İşçi Sınıfı Sanatının Eleştirisi – Alexander Bogdanov

1. BÖLÜM
Doğaya veya insana ait, basit ya da sistematik tüm yaratıcı ürünler yalnızca düzenleme (regulasyon) sayesinde tertipli, uyumlu, kalıcı bir bicime kavuşurlar. Bunlar her düzenleme surecinin birbiriyle yakından ilişkili ve vazgeçilemez iki yönüdür. Bu nedenle yasamın gelişiminin temel unsuru, yaratıcılığın niteliği ?değişebilme özelliği?, yani sürekli yeni bileşimler, daha önceki biçimlerden yeni ayrılıklar yaratabilmedir. Daha sonra bu yaratımlar ?doğal seçilim? aracılığıyla düzenlenir. Bu süreç çevreye uyumlu olmayanları elerken, uyumlu olanları korur ve güçlendirir. Üretimde, yaratıcı nitelik emektir, düzenleyici ise çabanın sonuçlarını ara vermeden izleyen, hedefe ulaştığımızda bizi durduran veya amaçtan uzaklaştığımızda bizi yeniden yönlendiren bilinç tarafından gerçekleştirilen sistematik kontroldür.

Sanatçının çalışmasında da aynı ilişkiler mevcuttur: yaşayan imgelerden sürekli yeni birleşimler yaratılır. Aynı zamanda bunlar bilinç, sistematik seçilim, uyumlu olmayanı ve yapmaya çalıştığımız şeye karşılık gelmeyen her şeyi eleyen ve uygun olan her şeyi koruyan ?özeleştiri? mekanizmasıyla düzenlenirler. Özeleştiri yetersiz olduğunda sonuç çatışma, uyumsuzluk ve imgelerin sanatın dışında bir araya getirilmesidir.

Sanatın sosyal ölçeklerde gelişimiyse tüm sosyal çevre tarafından düzenlenir. Bu sosyal çevre ona sunulan çalışmaları kabul edebilir, reddedebilir ya da sanattaki yeni akımları sonlandırabilir. Yine de eleştiriyle sistematik bir düzenlemeye ulaşmak da mümkündür. Temeli tabii ki sosyal çevredir. Eleştiri belirli bir topluluğun bakış acısından gerçekleştirilir sınıflı bir toplumda belli bir sınıfın ya da diğerinin bakış acısından.

Simdi de isçi sınıfı eleştirisinin, isçi sınıfı sanatının gelişimini nasıl geliştirebileceğini ve neden geliştirmesi gerektiğini inceleyelim.

Bu amaca ulaşmak için ilk yapmamız gereken işçi sınıfı sanatının sınırlarını oluşturmak, kapsamını açık bir biçimde tanımlamaktır. Bu sayede onu çevreleyen kültürel çevrede eriyip gitmesinin veya eski dünyanın sanatıyla karışmasının önüne geçmiş oluruz. Ancak, bu göründüğü kadar kolay değildir; çünkü şimdiye kadar bir çok hata yapılmış ve birçok karmaşa ortaya çıkmıştır.

Öncelikle, işçi ve köylü sanatı arasında nadiren ayrım yapılır. işçi sınıfının, özellikle Rus işçi sınıfının, köylülükten geldiği şüphesizdir ve bu iki sınıf arasında bir çok temas noktası mevcuttur. Kitlesel olarak köylüler de, toplumun uğraşıp didinen, sömürülen unsurlarındandır. Bu nedenle de, işçiler ve köylüler arasında kalıcı bir politik birliktelik yaratılabilir. Ancak, dayanışma kültürü ve ideoloji acısından, düşünme ve eyleme yöntemleri acısından bu ikisi arasında derin ayrılıklar vardır. İşçi sınıfının özü, onun örgütsel temeli, kolektivizmi, birlik oluşu ve dayanışmasıdır. Bu temel onun yaşamında geliştikçe ve onun bir parçası haline geldikçe, sınıf olarak kendisinin bilincine varır. Köylüler ve küçük mal sahipleriyse genelde bireyciliğe, kişisel çıkar ve özel mülke meyillidirler; onlar ?küçük burjuvadır? ? bu yanlış ve mekanik bir isimdir; çünkü burjuvazi aslında ?şehirde ikamet eden kişi? anlamına gelir. Yine de bu terim, köylülerin yaşamsal arayışının gerçek niteliğini doğru bir bicimde ifade eder. Buna ek olarak, köylü ailelerin patriarkal düzeni, otorite ve dinin ruhunu devam ettirir; köy yaşantısının tipik özelliği olan o malum dar ufuk ve geriye donuk tarımın(köylülere göre mistik olan) ilkel unsurlara bağlılığı gibi dinamiklerin tümü bizi yukarıdaki sonuca vardırır.

Köy şiirlerinin hepsini inceleyin, sadece devrimden öncekileri değil, en modern olanları, Sol Toplumcu-Devrimcilerinkilerini; hatta yetenekli şairler Kluyev ve Essen?in ?Red Sound? veya ?Almanach? gibi şiirlerini ve diğerlerini de inceleyin. Her yerde ?toprağımız? ve ?hanemiz? fetişleriyle karşılaşacaksınız. Köylü tanrılarının Olympos?u Üçleme (Bakire Meryem, Cesur George, ve Hayırsever Nicholas da) buradadır; geçmişe olan yönelimlerine, Stenka Rasin (eşkıya kahraman) gibi, toplulukların örgütlenmemiş basit birlik liderlerinin itibarına dikkat edin. Bunların hepsi sosyalist isçi sınıfının bilincine yabancıdır.

Yine de, böyle çalışmalar işçi gazete ve dergilerinde işçi sınıfı yanlışıymış gibi basılır ve eleştirmenlerce de öyle kabul görür. İşçi sınıfı şiirlerinin çoğunun kökeninde köylü şiirleri olduğu doğrudur; ya köyden yeni geldiklerinden ya köyle bağlantılarını hala koruduklarından ya da taklit yüzünden. Moskova?da 1913?te basılan ve daha sonar Çar?ın sansürcüleri tarafından ortadan kaldırılan, işçi sairlerin ilk süreli yayını, Şarkılarımız saf köylü şiirleriyle doludur. Buradaki şiirlerin büyük bir bölümü de geçiş türü şiirlerdir.

Karmaşıklığın diğer nedenlerinden biri de işçi sınıfının savaş ve devrim yıllarında bir dereceye kadar teslim olduğu askerlerin etkisidir. Çoğu acıdan, askerler üretimden uzaklaşmış, kommünizmin geçerli olduğu koşullarda kitleler halinde yaşayan, yıkmak için eğitilmis ve büyük oranda da o işle meşgul olan köylülerdir. Barış mücadelesi, işçi sınıfı düşmanlığından daha soyut ve daha az bilincine varılmış bir zengin düşmanlığı askerleri geçici olarak işçi sınıfı ile politik ittifaka yönlendirdi ve toplumsal kategoriler olarak birbirleriyle ilişkili olmamalarına, hatta hayattaki rolleri açısından birbirleriyle zıt olmalarına rağmen, ikisi arasında yakın bir iletişime sebep oldu. Kavgadaki beraberlik askerlerin ideolojilerinin bazı işçi gazetelerinde yer bulmasına neden oldu ve daha uysal işçi sınıfı şairlerinin bazılarının zihinlerini ele geçirdi(taint the mind). Öyle ki, devrimin mücadele şarkılarının bazıları özellikle askerlerin fikirleriyle renklenmişti. Böylece daha yüksek idealler taşıyan bir sınıf için zorunlu ve doğal olan asalet(nobility of tone?) hasar gördü. Bu mısralara burjuvazinin bireysel temsilcilerine olan dar görüşlü kişisel bir nefret ruhu, hayatta bazen meşruiyeti olan ama şiirde asil bir sınıfın mücadele idealini alçalttığı için kabul edilemez olan bir nefret ruhu dahil edildi. Hatta aşırılıklara, yenilen düşmana yönelik kötu niyetli alaylar, linçin yüceltilmesi ve ?böyle şeylerin olduğunu söylemekten bile üzgünüz ama- sadist övünmeler dahi kabul görüyordu. Tabii ki bunların hiçbirinin işçi sınıfı ideolojisiyle bir ilgisi yoktur. Çünkü işçi sınıfı ideolojisi tipik mücadele güdüsünü taşır ama hoyrat askerlerin güdülerini taşımaz; toplumsal bir güç olarak kapitale sarsılmaz bir düşmanlık besler ama kaçınılmaz olarak sosyal çevresinin ürünü olan, o sınıfın bireysel temsilcilerine karşı küçük düşürücü bir kötü niyet beslemez. Tabii ki işçi sınıfı, kendi özgürlüğünün, gelişiminin ve idealinin çıkarları gerektirdiğinde son çare olarak silaha başvurmalıdır: ama o, tüm silahlı mücadelelerin nedeni olan toplumsal iptidailiğe karsı da mücadele eder. Bu mücadelenin insan ruhunda meydana getirdiği vahşilik, mücadelecilerin zihninde bir süre için var olabilir ama bu vehameti sadece gereklilikten dolayı onaylayan işçi sınıfı kültürüne yabancı ve muhaliftir. Gerçek gücün özü asilliğidir ve yorucu kollektivite gerçek güçtür. Kültürün yeni aristokrasisi olmak onun kaderidir bu kültür insanlık tarihi boyunca sonuncu ve böyle bir nitelemeyi ilk defa hak edendir.

Eleştirimizde, işçi sınıfı sanatı ve entellektüel sosyalizm arasında da bir ayrım yapmak durumundayız. Bu ikisinin birbiriyle karışması ülkülerinin yakınlığından dolayı gayet doğaldır. Yine de derin ve önemli ayrılıklar vardır. Uğraşıp didinen entelektüeller burjuva kültüründen gelmektedir, eğer daha önceden çalışmışlarsa o kültürde ve o kültür için çalışmışlar ve o kültürde yetişmişlerdir. Prensipleri ise bireyciliktir. Entellektüel çabanın özyapısı bu eğilimi sürdürmeye meyillidir: akademisyenin, sanatçının veya yazarın çalısmasında dayanışma doğrudan hissedilmez, halkın(community) rolü belirgin değildir, daha ziyade dışsal olarak özgün, mükemmel bir şekilde bağımsız bir kişisel aktivitenin var olduğu yanılsaması söz konusudur. Dayanışma mevcut olduğunda da, entelektüel fabrikadaki bir mühendis ya da hastanedeki bir doktor gibi, lider ya da örgütleyicinin otoriteryen konumundadır. Burada, burjuva dünyası ve onun kültüründe, yaşamın anarşik temelinde örgütsel bir destekleyici olarak kendini gösteren ve kaçınılmaz olarak korunmuş otorite unsuru kendini gösterir.

Tüm bunlara bağlı olarak, uğraşıp duran entelektüel, işçi sınıfına samimi ve derin bir sempati beslese ya da Sosyalist ülküye derin bir inanç duysa da, geçmiş etkisini onun düşünce biçiminde, yasamı algılayışında, şiddet ve gelişim yollarına dair kavrayışında kendini göstermeye devam eder.

Bunun bir örneği, işçi sınıfı tiyatrosuna dair sorular sorulduğunda ilk akla gelen ve böylesi bir tiyatroda hiç sorgulanmadan tamamen ?bize ait? olarak algılanan Verhaeren?in The Dawn(Şafak) adlı oyununda kendini gosterir. Bu bir hatadır. Oyun mükemmel bir oyundur ve bizim icin çok değerli bir mirastır; ama yine de eski dünyadandır. Onda, sosyalizmin ruhu, anlaşılması ama olduğu gibi kabul edilmemesi gereken, otoriteryen bireyci bir kabuğa bürünmüştür. Buradaki kişi, çatışma ve zaferin ruhudur, o olmadan kitleler cahil ve kördur, kendi yolunu bulamaz. Yazar oyununun ilgisini bu karakterin trajedisi üzerine kurar. Bu eski dünyanın kişiliğin algılayış biçimidir. Kolektivizmin yaşama dair inşası ve onu açıklama yoluysa başkadır. Tabii ki halk kahramanlara hakkını verir, hatta bir kahraman da yaratabilir ama bu kolektivitenin dinamiklerinin kişiselleştirilmiş hali, kolektif iradenin bir ifadesi, onun ideallerinin öncüsüdür.

Kahramanlara karşı başka türlü bir tutumun mevcudiyeti, kollektivitenin kendine dair açık bir kavrayışa sahip olacak kadar olgunlaşmadığının kanıtıdır.

Belçikalı büyük heykeltraş, Konstantin Meunier, işçilerin yaşsmını anlattığı heykellerinde gerçek bir Emek kültü yaratmıştır. Tasvir ettiği şeylere hissettiği derin sevgiye, duygudaşlığına rağmen onun eserleri Kollektivitenin kült eserleri değildir. Büyük yeteneğine rağmen, işçi sınıfı Meunier?in çalışmasının kendisi için mükemmel bir model olmadığını bilmelidir: çünkü onun daha ileri hedefleri vardır.

İsçi sınıfının sanatsal bilinci açık, net ve yabancı unsurlardan arınmış olmalıdır. Bu eleştirimizin birincil görevidir.

İşçi sınıfı sanatına yönelik eleştirimiz, öncelikle onun içeriğine yönelmelidir.

Genç ve zor koşullarda yaşayan bir sınıfın, yeni gelişmeye başlayan kültüründe, deneyim yokluğundan ve gözlem konusundaki önüne geçilemez engellerden dolayı, içerik acısından belirli bir darlık gayet doğaldır. Bu nedenle kurmaca, en başlarda, konularını ve malzemesini işçilerin yaşamından ve onlarla bağlantılı olan devrimci aydınlardan alır; azar azar ve küçük ölçülerde alanını genişletir. Tabii, işçi sınıfı sanatının deneyiminin toplumun ve evrenin tümünü, doğayı kapsayacağı şüphesizdir.

Bu acıdan, eleştirimiz ne yapabilir? Tabii ki, yeni doğan bu sanata istediğini verecek konumda değildir. Ama alan genişletme problemini sürekli hatırlatabilir ve hatırlatmalıdır. Bu yöndeki her başarıyı kaydetmeli ve bu başarıyla baglantılı yeni olasılıklara işaret etmelidir. Yine, dolayli olarak, her fırsat bulduğunda ?sanatsal düşünce? olarak benzer olan işçi sınıfı ürünlerini, ona benzeyen eski sanatın ürünleriyle kıyaslayarak ona destek olabilir. Bundan sonra, eski sanatın malzeme, bakış açısı, hatta çözüme yonelik önermeleri açısından oldukça farklı olduğu anlaşılacaktır.

Bu, özellikle klasik edebiyatin en popüler unsurları bağlamında kendini gösterir: ailenin düzenlenmesi, insan ruhundaki ?aşağı? ve ?üstün? motifler, insanlara hükmeden güdüler, kişiliğin eğitimi gibi.

Bunların bir kısmı ve benzerleri bilim ya da felsefe tarafından ortaya konmuş, o ya da bu şekilde çözülmüştür. Elestirimiz bu çözümleri ortaya koymalı, onları sanatsal çözümlerle kıyaslamalıdır; bilimsel dünyanın kabuğunun altında bulunan, insanın evrensel deneyimindeki büyük kollektivizm, çoğu durumda genç, arayış ve tereddüt içindeki yaratıcı çaba için çok değerli bir rehber olacaktır.

Sanatsal içeriğin darlığı sadece örgütlenmiş deneyimin sınırlı alanından değil, dar tek yanlı algıdan, maddi deneyime yönelik temel tutumun sınırlı doğasından da kaynaklanır. Buna en tipik örnek sosyal mücadeleye aşırı odaklanma, yani sanatın örgütleyici ve mücedeleci bir rolle sınırlandırılmasıdır. Bu, genç ve savaşan, özellikle zor koşullar altında mücadele veren bir sınıf için doğaldır. Hatta bu sınıfın gelişiminin ilk aşamalarında, toplumdaki başka bir sınıfa başkaldırarak kendi bilincini keşfeden ve ideolojisinin mücadele kısmını gerçekleştiren bir sınıf için gerekli bir aşamadır; ancak sonunda bu bakış açısı kaçınılmaz olarak yetersiz kalacaktır.

İşçi sınıfı, idealine, mücadelesi aracılığıyla kavuşur; yine de bu ideal yıkma ideali değil yaşamın yeniden örgütlenmesi idealidir. Daha da ötesi, bu örgütlenme, tamamen yeni, ölçülemeyecek kadar karmaşık ve ahenklidir. Sonuç olarak; savaşan bilinç kültünün kendisi temel sorunumuza çözüm getirmez. Sosyalist bir insan ideolojisi üzerinde çalışmak şarttır. Rusya?da bu yola girilmiştir ve işçi sınıfı sanatı da aynı yönde gelişmelidir. İşçi sınıfı kendi idealine yaklaştıkça, bu daha hızlı ve daha enerjik bir biçimde gerçekleşecektir.

Şimdiki işçi sınıfı şiirinde, ajitasyonel içerik hakimdir ? binlerce şiir, sınıfı mücadeleye çağırmakta, bu mücadeledeki zaferleri övmekte, yüzlerce öykü de kapitali ve onun kölelerini ifşa etmektedir. Bu değişmek zorundadır. Parça; bütünün kendisiymiş gibi algılanmamalıdır. Tabii insanın kendisini yaşama dair evrensel bir çalışmaya vermesi düşman hatlarına yapılan bir saldırıya katılmaktan daha zordur ama sosyalizm için bu gereklidir; çünkü yalnızca, tüm somut güç ve biçimleriyle birlikte, yaşama dair evrensel bir kavrayış herkesi kapsayan yaratıcı çaba için gerekli desteği sağlayacaktır.

Şiirin toplumsal ajitasyonel konulara daraltılması, sanatsal tarafında dahi, ki bu onun örgütleyici gücüdür, istenilmeyen bir etkiye neden olur. Şiir; kalıp-yargı haline gelir ve şairle kitleleri birleştiren duygudaşlık algısını sönükleştirir.

Daha sonra, içerik gelişse dahi, aynı açıdan değerlendirilerek gerçekte olduğundan daha dar algılanacaktır.

ALEXANDER BOGDANOV

Çeviren: GÜNEŞ KAYACI

Gündoğusu Sayı 7 (Nisan – Mayıs 2013)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
‘Salkım Saçak Keldağ’ adlı öykü kitabıma ilişkin – Müslüm Kabadayı

?Sevgili Edebiyat Dostları, Öyküseverler Merhaba, Türkiye'de edebiyatın nabzının her zaman güçlü attığı Çukurova ve Amik'te bu kez, ilk öykü kitabım...

Kapat