşi, Kitaplık, Temmuz 2007, Sayı:107).
Şiire bağlanmayı, bir yeryüzü gezginliği olarak tasarladı. “Yeryüzü sözcüklerdir” diye düşünmekteydi. Artık yeryüzünde ve gökyüzünde var olan her nesne, soyut ya da somut her varlık, düşünülmüş her şey, yazılmış her şiir şairin gezi alanı olarak tasarlanmıştı; “Benden habersiz bir şiir asla yazılamaz” diyecek kadar. Hızla geçip giden değil, içe ve dışa doğru, dikey ve yatay gezinen, bazı anlarda uzun uzun duran bir gezgingöz. Bir gezgingöz olarak İstanbul’a, Galata ve Pera’ya baktığında göz keskinliği de kartografya düşkünlüğü de görüldü. Kentin bu iki kadim semtini, yazısıyla öyle bir havalandırdı ki her gün baktığı kente yeniden bakmak istedi birçok insan.
İlhan Berk, şiir yazmış olmakla, varoluşunu şiirsel deneyimle sınamış olmaktaydı. Kendi varlığı ile, öbür varlıkları şiir üzerinden buluşturuyordu; buna metafizik ‘varlık’lar da dahildi. Dünyadaki her şeyi şiirsel deneyimle yaşantılaması isteğine, ‘kendi kendiyle bir düello’ da denebilir, bitmez bir düello. İnsanın, her durumda kendini sınamasının, varoluşunu ‘şimdi’nin karşısında tazelemesinin bir yoluydu bu düello. İlhan Berk’te her koşulda şair kalabilmek için sert, riskli bir varoluş sınavı. Galata’da da öyle Şifalı Otlar arasında da, Atlas’ta, Kül’de, Aşıkane’de, Requem’de ve bütün ‘Şeyler’de. Berk için bu deneyim yolu hem şairin hem de şiirin gizli tarihi oldu. Bu deneyim, mekan ve zaman içinde kısıtlanmamış bir bakışın cesareti oldu aynı zamanda: “Gördüm de söylüyorum sonsuzluk her yerdedir” diyecekti o benliğin özgüveniyle. Bu duyguyu kazanmak için yaşadığı çileyi bazen övünçle anlattı, bazen de yakınıyla. Ama kesin olan şu ki, yazmak dışındaki yaşantılara kapalı bir benlik işlemekteydi bu şiir üzerinde. “Bir sayrılığım var benim” diyordu bir söyleşide: “Dünyaya, dünya ile benim arama hiçbir şey koymadan bakarım. Birbirine benzeyen iki şey yoktur; bunu bilmemiz bile yeter. Yeter çünkü gerçeklik, öz ile varoluşun birliğidir. (Hegel’in kulakları çınlasın). Her sözcük dünyayı yoruma tutmak, ona bir anlam vermekte yatar. Yazmak, budur. Bir çakıltaşı tansığıyla doludur. Bir topluiğnenin de öyküsü vardır. Dil, bunda başı çeker. Şairin bütün varlığı dilin içinde döner. Bu alışveriş her şeyidir onun. Yaşamaz şair, yazar. Bu, yaratıcı yalnızdır, ayrılmıştır demektir.” (Cumhuriyet Kitap, A. Şebnem Birkan söyleşisi, 30 Eylül 2004, Sayı: 763.)
Mahmut Temizyürek,13.07.2007, Radikal Gazetesi Kitap Eki

“İlhan Berk’in şiirini en iyi özetleyen sözcük hangisidir? Bence “değişim” sözcüğü onun şiirinin gezginliğine denktir. İstanbul’un (1947) kurşun kubbelerinden “Günaydın Yeryüzü” (1952) diye seslenip “Türkiye Şarkısı”nı (1953) bitirince, “Saint Antoine’in Güvercinleri” ile çıkar yolculuğa onun şiiri.
Dolaştığı durakları, ulaştığı menzilleri tartışmak benim işim değil. Şu soruları sorarım olsa olsa, “Eşyalara şiir düzmeye kim gönül indirir çağımızda”, “Kimdir çamurdan ve altından aynı titizlikle söz eden?”, “Kimindir şu dizeler: “Yalnız şairler hiçbir biçimde dilin dışında duramazlar. / Yalnızca dil umudu gerçekleştirebilir?”
Siz biliyorsunuz bu soruların yanıtı İlhan Berk’tir. Bugünlük geçerli bir yanıt mı bu? Belki de. Çünkü İlhan Berk’in değiştirmeyeceği tek cümle “Çünkü ben şairim” olabilir. Bütün şairler gibi ya da büyük bir çoğunluğu gibi şairlerin tek sanır kendini dünyada. Dünya da, o düşündüğü için, onun yazdığı kadar vardır belki de. Yazmak nedir mi onun için? İşte yanıtı: “Her şiiri bir öncekini yıkarak, yıka yıka yazmak… Yazmak budur.” İnandınız mı İlhan Berk’in bu yanıtla yetineceğine: “Yazmak sözcüğün sözcüğe olan yolculuğudur” dizesi kimin ki… Onun şiirleri arasında akrabalık bile bulunmaz. Değil ki benzer dize. Menzilsiz bir yolculuktur şiirdeki koşusu. Bütün şiirlerindeki tek ortaklık dünyayı en küçük ayrıntısına kadar şiire çevirmek isteğidir. Bir tür simyacılık.
Sennur Sezer, evrensel.net 24.10.2002

İlhan Berk’in Hayatı
(d. 1918, Manisa – ö. 28 Ağustos 2008, Bodrum)
1916 Yılında Manisa’da doğmuş, ilk ve ortaokulu doğduğu kentte bitirmiştir. Daha sonra Balıkesir Necatibey İlköğretim Okulu’ndan mezun olmuş, Espiye’de iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girmiştir. Enstitü’nün Fransızca bölümünü bitiren (1944) Berk, Zonguldak, Samsun ve Kırşehir ortaokul ve liselerinde Fransızca öğretmenliği yapmıştır (1945-1955). Daha sonra Ankara’da T.C. Ziraat Bankası’nın Yayın Bürosu’na çevirmen olarak girmiş (1956), onüç yıl burada çalıştıktan sonra emekli olmuştur(1969). İlhan Berk, bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya vermiş, bir anlatı kitabı dışında, yalnız şiir ve şiire ilişkin yazılar yazmıştır. İlhan Berk, modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un kimi şiirlerini de çevirerek kitaplaştırmıştır. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve İstanbul kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazanmıştır. İlhan Berk 1983’te Deniz Eskisi adlı kitabıyla ,Yedi Tepe şiir Armağını’nın 1988’de de Güzel Irmak adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü (F. Edgü ile) almıştır. Yazın Yaşamı İlhan, Berk, ilk şiirlerini Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış’ta yayımlamıştır (1935). Berk, 19 yaşındayken Güneşi Yakanların Selâmı adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde “hece vezni” kullanmakta ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşımaktadır. “Sonsuzluk”, “kızıl”, “hulya”, “ateş” en sevdiği sözcükler olarak görünmektedir. Sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler yapmayı sevmektedir: “Bir karanlık gecenin masmavi seherinde / Kızıl başörtünle gül yüzlü bahçede görün”. Dil anlayışı da henüz döneminden kopamamıştır ki, bunu da 19 yaşındaki bir şair adayı için doğal karşılamak gerekmektedir: “Kıpkızıl hulyalı bir renge yükselmeden gün / Bir devrin neşesini taşımakta yüzün”. Berk’in ilk kitabına adını veren şiirinin son kıtası da şöyledir: “Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden / Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden / Selâm! Sonsuzlukalra, hasret gönüllerden / Selâm, güneşe, göğü yakanlar bahçesinden!”. İlhan Berk, daha sonra 1940’lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer almış, Servet-i Fünun (Uyanış), Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazmıştır. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, durmadan yatak değiştirerek, ama bazı sorunsallara hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmıştır.
Şiiri değişik evrelerden geçti. Başlangıçta toplumcu anlayışla büyük kentin devingen yaşamını, işçileri, kırsal kesimdeki tarım emekçilerini anlatan; yaşama, dünyaya beslediği sevgi, umut ve coşkuyu, özgürlüğü ve eşitliği içeren şiirler yazdı. İkinci Yeni anlayışının belirmesiyle şiirin işlevi, şiirde anlamı daha farklı algılamaya başladığını gösteren örnekler sundu. Dünya şiirinin olanaklarını Türkçe şiirde değerlendirdi. Geleneksel ve batılı şiir biçimleri üzerinde denemelere girişti. İnsanı, tarihi, doğayı, kutsal kitapları, mitolojiyi, kentleri, dirimbilimi şiirine ayrıntı ve çağrışım zenginliği ile bir olanak olarak sunan, çarpıcılığı ve şaşırtıcılığı saklı bir ilke gibi benimseyen İlhan Berk sürekli kendini yenileyen bir şiir ustası.

Eserleri
Güneşi Yakanların Selamı (1935)
Istanbul (1947)
Günaydın Yeryüzü (1952)
Türkiye Şarkısı (1953)
Köroğlu (1955)
Galile Denizi (1958)
Çivi Yazısı (1960)
Otağ (1961)
Mısırkalyoniğne (1962)
Âşıkane (1968)
Taşbaskısı (1975)
Şenlikname (1976)
Atlas (1976)
Kül (1978)
İstanbul Kitabı (1980)
Kitaplar Kitabı (1981)
Deniz Eskisi (1982)
Delta ve Çocuk (1984)
Galata (1985)
Güzel Irmak (1988)
Pera (1990)
Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993)
Avluya Düşen Gölge (1996)
Şeyler Kitabı Ev (1997)
Çok Yaşasın Sayılar (1998)

Düzyazı
Şifalı Otlar Kitabı (1982)
Bir Uzun Adam (1982)
El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983)
İnferno (1994)
Kanatlı At (1994)
Logos (1996)
Poetika (1997)

Ödülleri

1979 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülü
1983 Yeditepe Şiir Armağanı
1988 Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

1919
Ben dünyaya bir idare lambası altında geldim
Yeryüzü Birinci Dünya Harbi’ni yaşıyordu
Başımın üstünde mendil boyunda bulutlar vardı

Yunan Harbi’nde yanan şehirlerimizi bir dağdan seyrettim
O çadır çadır insanları askerleri esirleri
Arkalarında bir gömlekle kaçan halkımızı
İlk topu ilk tayyareyi gördüm
Anam kardeşim ve ben ayaktaydık
Kapanık dükkânlarıyla çarşılarımıza yağmur yağıyordu

Her sınıf insanıyla şehrim dağlara taşınmıştı

O yangından nehirlerimiz dağlarımız ve çeşmelerimiz kurtuldular

Yanmış ve yakılmış şehrimize bir akşamüzeri askerlerimiz girdi
Kursaklarında bir parça ekmekle insanlar ayaktaydı
O gün dünyayı ve insanları tanıdım
O gün ayağımın dibindeki şehirden ağlamayı öğrendim
İstanbul Kitabı

ANLATILIR GİBİ DEĞİL YASI ÇİÇEKLERİN

Karanfil
Adın her sabah uyandığımız gökyüzünün yerini aldı.
Hangi su olursa olsun
Yeşil sen bakınca.
Her gün sen baktıktan sonra
Bu kadar güzel
Bu gökyüzü.

Fesleğen

Sen varken karanlık bilmez
Hiçbir su.
Hiçbir su
Kaybolmaz.

Sarı Çiğdem

İlk biz geldik dünyaya
Gelir gelmez
Sevmeyi çalışmayı öğrendik
Bir gün yası öğreneceğimizi
Hiç bilmiyorduk.

Defne

Kimse ölümü övemez
Seni gördükten sonra
Kulluğu
Savaşı
Güzel gösteremez.

Lale

Yalan Ayvaz’ın laleyi sevmediği
Doğru değil sonra
İlk defa çiğdemin gördüğü dünyayı
İlk Ayvaz geldi
Bu manzara
Ona bakarak geldi
Hep ona bakarak geldik.
Köroğlu Kitabı

ÂŞIKANE
Geceye hey dedim Bir bulut beyaz aydınlık
geçiyor ve ben görüyorum Belki yalnızlık

Kâğıt gibi bir kadın sana bakıp gülüyor
Demek sen daha güzelsin gökyüzünden artık

Sokakları bembeyaz evleri geçiyorum
Bir koşu bir rüzgârı alıyorum Karanlık

Bir kenttesin ve var ta ne zamanlardan beri
O zamandan trenler evler geçiyor Kapanık

Aşkın ki hiç durup dinlenmek nedir bilmiyor
Aşkın ki anlatılamaz ihtiyar ve yıkık

Nice nice yaşamalara açılmışsındır
Nice yaşamalar ki kalmıştır yarım buruk

İşte Adakale Sokağındayım ve birden
Benim işte dünya kadar güzel ağzın artık

Durup bir yıkık aşk dedim İlhan Berk bir yıkık
aşk Şimdi o şiirlerde senden kalan ancak
Aşıkane Kitabı

AŞK
Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk
Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bir pencereden deniz güzel değil
Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.

Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.

AYRIĞIN YÜREĞİ
Sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu Orta Anadolu’da
Kıtlıktan önce.
En küçük bir şeyden coşardı
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak’a doğru
Köklerine su yürürmüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrıklıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiçbir şeylere değişmem.

Şimdi yaşamak istemiyor.

Türkiye Şarkısı Kitabı

BEN SENİN KRALLIĞIN ÜLKENE YETİŞTİM
Ben senin krallığın ülkene yetiştim
Kaldım gölge tanımayan güzelliğinle.
Her sabah büyüten denizimizi böyle
Gülüşlerindi o ülkede bilmez miyim.

Sen o çıktığım sularsın, zencim benim
Denize bakan evler gibiyim seninle.
Dur, geliyorum ellerin ne güzel öyle
Beni şey et gülüşlerini bekleyeyim.

Sen gittiğin o ülkesin varılmıyorsun
Vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara
Güzelliğin balıkları gibi İstanbul’un.

Şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış
Yankımış denizlere öbür kadınlara
Dünyada sizinle İstanbul olmak varmış.

Çivi Yazısı Kitabı

EN UYANDIM BİR AŞK DEMEKTİ BU DÜNYADA
(Rondo)
Ben uyandım bir aşk demekti bu dünyada
-Sesin, bir gülü bırakmak gibi bir şeydi.
Karaydım, kâğıt gibiydim yaşamalarda
Adım görseniz her gün o denizlerdeydi
Bin yıl bir M sesiydim aşağı Mısır’da.

Ben vurdum sevilere belli değil miydi
Bin yıl seni açtım işte yalnızlığımda.
Ne zaman aydınlığında adım geçti miydi
Bir aşk demekti bu dünyada.

Bir zamanlar yalnızlık güzeldi Mısır’da
Seninle yepyeni bir göktü gidilirdi
Baktım mı, büyürdü bir zambaktı anımda
Şimdi bir gölgedir uzar ovalarımda
Böyle uyanırdım ya uyanmak değildi
Bir aşk demekti bu dünyada.
Çivi Yazısı Kitabı

BİR FENİKELİ
1
Denizde boğulan o ilk Fenikelilerdendi.

2
Vergi memurluğu yapardı ve köpekler saldırırdı hep.

3
Babası Barbar akınlarını durdurmuştu.

4
Kırlangıcın geveze bir kuş olduğunu ilk ondan duyduk.

5
Ben o zamanlar çocuktum ve çok fakirdim.
Delta ve Çocuk Kitabı

BİR KIYI KAHVESİNDE
Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
Kalktı.
Biz işte o zaman gördük onu
ve çekilen denizi.
O zaman çıktık kendimizden.

Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök.
Delta ve Çocuk Kitabı

BİR ORMAN
Hanginiz aklınıza getirdiniz.
Benim bir gün insanlığımı
Bitkilere hayvanlara kadar
Bir gün tutup genişleteceğimi
Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da

Şu esen rüzgâra bıraktım işte
Yaşayan duyan her şeyimi
Onların hesabına yaşayacaklar bundan sonra
Ellerime saçlarıma kadar
Her şeyim dünyada

İlk defa bu kadar iyi farkediyorum
Bu yüreği param parça uçan kuş
Bu çamur gibi gökyüzü
Bu deniz, bu garip karınca
Cihanda ümit ölmez deyip yaşamışlar

Her şey bir başına yaşamış bundan önce
Toprakta bir başına yürümüş kökler
Gecenin içinde bir başına uzamış ovalar
Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle
Bir daha hiçbirine

Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara

Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım

Beni beklemişler kardeşçiğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini
Günaydın Yeryüzü Kitabı

ÇOK YAŞASIN SAYILAR’DAN
3’dür sayıların en güzeli.
Biçimler biçimi.
Hiçbirine de benzemez.
Bir
daire
çiziyor
gibidir
ama

(alttan alta yatık iki açı da diyebiliriz)

iki çengel de
(gene
alttan
alta.)
Asıl da iki yarım dairedir: Dikey.
(Dikeyin
güzelliğini
düşünün!)

3’ün güzelliği salt biçimden de gelmez: esrik doğmuştur.
Uzaktan da olsa etikçi (etik şeylerin sorunu değildir) olduğunu da söyleyebiliriz.
Hazcı bir etikçi. Kaynağını aramaya çıkmış gibidir sevincin.
Hiç mi hiç asmamıştır yüzünü.
Hem sayılar içinde yalnız 3’ün canından söz edilebilir belki de.

‘SAYILARIN CANI YOKTUR’

sonra da, güzel huyludur 3. Bu da yetmelidir bize.
Ama sayıların gizli tarihçisi sevgi Borges’e yetmez bu.
3’e 1’i de katarak 3 için özel bir varlık kütüğü de biçecektir.
Varlık tutkunu Eskimolar da 3’ü belki de bu yüzden severler.
Eskimo dilinde üçten çoğu yoktur, yalnızca koca bir

ÇOK

vardır.
Her şey üç ile ve çok’la biter.
Dünya da 3 ile anlatılır.
3 gelecektir hem.

Büyük uzaklık!
(Hem 3’le öğrenmedik mi biz uzaklığı?)
çok yaşasın sayılar kitabından

DELTA
deltaya indiler o eskiden saçları uzayan kadınlar
kelt uzun egemenlikleri kuzeyuç egemenlikleri / uygarlık
tecim gerisinde ve kayser gerisinde o denizlere, lu devletinden
bayan wen-ciang’ın güzel uzaklığının mercurus göğüne/o benim
dediğim

göğün sarayı çarşılara///en çok oralara, yahudiyeye xo kuşların
çizili uçtuğu göğe, kuzeyuca/ çok geçmeden de bizim buralara
döndüler
bizim buralarda bir yağmur bırakırdım // o bir deniz gibi
duran şimdi bizim kayserimiz minos’a,
iyi dedim dışardaki gökyüzü/
ay arabası/
sonra büyük kargaşalıklar çıktı
,
durmuş denizi ölçmüştük
ve hâlâ oralarda adım güzeldi / durmadan bir ilkçağ göğünü
ararlardı / annemin resimleri yalnızlığına ve sessizliğine varırdı
ve oradaydım ben bunluk günlerim sabahlara kadar beyaz
sabahlara kadar ben
kelt’in güneyinde büyük bir deniz vardır
oturdum uzun uzun yukarı baktım
Mısırkalyoniğne

DENİZ KİTABI
VI
Doğabilim

Bitkileri öğreniyorum. Otları, çiçekleri
Bir taflanı alıyorum. Taflan bu diyorum.

Başlıyorum incelemeye tutup iki ucundan.
Bir pelin yaprağını koparıyorum sonra

Özsuyu çıkıyor elime. Bir dalı kanırtıyorum
Yininden. Uzun, incecik bir söğüt dalını

Damarlarını sayıyorum, bir suya bırakıyorum
Dünyanın en güzel yeşili o zaman anlıyorum.

Böyle bütün gün dolaşıp duruyorum
Sonra birden kâğıda kaleme sarılıyorum.
Atlas Kitabı

DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM
Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz.
Şeylerin yalnız adı var. Ve: ‘Ad evdir.’ (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde
yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine
sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül
Heramise’nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş,
düşmemezlik.
Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem
kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya.
Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz
budur.
Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye,
çalışacağım.
dün dağlarda dolaştım evde yoktum

GÜNEŞİ YAKANLARIN SELÂMI
Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgârlarından
Hayat soldu bir günün enginlerinde yine.
Selâm! Sonsuzların yorgun gönüllerine
Selâm: Güneşi içeren çocukların diyarından!…

Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an
Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle;
Bir ateş yakalım ki, tutuşsun gökler bile
Ve Güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan!…

Varsın eskisin sesim kaybetsin ahengini
Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü.
Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini
Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü…

Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden
Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden.
Selâm! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden,
Selâm, güneşi, göğü yakanlar bahçesinde!…
güneşi yakanların selamı kitabı

GÜZEL IRMAK
Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız
Güzel Irmak Kitabı

HACI BEKTAŞ VELİ
Bir resimde bağdaş kurmuş oturuyor Hacı Bektaş Veli. Evi gibi
yeryüzü.

Bir bulut düşürmüş başını duruyor. Onunla gidip gelen. Uzakta
bellibelirsiz.

Beyaz, uzun kavuğu. Demek ki güneş var.

Kucağına almış bir ceylanı, bir aslanı. Duruyorlar. Üç kişiler.

Hayvanları mı severdi Hacı Bektaş Veli? Bilmiyoruz. Ama açıktı
hep evinin kapısı.

Çizgili mintanı. Yalın. Düz. Ta bileklerine değin uzuyor, uzayıp
orda kalıyor.

Yüzü? Uzun yüzü. Sakallı, virdi okur gibi de önüne bakıyor.

Delik değil kulağı ve halkasız.

Yanında yeryüzü: Ağaçlar, sular, gök. Her sabah okuduğu.
Atlas Kitabı

HİKÂYE
Her şey bir gece içinde oldu
Sabahleyin her şey tamamdı.

Bu gördüğünüz gökyüzü
İlk defa gelip yerini aldı

Gökyüzünün gelmesiyleydi
Dünyada büyük bir değişiklik oldu

Mesela, ovalar daha o gün
Yalnızlıklarını unutuverdiler

Bu şimdi elsiz ayaksız gibi duran gece
O zaman ağaca yürüyen bir su gibi geliyordu

Gökyüzünün hemen arkasındandı
Denizleri gördük

Baktım bir kuş ilk defa keyifli keyifli
Baktım uçuyordu

Akşama doğruydu
Bitkilerle, hayvanlarla merhabalaştık

Her şey yaşamaya hazırlanıyordu
Her şey gelir gelmez hayatlarını

Himalaya’lar, Ant’lar, Erciyeş’ler
Bir daha kımıldamamak üzere yerleşiyorlardı

Herkes aklından geçirdiği kadar bir yeri
Dünyada kolayca bulmuştu

Gökyüzünde, yerde
Her ağacın, her taşın bir yeri vardı

Hatırlarım küçük kirli bir bulut
Durmuş olup bitenleri seyrediyordu

Dünyaya niçin bu kadar geç geldiğini
Elinde olsa tutup soracaktı

Şimdi bu geceyi, bu yıldızları fevkalade buluyorsunuz ama
Bu hiç de kolay olmadı

En başta, başı boş atlar gibiydi nehirler
Bu şiire girmeden önce

Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe
İlhan Berk bütün bunları görüyordu.
Günaydın Yeryüzü Kitabı

İSTANBUL’DAN
İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım
olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla
sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız
Kulesi’dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur
yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak

Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır

İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

(…) İstanbul Kitabı

KAYIP OĞLUNU ARAYAN BİR BABA İÇİN ŞİİR
‘Bu oğlan, dedi, daha ne kadar kaçacak?
On ikisinde kaçtı, on altısında kaçıyor.’
Böyle deyip sustu. Ağzının sol yakasında
Toplayıp uzun mu uzun bıyıklarını.
Erzurum’dan mı Tunceli’den mi geliyordu?
Ve dünya şimdi ne kadar büyüktü,
ilk anlıyordu
Havada dönüp duran bir kuşa çevirdi,
sonra gözlerini
Çekilip içine.

Sustuk biz de,
kapanıp her birimiz içine.
Deniz Eskisi Kitabı

“NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM NE BÖYLE AYRILIKLAR”
Ne zaman seni düşünsem

Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm.

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.
Köroğlu Kitabı

ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINI GÖRMEYE GİTMEK
‘Kağıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde. Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.’

Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
‘Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.’
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
Deniz Eskisi Kitabı

OZAN VE SESLER
Her gün böyle gelip dünyadaki yerini alıyor.
‘Zor olan, diyor, şiirin hayatını yaşamaktır.
Yazmak sonra gelir hep.’ Bir bardak su ister
Gibi kolay çıkıyor bu sözler ağzından.
Kendiyle daha bir içli olmak için sonra
Her zamanki eski koltuğuna gidip oturuyor.
Göz göze geliyor ağaçlarla denizle gökle. Bir top
Karanfilde gezdiriyor ellerini. Burnuna götürüyor.
Sesleri dinliyor sonra. İyi akşamlar diyen
Yoldan geçen bir sesi. Gürültülerle inen sabahı.
Sessiz otları. Düşen günü.
Sesleri.Sesleri.Sesleri.
Böyle bütün gün sesleri dinleyip
Çekiliyor sonra,
dünyadaki yerine.
Deniz Eskisi Kitabı

RÜZGÂR
Bir rüzgâr ilk başında belli
Gökyüzünü çocukları büyütmüş
Denizle kuşlarla evlerle var
Dünyaya aşk diye hürlük diye
En yavuz gerçek tohumlar ekmiş
Bir rüzgâr yosunlar kadar eski

O rüzgâr nerde olursak olalım
Ana eli gibi her zaman yanımızda
Bir anda dolaşan yeryüzünü
Tüm silip süpüren kötülüğü
Aşkı kardeşliği asıl kılan
Her gün bu gökyüzü genişliğinde

Bir rüzgâr dünyalar kadar eski
Anaların çocukların gözlerinde
Toprağa suya öyküsü işlemiş
Dolaşmış nice insan yüreğini
Köroğlu’nda asıl yerini bulmuş.
Köroğlu Kitabı

SAINT-ANTOINE’IN GÜVERCİNLERİ
I.Eleni’nin Elleri
Bir gün Eleni’nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni’den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.

Eleni geliyor
Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine’i yeniden
Yeniden Annabel Lee’yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni’nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

II.Gençlik
Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni’nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul’un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni’yi anlamazdı.

O günler Lambodis’in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı
İstanbul’da
Eleni’nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine’a gidiyorlar
Eleni’nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis’in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni’nin arkasında.

Evet
Lambodis’in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci’ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman
dünyada değilmişiz gibi korkacağız.
Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.

Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık.
Galile Denizi

SİZ NE GÜZELDİNİZ BENİMLE BİLEMEZSİNİZ
Siz ne güzeldiniz benimle bilemezsiniz
A harfinden bir çarşı güneşi yüzünüzde
Hèlene uyruklu bir rüzgârdınız her şiirde
Benimdi, Ronsard’ın bir ülkesiydi yeriniz.

Şimdi kim bilir İstanbul’sunuz değilsiniz
Bir f’diniz Önasya’larda o şey evlerde
Şimdi nasıl bir yalnızlık eser yüzünüzde
Uzun sular olur duymak gibi bir şeydiniz.

Şimdi h, şimdi M sesi ilk nasıl karanlık
İpek gibiydiniz iyisi mi anlatmamalı
Ben yokum ya yoksunuz bakın nasıl artık.

Şimdi bakın nasıl bir yalnızlık vuran benden
Şimdi şiirlerde benim yazdığım sıkıntı
Bayılırsınız bir rüzgâr oynatsam ülkemden.
Çivi Yazısı Kitabı

SON YERİNE
Zulmün her türlüsü
Kötü kardeşler
Hiçbiri
İnsana göre değil
Ağaç dikmek sabahları uyanmak iyi
İyi hayvanlara bakmak çiçekleri sulamak
Rahatsalar uyuyan insanların soluğunu dinlemek iyi
İyi hürlüğü düşünmek
Yaşamak onun için
Bütün gün çalışmak onun için iyi
Bütün çocukların uyuyuşu uyanışı iyi
Zulmün her türlüsü kötü.
Köroğlu

TÜRKİYE ŞARKISI
Senin üstündedir
Ne varsa yalnızlık, fakirlik namına
Sevmek, yaşamak aşkına
Devam eden ve edecek olan adına
Nasırlı elden sarı yüzden yana
Yani ne varsa yorgun, fakir halkım adına
Senin üstünedir.

Sen âhı ekenin biçenin
Sen âhı taş kıranın, şarkı söyleyenin
Trenler ki senden geçer
Başı açık yalnayak halkım senden geçer
Türkülerin en hazinleri senin üzerinedir
Anamın, kardeşimin, kavmimin göz yaşı senin üzerinedir
Halkım arabacısı, köylüsü, ırgatıyla senindir
Ben bütün şiirlerimle halkımın.

O ovalar ne öyle, birbiri arkasına akıp durur?
O yorgun o soluk o namuslu yüzler o erkek bakışlar
O gökyüzü, sarı, kırmızı, mavi say sayabildiğin kadar
Ya o şehirler, vefakâr Antep, zalim İstanbul, kanlı Zonguldak?
Köyler, bozkırlar, kasabalar?
İnsanlar ki çıkık elmacık kemikleri acayip elleri, ayaklarıyla
durmuşlar veya yürüyorlar
Zile’de kör bir adam gelip geçen trenlere türkü söylüyor
Sıvas’dan bıçak satıcılarının sesleri geliyor
Pis, fakir o canım Kürt köyleri arkalarını dağlara dayayıp
görünmez olmuşlar
Peşleri sıra tuz gölleri, nehirler gökyüzü kayıyor.

Sen bir kenara durmuş bakıyorsun
Dağlar senin önünde gelip durur
Yol senin serine görünür
Kötüsü sana vurur rüzgârın
Eğrisi sana yağar yağmurun
Ekmeğin karası sana düşer.
Sen şu koca Türkiye toprağı
Sen Yunus’un, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan Abdal’ın vatanı
Sen kimsesizliğimizin, büyük yalnızlığımızın, alın terinin
memleketi
Gözümüzün içindeki sarılık
Avucumuzun içindeki yara
Sen her gün biraz daha bağlandığımız
Her gün bizi bağlayan hayata
Tuzu ekmeği şiirimizin
Sen çarık, potur, kuşak
Sen çavdar ekmeği, mısır ekmeği, buğday ekmeği
Dinlenmekten yorulmuş toprak, durgun sular, ihtiyar dağlar

Karakollar, hapishaneler, okullar
Yani yirmi milyonun kederi
Yani yirmi milyonun ümidi
Sen büyük kederimiz
Sen büyük ümidimiz
Düzülse sana düzülür destan
Yakılsa sana yakılır türkü
Ama şüphesiz en insancası işin
Devam etmektir yaşamaya.
Türkiye Şarkısı

ÜÇ KEZ SENİ SEVİYORUM DİYE UYANDIM
Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.
Deniz Eskisi Kitabı

YAVAŞ YAVAŞ GEÇTİM KALABALIKLARIN ARASINDAN
Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. Dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
kokular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece.
Kül Kitabı

KEÇİYOLU
Bomboş oturdum rüzgarı dinledim
(yay burcundan dönen). Irmağın
dediklerine geçtim sonra.
Geçip gidiyordum beni görmüyordu
ot yüklü bir akşam, yarım bir
ay.

Arkamdan başını kaldırıp
bakmıştı yol.
(dikenler, gri otlar)

Kocamış bir suyum ben. Bana
ormanın sesini anlat. Sesini
çayırların.

Sessizlik. Hep bu sessizlik.

Keçiyoluna çıkarın beni.
Burda ölemem.

BAKMAK AŞKTIR
Kal böyle aşkım, kal böyle
Ve yalnız
Bana bak.
Bakmak aşktır.

‘Soyundum işte sana yol olsun diye.’
Böyle çıplak böyle et ete
Bırak gezinsin üstünde soluğum.

Saydamdır aşk, o naif şeytan
Gözlerin, çıplak memelerin, dudakların
Böyle işte böyle gel gir yatağıma.
Ve öp sonra da
Durmadan bir daha , bir daha öp beni
Böyle uzun bir yolculuk ister aşk.
Ve çek sonra da, daha bir kendine beni
Çek ki
Bileyim benim olduğunu.
Böyle işte böyle kasık kasığa.

ACININ EL YAZISI
Ben acıyım. Yani senin hazan düşen yüzün. Umarsız
Boyun bazan. Bazan ağzın, gölgeli gözlerin

Yani çocukluğun. Bursa’da bir sokak yani
(Bursa’yı hiç görmemişim gibi gelir bana)

Bir akşam yaktığın mum sonra bir kilisede
Daha hiç bilmediği bir yüz için ölümün

Zaman ki senden başka nedir
Ve hep bir yüz dönüşür bende

Bir yüze
Hem geceyi, hem tanyerlerini taşır kendinde

Ben ki bir yıkıntınım senin, senin büyüttüğün
Acının el yazısında

SİZ
Size baktım. Sesin eski ve yalnız
Sizi soyuyorum. Büyük ağzınız.

Gözlerinizi alıyorum. Gözle-
riniz Ortaçağ. Kocaman ve ıssız.

Alıp ellerini beyaz diyorum
Beyaz çıplak etin, oralarınız.

Oralarınızı açıyorum. Gök-
yüzü, ağaçlar gibi kokuyorsunuz.

Uzanıp sesinizi alıyorum
Sesiniz! İstanbul. Elgin. Sonrasız.

Dik bir suru çıkıyoruz. Bir attan
iniyorum. Beyazım. Beyazsınız.

Sunu
Sonra ben bütün gün dolaştım durdum
Bu gazeli yazdım belki duydunuz.

ÇOK UZUN BİR GÜNDÜ AŞKA DÖNÜYORDUM
Çok uzun bir gündü aşka dönüyordum
Çok uzun, yavrum, çok uzun seni sevmekten
İşte diyordum ilk öpüş işte masmavi yarığın
İşte yedisi sabahın ve ıslak ağzının
İşte eski bir otu kasıklarının ve karnının
İşte dilinin getirdikleri işte ormanlarım
İşte döşekte çırılçıplak upuzun uyanışın
İşte kayaya vuran eski gölgen eski sesin
İşte o ağzındaki esmer kuş o yaban ırmak
Kal öyle diyordum böyle anadan doğma iç içe
Kal öyle ilkin orandan öpeceğim diyordum
Aşk ki karadır tek heceli bir sözcüktür
İşte tam böyle, sevdalım, tam böyle diyordum

GÜZEL IRMAK
Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayak bileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız
Güzel Irmak

ATIMI İSTEDİM
EVİN GÖĞÜ GERİNDİ

Atımı istedim evin göğü gerindi
Cin gülleri bir yerden ordan geliyorum
Öyle sular dağların üstüydü isminiz
Yeşil, o solukları gibi rüzgarların
Bir bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım

Tep kralları gibiydim öyle yalnızdım
Bir çağda seni bu beyazlığında tuttum
Ak, sabah kalyonlarım hep gökyüzündeydi
Ben rüzgar değirmeninizde kaldım

İşte ellerin o dünya kadar Akdeniz
Hansi, gecenin pancurunda Berk kuşlarım
Ey benim sığlığım eşkim karanlığım siz
Yitik gülüşünün açtığı sular şimdi
Ben o gecelerde saçıydım çocukların
Bir bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım.

GÜZEL
Güzel
ölüm daha kolaydır sevmekten
der ya Aragon
Anla ki ölüme benzer seni sevmek

Sözcükler ki alevdir
Ve karadır şairlerin hayatları

Hem nice şiirlerde nice aşklarda
Tarar saçımızı ölüm.

Aşk ki bazan solgun bir ilçedir
Sürdürür derinliğini

Neden “en çok” acı ustası şairlerdir
En çok taşırlar çünkü aşkları.

Ben ki yatağımdan tedirgin bir suyum
Besbelli ki aşka ve ölüme çalışıyorum

Hazin Kurallar
Kurgusu değişince hayatın,
Şirin görünür ölüm; bu kuraldır.
Sanırım ki korkumuzdan,
Öyle bir duruma düşmüşüz…
Düşler bile düz, mâcerasız;
Duygular nehri mecrâsız,
Yürek vadisi nehirsiz,
Zehirsiz ve panzehirsiz,
Bir ömür.
Sözde özgür…
Coşkudan uzak ve yavan
Gök yerine bir basık tavan,
Güneş yerine bir kandil.
Bunun farkına varılınca
Arkada tek geçit, bin menzil
Önümüzde yolun sonu görünür;
Bu da kuraldır.

İstanbul?a Ağıt

Kaybettiğim eski İstanbul bir gün
Yaşlı, hasta bir beyefendinin,
Terekesinden çıkacak
– vefatından hayli sonra –
Ben o günü sanmam ki göreyim
Fakat o gün geldiğinde
Büyük bir sarı zarf içinde
Üstünde “muhibbim” filan beyefendiye
İthafıyla yaldızlı bir kent
Yarı küflenmiş fakat olağanüstü güzel
Zuhur edecek bir evden…
O zaman kentimiz çoktan,
Hani erkek çocukları ürperden
Hımar tıraşından geçerek
İmar görmüş tepeleriyle
New İstanbul olacağından
İş işten geçmiş olacak
Sadece gönül sahipleri umarım
Derinden ve insanın içine işleyen
Bir musıki duyacaklar kısa süre
Beton tepeler üzerinde…
“İşte onların mahvolmuş yurtları”.

Keder Denizi
Yürekler vardir ki Devran elinden,
Onlara gam sunuldugunda,
Iri güller gibi kan aglayip
Sessiz, dünyayi seyrederler…

Yürekler vardir ki onlar,
Kirginlik ve yalnizligi tadinca;
Sokak gösterilerinde yakilan,
Taşit lastikleri gibi,
Alevli ve gösterişli yanarlar…

Yürekler vardir, gam denizi derinlerinde
Mürekkep baliklaridir ki,
Onlara sitem eriştiginde,
Deniz içine aglarlar…
Laciverd ve dilsiz.

Kitap ve Biz

Bütün olaylardan önceydi Kitap,
Hayli uzun zaman yumagi bir de
Bir ölüm gecesi… dogum ve nice
Ölümler, dogumlar, yine ölüm…
Yürek çöküntüsü ya da sevinç haberi,
Gördüm yüzünde işiyan yazlari,
Yüzünde kazilmiş kişlari gördüm.
Sözler serpilmişti sazliklara,
Sizan işik altinda sözler nemli,
Sözler serpilmişti sicak kumlara,
Güneş altinda da sözler gördüm
Duydum…
Kuşkularin yogun kedere, kederin yasa
Yasin yikima dönüştügünü
Kitap aslinda çok önceden bir muştuydu
Neden öyleyse çocuk, neden
Yüzünün taç yapragindan çekilmiş su?
Küçük bir çiçek için ne uzun…
Ne hazin bir öykü bu.

Maktul Yürek
Keskin agzindan ayrilik kilicinin,
Yüregimin yedigi darbe,
Bu acinin;
En uç örnegini bana tanitti:
Neden kisas uygulandi yüregime?
Ne suçtu ne de bir suça kanitti,
Eski Dünya?nın ölümünü seyretmesi…

Yılları yele vermiş olması da belki
İkinci bir ağır suç sayılarak,
Nâhak yere zaman yargıcı,
Yüreğim için bu hükmü verdi.

Görmeden sevdiği kentler: Bağdat,
Saraybosna ve Priştine?nin
Harabolduğunu duymuştu
Kendini savunmaması bundandır…
Ben yirminci yüzyılı, bu sebeple
Yüreğimsiz bitiriyorum.

Muhayyer Sünbüle

Bu rüzgârla, şimdi çoktan unuttugum
Tarlalarda başaklar egiliyor;
Degirmen miydi depo mu, o yikik…
Terkedilmiş yapinin bacasinda,
Derin düşüncelerde iki leylek;
Birisi ayakta ve çökmüş digeri.

Bu rüzgâr, şimdi deniz kokusunu,
O kadîm sâhilde gezdirirken
Bir şeyi yapamayacak yalniz…
Ölmüş güzellerin saçlarini,
-Onlari ben unutmamiş olsam da-
Artik dagitmayacak bu imkânsiz.

Duyulan bir sünbülün şarkisi mi?
Sünbül, eski saçlarin anisi;
Sanirim bizim de ardimizda…
Ölüm, zaman ormaninin parsi.

Selânik Şarkısı

Eski duyarlıkları özleme hiç,
Aramak boşuna, yok onlar…
Giriş kapısı yıllardır çivili,
Kırık camlı otelde olmalılar;
Çünkü onlar da Selânik?de
Metrûk bir otelde öldü.
Vardar kapısı mıydı ey kalbim,
Yoksa Egnatia caddesi miydi?
Günlerimiz zaman çeşmesinden,
Akarak tükendi bitti;
Beyaz kuleler ömrümüzde ender…
Ve güvercinlerdir ki sevinçler,
Muttasıl kaçarlar bizden.
Ah Namıka Hanım, bilmem kimdiniz.
Bana mümkünse söyleseniz…
Neden bu Hüzün Bedesteni?
Bir de nedendir ki sevinçler,
Hep terkederler beni.

Ölümsüz şiirin ölümlü şairine
“Şair, şiirlerini, okuru için değil, hep kendisi için yazar. Kendi ruhundaki genişlik, kalabalık şiirine de yansır. Hiçbir zaman ?tek bir şiir? yazmaz. Evet, Anglosakson şiiri onun açık ilgi alanıdır. Ama bir bakarsınız, özellikle 1980?li yıllarla birlikte inanılmaz bir lirizmin, romantizmin kıyılarında gezinmektedir. Ve bu gezinmeden de hiç korkmaz

İlhan Berk, Türkçe yazılan şiirin bir dil ve üslup kâşifidir. Sınırlarda özgürce gezinmekten hiç korkmaz. Ömrü boyunca, kendinin olan bir şiir haritası çizmeye çalışır. Ama, bu haritada sınırlar devamlı değişir, yenilenir. Şiirinin kaynakları sınırsızdır. Bu durum, şiirinde, yoğun bir riski beraberinde getirir. Ama o, risklerden hiç korkmaz. Hep imge kokusunun peşine takılmış, izini sürmüştür. Sonra, bir bakarsınız, ortaya bir öncekine hiç benzemeyen bir üslup çıkıverir. Bu şiirin kaynakları bitmek bilmez. Başta bitkiler ve çiçekler olmak üzere, doğada ne varsa onun şiirine bir biçimiyle sızmıştır. Nesneler, şeyler olmadan şiir ve metinlerini kurgulayamaz, yaratamaz. Tarih ve olgular onu şiir serüvenin ilk gününden beri ilgilendirir. Gizemci yanı, onu mitler dünyasına taşır. Coğrafyayla o kadar çok ilgilenir ki, ona ?şiirin topografı? diyenler olmuştur. Tüm bu şiirsel kaynaklar insana abartılı gelebilir. İş bunlarla da kalmaz. Dünya modern şiirini onun kadar yakından izleyen nadir şair vardır Türkiye?de. Bu şiirden esinlenmekten, yararlanmaktan hiç korkmamış bir gözüpektir o. Yer yer, birtakım modern şiir ustalarının etki alanında dolaşır. Ama, bu ustalar o kadar çoktur ki, Berk bu etkilenimin içinden bile bir yeniliğe, açılıma evrilebilmiştir.
Şair, şiirlerini, okuru için değil, hep kendisi için yazar. Kendi ruhundaki genişlik, kalabalık şiirine de yansır. Hiçbir zaman ?tek bir şiir? yazmaz. Evet, Anglosakson şiiri onun açık ilgi alanıdır. Ama bir bakarsınız, özellikle 1980?li yıllarla birlikte inanılmaz bir lirizmin, romantizmin kıyılarında gezinmektedir. Ve bu gezinmeden de hiç korkmaz. Aşkı kutsadığı nefis şiirler yazar. İşte asıl risk, kaynakları kadar bu şiirsel çeşitlilikte de yatar. Ortalama okur bu şiiri hep siyaset dışı düşünür. Ama, bu da bir yanılsamadır. Devrimini; dilini, üslubunu devamlı yenileyerek, uçlara taşıyarak şiirine yansıtır. Deneylerden korkmaz. Ama, ona bir deneyci şair demek imkansız. Çünkü, şiirdeki dilsel mekanikliğin hep uzağında durur. Yazdığı metin veya metin şiirler de onun tükenmeyen özgürleşmeciliğinin parçasıdır. Belki en huzur bozucu olan çok yazmasıdır. Denemeleri, metinleri, elyazmaları ve çizgilerinde bile şiirsel kaynaklanın açık ipuçlarına rastlanır. Okuru şaşırttığı oranda yadırgattığı zamanlar da çok olmuştur. Sanki bir kültür araştırmacısıdır ve şiirini, yazılarını başka kılma çabası okuyanı yadırgatır.
Bu büyük ve ilginç usta artık yaşamıyor. O da her büyük şair gibi, son döneminde şiirle felsefe arasında bilgece köprüler kurup, benzersiz metinler, şiirler yazmayı sürdürüyordu. O, bir dönem aforizmalar kitabı da yazdı. Son dönemdeyse, bu aforizmaları büyülü cümlelere dönüştüren kısacık dize veya metinlerle bizleri baş başa bırakıyordu. Onu tanıyanlar iyi bilir. Son anına kadar okuyup, o ilginç defterlerine yazmaya devam etti. Onu son kez bir yıl önce evinde ziyaret ettiğimde bile şiirden başka hiçbir şey konuşmamıştı. Ardından gelen kuşakların şair ve şiirlerini bu kadar yakından izleyen bir usta şaire hiç rastlamadığımızı da vurgulamamız gerek. Bu şiiri, gecikmeli de olsa, dünya da tanıdı. Batıda çok sayıda kitabı, seçmeleri çıktı.

Zor olanın peşindeydi
Şair, 1950?lerin ortalarına kadar toplumsalcı bir şiir yazıyordu. Ama, ne Garip ne de 40 Kuşağı şairlerinin şiirine tam anlamıyla bağlanabilen bir şiirdi bu. Nâzım Hikmet?ten bu dönem etkilenmediğini söylemek imkansız. Kentin kendi doğası, coğrafyasının yanında, ezilen insanların hayatı, duyarlığını farklı bir duygusallıkla şiirlerine taşımıştı. İlk şiir kitabı İstanbul yine de 1940?lı yılların en özgün toplumsalcı şiirini içinde barındırıyordu. 1955, şair ve şiirinin en önemli dönüşüm noktası oldu. İkinci Yeni Şiiri?nin yaratıcılarından biriydi artık. Şiirinde kökten bir dönüşüm gerçekleşmişti. Şairin Batı modernist şiirinden kıyasıya yararlandığı bir dönemdi bu. Köroğlu?dan Galile Denizi?ne kitaplarıyla büyük bir dönüşüm yaşamıştı. Ne söylediği kadar, nasıl söylediği de artık şiirinde çok önemliydi. Sözcüğün ve imgenin büyüsünü keşfetmişti. Şiiri, diğer İkinci Yeni?ciler gibi çok anlamlı, çağrışım yüklü şiirlerle doluydu. Dil ve üslubunda yoğun bir başkalaşım dikkat çekmişti. Gerçeküstücülüğün izlerine rastlanmaya başlandı. Kısa zamanda art arda çıkan Çivi Yazısı, Otağ ve Mısırkalyoniğne adlı kitaplar biçim arayışı ve modern Anglosakson şiirinin etkileriyle yüklüydü. Az önce değindiğimiz gibi, bu modernist etkileşimin, birtakım şairlerin dolayımlı izlerinin içinden, ortaya Berk?e özgü bir modern imgelem ve üslup arayışı çıkmıştı. Zor okunan ama o denli heyecan verici bir şiirdi bu.
Bu dönemle birlikte Berk, şiirsel, dilsel, üslupsal arayışlarına hiç nokta koymadı. Türkçe modern şiirinin ilk dönem arayışlarından etkilendi. Ama, çoğu kez, zor olanın izini sürdü. Şiir ve edebiyat dışı sonsuz kaynak onun arayışlarının sembolleri oldu. Biçim açısından birbirine hiç benzemeyen, modern sanatların her dalından esin alan yepyeni bir sözcükler ve biçimler evreni oluşturmayı sürdürdü. Metin- şiirler çoğu kitapta 1960?lı ve 1970?li yıllarda ağırlığını koydu. Bu dönem Atlas (1976) ve Kül gibi kitapları şairin artık kendine has ve sınırlara doğru uzanan şiir ve imge evreninin, şiir dilinin oluşturuluşunun sembolik yapıtlarıydı. Tamamen kendinin olan bir giz dünyası oluştururken, okuru da gitgide zorlayan, cüretkar şiirler çıkmıştı ortaya. Şiir mi, metin mi olduğu soruna net yanıtlar veremeyeceğimiz Galata ve Pera gibi kitaplar, Berk?in şiir-yazı dünyasını galakside bir boşluğa bırakmıştı sanki. Yine 1980?lerde şairin lirizminin, romantizminin ve gizemciliğinin iç içe yoğrulduğu etkili şiir kitapları da kısa aralarla yayımlanmıştı. Delta ve Çocuk?la Güzel Irmak şairin tam bir ustalık dönemi kitaplarıydı. Şiirle metin arasındaki bocalamaları hep sürdü. Ama şairin Akdenizli yanı da bu şiirin içine özgürce sızmaya başlamıştı.
1980?lerden sonra, şairin otobiyografi, günlük veya deneme türünden çok ilginç kitapları yayımlandı. Defterler?i kitap oldu. Şifalı Otlar Kitabı, Logos, Şeyler Kitabı ve Kült Kitap yapıtlar arasında en çarpıcı olanlardır. Şair olduğu kadar etkili bir yazar-edebiyatçı İlhan Berk, deneme ve metin- kitaplarında sanki şiirinin ve poetikasının köklerini araştırmaktadır. Kozmik bir dünyanın şiirsel metinleridir bunlar. Öte yandan şiirinin de hiç uzağında durmayan şiir ve metinlerdir. Poetika adlı kitapsa şairin bir metinsel bildirgesi gibidir.
İlhan Berk?in bu son dönem içinde Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum gibi tam bir dinginlik dönemimin simgesi şiir kitapları da yayımlanmıştır. Bunlardan tek tek söz etmek zor. Ama, en son döneminde çıkan Adlandırılamayan Yoktur adlı yapıt, şairin şiirinde kendine özgü bir felsefe oluşturmasının izleri, ipuçlarıyla doludur. Şair, kendi ben?ini tüm derinlikleriyle sorgulamaya devam etmektedir. Bu durum, ardından gelen Tümceler Geliyorum kitabı için de geçerlidir. Bir olgunluk, bilgelik yapıtlarıdır bunlar. Kısa, damıtılmış dizeler veya cümleler bütünün çağrışımından çok, net bir özgül anlatısının işaretlerdir.
İlhan Berk yapıtları üzerine yazmak dünyanın en zor işlerinden. Hele onun bir yakını olup, ölümünün hemen ardından yazmayı denerseniz. Onun haritası tam olarak hiçbir zaman çizilemez. Dolayısıyla da o büyük Atlas?ına hiç sahip olunamaz, olunamayacaktır. Ama, onun yalnız sözcükler fenerinin bile izini sürseniz, benzersiz bir evrenle karşılaşacağınız açıktır. Ölümsüz şiirin, ölümlü sahibine dostluğumuzu yollamaya çalışalım.”
ORHAN KAHYAOĞLU, Radikal Gazetesi Kitap Eki, 05/09/2008

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Mario Levi ’ye göre ömrümüze ömür katan 5 kitap

Kapat