İnsanların Dünyası – Antoine de Saint-Exupéry

Yeryüzü, ömrümüz üstüne biz insanlara bütün kitaplardan daha fazlasını öğretiyor. Neden mi?… Bize gizlerini kolay kolay vermiyor da ondan. İnsan, engellerle boy ölçüşe ölçüşe kendini bulur; ama onlara ulaşması için insanın eline bir araç vermek gerek. İnsana bir rende, bir saban gerek. Köylü, çift sürerken doğadan azar azar birkaç giz koparır. Vardığı gerçek de, evren ölçüsünde bir gerçektir. Havayollarının aracı olan uçak da, insanı bütün eski sorunlarla karşılaştırır…

Saint-Exupéry bugün artık Fransız klasikleri arasındaki yerini almıştır. O havacılık yaşamının en güçlü eserlerini vermişti, Conrad gibi, Melville gibi denizin ve denizciliğin klasik yazarlarının yanına gökleri anlatan bir olarak katılmıştır. Pilotluktaki serüvenleri, tehlikeleri onun romanının konusunu ilgi çekici yaptı ama bu ilgi çekicilikle yetinmedi, anlatacağı şeyi en yalın, en süssüz bir biçimde anlattı. Ona klasikler arasında yer kazandıran niteliklerinin başında gerçekliği ve yalınlığı gelir.

Saint-Exupéry, yalnızca başından geçen serüvenleri anlatmakla yetinseydi, o zaman yazdıkları bir havacının serüvenleri düzeyini aşmaz ve edebî bir güç kazanamazdı. Gerçek serüvenlere kattığı insancıl yan, olayları insancıl açıdan değerlendiriş onun deneyimlerini değerli kılmıştır…

OKUMA PARÇASI
Çağdaş Fransız romanının ünlü adlarından Antoine
de Saint-Exupéry, 29 Haziran 1900’da Fransa’nın
Lyons kentinde doğdu. Eski ve soylu bir Fransız
ailesinden gelmekteydi. Beş çocuklu bir ailenin dördüncü
çocuğuydu. Ataları Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda çarpışmışlardı.
Arkadaşlarının kısaca “Saint-Ex” dedikleri Saint-Exupéry’nin ilk yetişme yıllarında onu iki büyük kuvvet etkiledi:
Katoliklik ve hümanizm (insancıllık). St. Maurice’de Remens’deki ilk öğrenim yıllarını Jesuit Kolejinde’ki çalışmaları izledi. Öğrenimini Le Mans’de, Fribourg’da sürdürdü.
Katolik kilisesinin dogmaları sonraki yaşamasında etkileyici bir rol oynamadı.
Okul yıllarında klasikleri incelerken onlardan insanın iç
yaşamını gözlemeyi ve varlıklar arasındaki ölçüye dikkat
etmeyi öğrendi. Montaigne’den, Pascal’dan, La Rochefucoult’tan ve diğer “Moralistler”den yararlandı.
Birinci Dünya Savaşı patladığında onun da okul ve öğrenim yılları sona ermek üzereydi. İşte bu dönemde, daha çocuk sayılacak yaşlarda şiir yazmaya başladı. Şiir yazmaya
başlaması onda önemli bir değişiklik yaptı. Hem başıboş
yaşamaya başladı hem de kafasını bir düzene koydu.

Küçük yaştayken okuduğu Balzac’ın Goriot Baba’sı onu
büyüledi. 1915’te yani 15 yaşındayken Dostoyevkski’yi keşfetti.
Saint-Exupéry, Loti, Farrere gibi denize vurgundu, deniz
edebiyatını çok seviyordu, onun için de denizci olmak dileğindeydi. Fransız Deniz Akademisi’ne başvurdu, yapılan giriş
sınavında matematikten iyi not aldı ama Fransızca kompozisyonu başaramadı. Deniz Akademisi’ne giremeyince merakı havacılığa yöneldi. Pilotluk dersleri almaya başladı,
başarıyla derslerini tamamlayıp 1921’de pilotluk lisansını
aldı, 1926’da Toulouse-Casablanca hattı arasında işleyen
uçakların pilotluğunu kabul etti. 1929’da Uçak-postasını
yönetti. Şirket bir Arjantin kurumuydu.
İkinci Dünya Savaşı başlayınca Fransız Hava Kuvvetleri’nde görev aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarında Saint-Exupéry’nin bir eylem ve serüven adamı olduğu
anlaşılmıştı. Yaşamanın yönünü çizmişti. Pilotluğu seçmekle, eylemi ve tehlikeyi seçmiş oluyordu. Havacılığın en zor
kesimlerinde başarı gösterdi, Kuzeybatı Afrika’yla Fransa
arasında bir hava servisi kurdu. Güney Atlantik’e, Güney
Amerika’ya uçtu.
Seçkin ve soylu bir Fransız ailesinden gelen Saint-Exupéry’nin dünya görüşünde 17. yüzyıl ustaları etkin bir yer aldılar.
Conrad nasıl denizin romancısı sayılırsa Saint-Exupéry
de eleştirmeler ve edebiyat tarihçileri tarafından havanın
romancısı kabul edilir. İlk uçtuğunda kendini çok mutlu
buldu, bu mutluluğunu annesine yazdığı bir mektupta da
belirtmeye çalışıyordu. Binlerce fit yukarıdaki renkleri ve
buradaki yalnızlığı hayal edemezsin diyordu… Ayrıca şaşırtıcı güzellikleri övüyordu.
Askerlik görevinden sonra sivil pilotluğa başladı ve bu
sıralarda da yeni uçak hatlarının açılmasında yararlı oldu.

Pilotluğunda birçok kez ölümle karşı karşıya geldi. 1935’te
Libya çölünde açlık ve susuzluktan ölecekti. Bu seferde Paris’ten Çin Hindi’ne gitmekteydi. 1938’de de ölümden kıl payı
kurtuldu. Almanlara karşı çarpışan Saint-Exupéry’de savaşın
diğer pilotlarda yaptığı büyük sarsmaları göremeyiz. Yurdunun savunmasını yaptı ama Fransa’nın düşüşünden sonra
olaylara yabancılaştı, iki topluluktan birine katılmak zorundaydı, ya Pétainist’lere ya da Gaullist’lere. O ikisini de kabullenmedi, bireysel bir yol seçti.
31 Haziran 1944’te Korsika’da Bastia’dan uçtu, Savoy üzerinde bir görev uçuşu yapıyordu. Bu uçuştan bir daha dönmedi. Savaş bitince karısı ve dostları onun bir toplama
kampından bir gün çıkıp geleceğini, yaşamını sürdüren mucizelerin gene olacağını sanıyorlardı. Saint-Exupéry, yaşamını ve yazdıklarını doğrulayan bir sonla kaybolmuştu. Tıpkı çölde kaybolan Küçük Prens gibi.

Çağdaş Fransız Romanındaki Yeri
20. yüzyıldaki Fransız romanında en dikkati çeken türlerinden biri de “otobiyografik roman”dır. Kimi eleştirmenler yüzyılımızın başlangıcındaki Fransız romanını üç ayrı
eğilimde ve bölümde değerlendiriyorlar: Belgesel (dokümanter), ideolojik ve otobiyografik. İşte Exupéry’nin romancılığı üçüncü türün ışığında incelenebilir, açıklanabilir. Bu türde
yazarın yaşamından elde ettiği deneyimler romanı yapar,
bunun yanı sıra – Saint-Exupéry’de sık sık olduğu gibi– düşsel yaşam ve başından geçen bütün olaylar bir bütün olarak
yer alır. Romancı kişiler ve toplum üzerine yaptığı gözlemleri de eserinde yansıtır.
Fransız romanındaki yönsemeleri o edebiyata özgü bir
nitelik olarak kabul edemeyiz, bu gelişmeler ve akımlarla
diğer ülkelerdeki gelişmeler arasında tam bir paralellik vardır.

Fransız edebiyatının genel bir panoramasını çıkaranlar
Malraux ile Saint-Exupéry’nin otobiyografik romanın en iyi
örneklerini verdiklerini kabul ederler. Malraux da İspanya
İç Savaşı’nda çarpışmış, Direniş Hareketi’nde görev almış ve
bu yaşadıklarını da yazmıştır.
Saint-Exupéry’de de düşünce ve eylem birleşmiştir. O da
savaşta çarpışmış, ölümün soluğunu her an yüzünde duymuştur.
Saint-Exupéry bugün artık Fransız klasikleri arasındaki
yerini almıştır. O havacılık yaşamının en güçlü eserlerini
vermişti, Conrad gibi, Melville gibi denizin ve denizciliğin
klasik yazarlarının yanına gökleri anlatan biri olarak katılmıştır. Pilotluktaki serüvenleri, tehlikeleri onun romanının
konusunu ilgi çekici yaptı ama bu ilgi çekicilikle yetinmedi,
anlatacağı şeyi en yalın, en süssüz bir biçimde anlattı. Ona
klasikler arasında yer kazandıran niteliklerinin başında gerçekliği ve yalınlığı gelir.
Saint-Exupéry, tehlikeleri profesyonel bir tavırla kabullenir ve yazar. İnsanın mesleği ne olursa olsun, ne kadar
güçlüklerle, tehlikelerle, ölüm tuzaklarıyla dolu olursa olsun
alışılınca insan için bir gündeliklik, olağanlık kazanır. O,
yalnız başından geçen serüvenleri anlatmakla yetinseydi, o
zaman yazdıkları bir havacının serüvenleri düzeyini aşmaz
ve edebî bir güç kazanamazdı. Gerçek serüvenlere kattığı
insancıl yan, olayları insancıl açıdan değerlendiriş onun
deneyimlerini değerli kılmıştır.
O, insanın kendisiyle yaşantıları ve fiziksel çevresi arasında bir birlik kurar. Anlattığı yalın yaşantılara edebiyat tadı verir. Kendini gerçekleştirmesi ve evrenini kurtarması yolunda harcadığı çabalar, kişiliğini tanımlaması için atılmış bir adım sayılabilir.
Saint-Exupéry’nin bütün yazdıkları kendi yaşadıklarının,
başından geçenlerin otantik hikâyeleridir. Bu hikâyelerin, romanların gücü Fransız sınırlarını da aşmıştır. Avrupa’nın diğer ülkelerinde ve Amerika’da da büyük bir ün kazanmıştır.
Bir eleştirmenin dediği gibi Saint-Exupéry’nin yazdıkları; kahramanlık ve tehlike öğretisinin (mezhep) belgeleridir.
Gerek Malraux, gerek Saint-Exupéry insanı sorguya çektiler,
onun yüklendiği işi başaramadığında ya da saçmayla (abes)
yüz yüze geldiğinde ne yapacağını değerlendirmeye çalıştılar.
Rimbaud’dan gelen bir etki çizgisiyle olsa gerek bazı çağdaşları gibi Saint-Exupéry’nin kahramanları da yalnızdırlar, tek başınadırlar. Bu onun çocukluğundan beri gelen ruhsal yapısından ve onu daha da uç yalnızlığa iten uğraşından ileri
gelmektedir. Romanlarında çoğunlukla pilotların kuramadıklarını anlatır. Onun kahramanı çağının düşünce akımlarından, çağının yaşama felsefesinden etkilenen zihinsel bir
varlık değildir, doğrudan doğruya gerçekten ortaya çıkmaktadır. Kullandığımız kahraman deyimini biraz açıklamak
gerekiyor. Çünkü Saint-Exupéry’nin çağdaşları olan Bernanos ve Malraux’da da kahramanlar yaşadığımız dünyanın
gerçek karakterleridir ama onlarınki gibi birer martyr değildir. Romancının kahramanları bir tarihsel çıkış noktasından
hareket etmezler ama Saint-Exupéry’nin yazdıkları bugün
birer belgesel nitelik kazanmışlardır. Çağdaşlarının içinde o
da Malraux’la birlikte yeni bir moral getirmiştir.

Sanatının Özellikleri
Saint-Exupéry gerçekliği kadar hayal gücüyle de çağdaşları arasında belirgin bir yer tutar. Ünlü savaş pilotu da;
Proust, Mauriac, Giono, Malraux, Camus ve Sartre gibi insanı ilgilendiren moral sorunlar karşısında bir tavır almıştır.
Alain-Fournier’nin Le Grand Meaulnes’inden Saint-Exupéry’ye kadar roman geleneğini etkileyen bir çizgi vardı.
Halbuki 1950 yılından sonra ortaya yeni yetenekler, yeni
anlayışlar çıktı. O arada da Fransız romanını besleyen iki
kuşak ölmüştü. Bu yıllar Fransız romanının bir yenilenmeye
uğradığı dönemdir.
Önceleri Romains ve Vildrac’ın, daha sonra da Malraux
ile Saint-Exupéry’nin işlediği dostluk temi gelişti. Dostluk
üzerine kurulan insanlıkla; yeni bir kuşak kurma çabasına
giriştiler. Bu çabayı güzel sözlerle ifade ediyorlardı, ayrıca
ülkülerini de biraz hümanizmle, biraz da Hıristiyan kardeşliğiyle beziyorlardı.
Saint-Exupéry, sorumluluğu anlama açısından yorumlanınca büyük ölçüde Gide’in mirasçısı olduğu söylenebilir.
Değerini 1930 yıllarında ortaya koymaya başlayan Saint-Exupéry hemen bir yaygınlık kazandı.
Bugün Saint-Exupéry’nin Fransız romanındaki yerini yan
tutmadan belirtmeye çalıştığımızda şu yargıya varabiliriz.
Fransa’nın dev bir edebiyat adamı değildir ama vazgeçilmez
yeri olan bir yazarıdır. Bir eleştirmenin ifadesiyle tanıtmaya
kalkarsak, onu “Fransız edebiyatının Icarus’u” olarak adlandırmak gerekir. Saint-Exupéry’nin gücü gençler üzerindeki
derin etkisinden gelmektedir. Çok yerde onun yazdıkları
edebiyatı aşmıştır. Saint-Exupéry, Fransız toplumunun, daha
ileri giderek söyleyelim, 1930 ile 1944 arasındaki Batılı adamın havasını ve onu yapan niteliklerin toplamını vermiştir.
Çağının insanının çapraşık sorunlarına el attı, insanın
yaşamını tırmalayan engelleri anlattı. Romanlarının edebî
bir yoğunluk içinde yazıldığı yargısı biraz kuşkuya açıktır.
Siyasal olaylardan, onlara karışmaktan çekindi. Kendini
Afrika çöllerinde, Paris kahvelerinden daha rahat, evindeymiş gibi hissediyordu. Siyasal olaylar üzerine konuşmamasına, bundan çekinmesine rağmen 1920-1930 arasında
Hitler’in demokrasiyi ortadan kaldıracağını sezinledi.
Romanları geleneksel romanın bütün kurallarını ve özelliklerini taşır. Romanı bir hikâye iskeleti üzerine kurar, yaşayan insanlara benzer karakterler yaratmak da bu romanın
başlıca ilkesidir.
Saint-Exupéry’nin romanı, kendisiyle, savaşla, ölümle
karşı karşıya gelen, yüz yüze kalan insanın bunalımını dile
getirir. Çok zaman o, bir romancıdan çok bir şairdir, bir
ahlakçıdır.
Bir incelemeci onun ve çağdaşlarının en belirgin üç özelliğinin şunlar olduğunu söyler: “Entelektüel bir açıklık, berraklık, anlaşılırlık, yaşamın derin trajik anlamı ve yok
edilemeyen bir umut…”
Romancı o trajedileri yaşadı ama onlar üzerine söylevler
çekmedi. Ona ölüm çeşitli zamanlarda, çeşitli yerlerde, çeşitli biçimlerde yaklaştı: Dağ doruklarında, aç susuz çöllerde…
Ama yaşamaya olan tutkusunu yitirmedi, güçlükler karşısında çökmedi.
Saint-Exupéry’nin içine düştüğü çapraşıklıklar, açmazlar
sorundan çok dilemma (ikilem) sözcüğüyle tanımlanabilir.
Bu ikilemler 1930-1950 arası yazarlarının çoğunda, özellikle Saint-Exupéry’de rastlanan bir tavırdır.
Saint-Exupéry’nin ününün Fransa sınırlarını aştığını söylemiştik. Bir romanı Kuzey Amerika’da best-seller oldu. Yurttaşları ve diğer ülkedeki okurları onun yazış biçimini çok
beğeniyorlar ve geleneksel romanı yenilediğini söylüyorlardı.
Geleneksel romanın kurallarıyla yazan Saint-Exupéry’nin
klasik bir anlatımı vardır. Dili zengin ve şiirlidir. Bu anlatımından ötürü de birçok eleştirmen ve inceleyici onu düzyazı şairi olarak betimlerler (tasvir ederler). Eserlerinde şu
temel duyguların baskın çıktığını ortaya sürebiliriz: Görev
bilinci, sorumluluk duygusu, alınyazısı karşısında yiğit bir
tavır, insanların kardeşliğini ilan eden bir davranış, yeryüzünde insanların birbirini dostça anlamaları gereği. Aslında
dünya onun için uzayda kaybolmuş bir gezegenden ibarettir.
Öyleyse savaşların, kırımların ne gereği var?

Saint-Exupéry’de yaşamanın dolaysız deneyini görürsünüz. İnce bir dil üstünde parıldayan, ama buna karşılık soyutlamaya da pek gitmeyen bir edebiyat. Kendi gerçeğini
evrensel plana da taşıyabilmiştir.
İlk eseri Güney Postası, André Gide’in dikkatini çekmişti. İkinci kitabı olan Gece Uçuşu’na da önsözü o yazdı. Camus’den, Sartre’dan, Malraux’dan da önce en çok satan yazar
oydu.
İlk romanları çok güç bir meslek olan pilotluk üstüne
yapılmış bazı düzenli röportajlar havasını taşımaktaydı. Hem
sözcüklere hem de kendi yaşamına söz geçiren bir ustaydı.
Bir pilot olarak çağının bütün çalkantılarında bulundu. İspanya İç Savaşı sırasında işlenen cinayetlere isyan etti.
Saint-Exupéry’nin dünya görüşü son derece bireyci ve
aristokratik öğeler (unsurlar) taşır. Gene de İspanya İç Savaşı’nda yoksulların, küçük insanların, Cumhuriyetçilerin
yanını tutmuştur. İnsan olmanın vazgeçilmez onurunu ve o
onurun gerektirdiği her şeyi korur ve savunurdu. O, aklın
yazarı olmaktan çok yüreğin yazarı olarak anılacaktır. Hiçbir
zaman bir tez yazarı olmamıştır. Ona göre, bir şeyin gerçeği
kendini kolaycacık ele vermez, çünkü mantığın, aklın kontrolünden kaçma eğilimindedir. Hayatı parça parça değil,
bütünüyle ele almak zorunluğu vardır.
Saint-Exupéry, eylemin ahlakını kurma yolunu seçmiştir.
Özgürlük anlayışını da kendi bulduğu yeni temeller üstünde
kurmak ister. “Geleceği kurmak, bugünü kurmakla mümkündür” der.
Bir rastlantıyla kendi yaşamı gibi sonuçlanan Küçük
Prens’te çok açık bir biçimde görüleceği gibi yazar bir çocukluk özlemi içindedir. Yeniden bulmuştur sanki çocukluk
duygularını. Bunu onun dünya ve evren karşısında takındığı kardeşçi tavrın olağan bir sonucu olarak karşılamak gerekir.

Künye
Kitabın Adı: İnsanların Dünyası
ISBN: 978-605-314-391-8
Baskı: 1.Baskı – 2019
Özgün Adı: Terre De Hommes-
Yayın No: 1323
Dizi No: 50
Sayfa: 176
Dizi: Klasik
Kapak Tasarımı: Gökçe Alper
Dizgi: Hediye Gümen
Son Okuma: Barış Özdemir
Sunuş: Doğan Hızlan
Yazar: Antoine de Saint-Exupéry
Çeviri: Vedat Günyol
Ayrıntı Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here