İlyada ‘ya ilişkin – Hatice Balcı

İlyadaYeniden elime aldığım İlyada’nın üzerinde toz kokusu, sayfalarında güneş yanığı var.
Önsözde Homeros’un yaşamı ve destanın içeriğine dair açıklamalara gözüm ilişiyor. Bu bölüm, özenle hazırlanmış, zevkle okunuyor da… Azra Erhat, bir yerde şöyle diyor: ‘’Homeros bütün kişiliğiyle destanlarında yaşar, onu eserinden ayıramayız, ama onun kadar kişiliği olan bir eser yaratmış başka bir sanatçıyı da zor buluruz.’’

‘’Tanrılar şarap yerine ‘’nektar’’ içer; ekmek yerine ‘’ambrasia’’ yerler; yaralandıklarında kan yerine ‘’ikhor’’denilen bir öz akar bedenlerinden. Apollon yaranın üzerine biraz ilaç serpince bir şeyleri kalmaz. ‘’…Koca İlyada’da şiir oluk oluk akar, ama en tatlı aktığı parçalar da, tanrı dünyasını anlatanlardır… İlyada’da tanrı dünyasını bize yakın, aydın kılan nedenlerden biri de, Homeros’un insanca sevgiyi ondan hiç eksik etmemiş olmasıdır. Tanrılar hep sever, birbirlerini severler, insanları severler…’’(1)
Azra Erhat bize uzun uzun tanrıları anlattıktan sonra insanların dünyasına geçer. İnsanlar arasındaki konukluk ve misafirperverlik; savaş ve silahlar; giyim-kuşam, süslenme, kadına saygı üzerine neler neler öğreniriz. Ve onca sözle bilenip de 71. sayfaya geldiğimizde destanın dünyasına doğru akarız. Neredeyse süngerin suyu çekiverdiği hızla…
M.Ö 1220’de, Troya Kralı Priamos’un oğlu Paris, evinde konuk olarak bulunduğu Akha krallarından Menelaos’un karısı güzeller güzeli Helene’yı Troya’ya kaçırır. Akha krallarının en kudretlisi Agamemnon, Menelous’un kardeşidir. İki kral, Argoslu komutanların çoğunu ikna ederler ve büyük bir ordu toplayıp Troya’ya saldırırlar. Argosluların arasında tanrıça Thetis’in oğlu Akhilleus ile onun can yoldaşı Patroklos da vardır. Savaş on yıldır devam etmektedir ve her iki taraf da çok sayıda insanını yitirmiştir. Günlerden bir gün Agamemnon, Akhilleus’in gözdesi Brisies’i onur payı olarak kendine istediğinde, öfkeden çılgına dönen Akhilleus savaştan çekilir. Onun çarpışmalardaki eksikliği korkunç can kayıplarını beraberinde getirse de, Akhilleus’i savaşa dönmesi için ikna etmek mümkün olamamaktadır. Gelgelelim, bu kanlı çarpışmalardan birinde Troya Prensi ve Paris’in kardeşi Hektor, Patroklos’u öldürünce her şey değişir. Akhilleus intikam aleviyle tutuşur, gider Hektor’u öldürür. Destanın son dizeleri, kanlı gözyaşlarıyla Hektor’u uğurlayan baba Priamos ve Troyalılar’a ayrılmıştır.
Homeros’un dilinde, krallar kralı Agamemnon da dahil olmak üzere ‘’dokunulmaz’’ kimse yoktur. Agamemnon, ganimet diye sahiplendiği kadını, babasına vermek zorunda kalınca, bu iyiliğine karşılık olarak armağanlar ister Danoelerden. Akhilleus onu doymak bilmezlikle suçlar, Agamemnon’a demediğini bırakmaz. En az çabayla, en çok ödüle konan her seferinde o değil midir? Hem Troyalılarla bir alıp veremediği yoktur onun. ‘’Köpek suratlı’’ der Agamemnon’a.
Hera Zeus’a iğneler batırır. Onu düzenbaz olmakla suçlar, atışırlar. Tanrılar arasında da ikilikler, çatışmalar, kavga, bağırtı hiç eksik olmaz. İlyada’da savaşın seyrini belirleyen de insanların aklını yöneten de tanrılardır büyük ölçüde. Tanrıların dilek, istek ve emelleri insanların dünyasıyla karışmıştır.
Savaşçılar, koyun ağılında, süt kapları doldurulurken bekleşen sinekler gibidirler. Çobanların keçi sürülerini otlakta hızlı hızlı seçip dizmesi gibi komutanlar da erlerini dizmektedir. Agamemnon’un heybetli görüntüsü, sığırlar arasındaki boğanın üstünlüğüne benzetilir.
Homeros savaşı ‘’belalı savaş’’, ‘’kahrolası savaş’’, ‘’kan ağlatan savaş’’ gibi bir dolu sıfatla anar. Akhalar da Troyalılar da yiğit olmasına yiğittirler, yeri gelir tanrılar savaşma isteği koyar gönüllerine, yeri gelir kırıp dökmeye, kargı fırlatmaya can atarlar. Fakat sık sık evlerine dönmeyi, çarpışmaların sona ermesini isterler yine de. Menelaos ile Paris’in teke tek dövüşünde, kazananın Helene’yi almasını ve savaşın sona ermesini yürekten dilerler.
Homeros’un destanı çoğunlukla savaş meydanında geçer. Savaşmadıkları zamanlarda da oyuncularımızı planlar kurarken gözleriz. Destanın ilerleyen dizelerinde savaş sahneleri gözümüzün önünde birer birer canlanır. Homeros kimin kimi yere serdiğini anlatır: Agamemnon Odios’u, İdomeneus Phaistos’u, Menelaos Skamandrios’u, Meriones Phereklos’u, Meges Pedaios’u, Eurypylos Hypsenor’u öldürür. Erlerden Simoeisli’nin soyunu sopunu sayıp döker şair. Nasıl doğduğunu, nereden geldiğini söyler. Ve ölümün, onu nasıl bulduğunu. Onun düşüşünü, yosunlu bir ırmak kıyısındaki kavağın, baltayla devrilişine benzetir. Ölüm vakti gelen bu savaşçıların ölüm anında yaşamlarını, geçmişin onlar için önemli an’larını, anılarını biz de görürüz. Aldıkları darbelerle acı çeken kişiler ister Troyalı ister Akhalı olsun içimiz çekilir. Bu insanlar niçin ölmektedir? Böyle acımasızca can almak da neyin nesidir? Homeros’un şiirinde, şiddeti kahramanlıkla eş gören o övücü dilden, bir gram bile bulamayız. Ona göre savaş, insanlığın kendi başına sardığı anlamsız belaların başında gelir. Ölüm, her an, en yiğit savaşçıyı bile bulabilir. Öldürmek bizi yüceltmez der Homeros ve yana yakıla ölülere ağıtlar yakar.
İlyada’da, kahramanlıklarıyla nam salmış yiğitlerden bir tanesinin bile korkudan titremediği an yoktur. İnsan olmanın getirdiği en temel duygulardan değil midir korku. Zaaflara perde çekmez şair. En güçlülerin zaaflarını bile ötekilerden ayırmaz. Bu zaaflardan dolayı hor da görmez onları. Troyalılar da Akhalar da, korkularıyla baş edebilmek için bitmek tükenmez bir çaba harcarlar.
Homeros’un tasvirleri, doğadaki hayvanların davranışlarından, bitkilerin görünümünden, nesnelerin duruşundan çok şeyler taşıyor. Kımıldayan yaprakları, büyüyen bir fidanı, acı çeken bir hayvanı alıp insanın dünyasına katıyor şair. Böbürlenişin karşı noktası var, doğa ile birlikte nefes alıp verme var…
Tanrıça Thetis’in, oğlu Akhilleus’un ölümlülüğü karşısındaki çaresizliği, kendi çaresizliğimizin yankısı gibidir. Diğer insanlardan ‘’farklı’’ olmak için çabalayıp durmak; ölümsüzlüğe, geride bırakabildiklerimizle kavuşmayı arzulamak; bütün bunları düşünmeyenlerimizin de, güvenli yaşamanın yollarını ararken insanlıktan uzaklaşması ve daha neler neler.
Thetis, Afrodit, Apollon, Athena, Hera ve daha bir dolu tanrı bu dünyanın birer parçasıymışçasına davranırlar. Tanrıların insanlarla gönül bağı olduğu gibi, doğa ile insanlar, doğa ile tanrılar arasındaki bağlar dört bir yanda salınır. Dokunaklı, hırslı, korku salan, koruyucu-kollayıcı, rekabetçi, sarsıcı, acımasız, sevgi dolu, hükmedici… İnsana dair bütün özellikler, tanrı-insan ilişkilerinde de karşımıza çıkarlar. İşler kızıştıkça, saflarında yer alan insan dostlarından yararlanır tanrılar, yardım da ederler onlara. Fırsat buldukça güçlerini diğer tanrılara hatırlatma çabalarından da geri kalmazlar. İnsanları savaş alanından kaçırabilirler, istedikleri kişinin görüntüsüne bürünebilirler; cesareti de, sevgiyi de, korkuyu da, yalan dolanı da, hilebazlığı, öfkeyi de kırk tilkinin kuyruğunu birbirine değdirmeden kurarlar kafalarında. Arada sırada da, insan aklının ortaya koyduğu maharetlere kıskançlıkla şaşırmaktan alamazlar kendilerini.
Homeros’un metnini incelerken, onun yeryüzünün her karışına nüfuz ettiğini düşünmeden edemeyiz. Evrendeki her şey, herkes birbiriyle sarmalanmıştır. Onun rengârenk evreni o kadar ilham vericidir ki, günümüzde ona yakın yazarlar, dünyanın değişen seslerini, kokularını, görüntülerini bıkıp usanmadan incelerken Homeros’a gerçek bir onur payı sunar gibidirler. Belki de bu nedenle, İlyada’yı eline alıp zamanda yolculuk etmiş biri, dönüp dolaşıp Yaşar Kemal’in eserlerine gömüldüğünde, usta yazarın doğayı uzun uzun betimlediği satırlarda İlyada’ya duyduğu sevgiyi hatırlayıverir.
Günümüzden yüz- yüz elli yıl önce Dostoyevski, Pessoa, Camus, Proust gibi içe bakışın optik açılarını yaratmış sanatçılar bir uçta iken Homeros’un dünyası diğer uçtadır. Fakat İlyada’yı baştan sona kaç kere okursak okuyalım bir türlü bitiremiyorsak onların metinlerini de bitiremeyiz. Bu uçların karşıtlığını eksilten en belirgin ortaklık belki de budur. ‘’İlyada’’ gibi, ‘’Cinler’’in, ‘’Yabancı’’nın, ‘’Huzursuzluğun Kitabı’’nın ya da ne bileyim Albertine ile Swan’ın kendi dönemlerini aşarak zamanın sonsuzluğuna karışmaları…
Destanın bitimine yakın, Homeros’un anlatısının doruk noktalarında bir yerde, Patroklos’un intikamını almak adına ortalığı kana bulayan Akhilleus’e, ‘’derin anaforlu ırmak’’ seslenmektedir. Ben bu çığlığa, geçmişin tüm çağları boyunca savaşlara ağlayan havanın, toprağın ve rüzgârın sesinin de karıştığını duyarım. Hepsi birden şöyle derler:
‘’Hey Akhilleus, tekmil insanlardan üstünsün güçte,
kötü işlerde de geçersin hepsini,
bütün tanrılar yardım ederler sana.
Bütün Troyalıları öldürmen için Kronosoğlu izin vermişse,
bu korkunç işleri benden uzak yap bari,
sür onların hepsini ovaya.
Güzel sularım dolup taşıyor ölülerle,
tanrısal denize akıtamıyorum sularımı,
öldürdüğün insanlarla tıkadın beni,
boyuna da kesip biçiyorsun hiç acımadan.
Bıktım senden Kronosoğlu, yeter artık’’(2)

Hatice Balcı

(1)Homeros, İlyada, Çev: Azra Erhat-A.Kadir, Can Yayn.,1993, 7.baskı, syf.42
(2)Age, syf.469

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Sıradanlığın ne yaptığının farkına bile varmadan kitlesel olarak faşistleşmesi

Sarayın diktasında faşizmin sıradanlaşması 20 yy’ın en önemli düşünürlerinden Hannah Arendt Türkçe'de “Kötülüğün Sıradanlaşması” adıyla yayınlanan ünlü eserinde, Yahudi soykırımının...

Kapat