İsrail’in kuruluş, Filistin devletinin kurulamayış hikâyesi – Ayşe Hür

İsrail’in Gazze’den yıl boyu atılan füzelere tepki olarak başlattığı Bulut Sütunu operasyonu neyse ki ateşkesle bitti…
İsrail’in kuruluş, Filistin devletinin kurulamayış hikâyesi
İsrail’in Gazze’den yıl boyu atılan füzelere tepki olarak başlattığı Bulut Sütunu operasyonu neyse ki ateşkesle bitti. Bu gerilim sırasında sosyal medyada İsrail-Filistin sorunu üzerine öyle şeyler duydum ki, bu haftaki yazımı, başlıktaki konuya ayırmaya karar verdim. Elbette her biri üzerine ciltlerce yazılabilecek konuları birer cümleyle geçeceğim, şimdiden affola.

Hikayemizin geçtiği Filistin’in adı, MÖ 12. yüzyılda Ege adalarından (büyük ihtimalle Girit’ten) kalkarak Anadolu, Kıbrıs ve Suriye’yi yakıp yıktıktan sonra Mısır’a saldıran ancak Mısırlılar tarafından püskürtüldükten sonra bugünkü Tel Aviv-Yafa’dan Gazze Şeridi’ne kadar uzanan bölgeye yerleşen Filistîler adlı bir deniz kavminin adından geliyordu. Yani Filistîler bir Arap kavmi değildi. Mitolojiye göre, zamanla komşu bölgelere yayılan Filistîlerin en büyük düşmanı, bölgeye onlardan sonra (veya önce) gelen İsrailoğulları olmuştu. Filistîler, İsrailoğullarına karşı ilk yenilgiyi, MÖ 10. yüzyılda Davud döneminde yaşamışlardı.

Yahudi inanışına göre ise İsrailoğullarının en mutlu günleri Davud’un oğlu Süleyman’ın krallığı dönemiydi. Süleyman’ın ölümünden sonra, Asurlular ile Mısırlılar arasındaki savaşlardan zarar görmüşler, Babil Kralı Nabukadnezar’ın MÖ. 586’da Süleyman’ın Tapınağı’nı yıkmasının ardından Babil’e sürülmüşler, İranlı Ahimened Kralı II. Kiros tarafından esaretten kurtarılmışlardı. MÖ. 322’de Büyük İskender tarafından Makedonya Krallığı’nın tebaası yapılmışlar, İskender’den sonra Mısır ve Helen egemenliği arasında gidip gelmişlerdi. Yahudi tarihinin dönüm noktasını, Süleyman’ın Tapınağı’nın MS 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus’un oğlu Titus’un askerleri tarafından yerle bir edilmesi oluşturuyordu.

Her daim öteki

Roma’ya ikinci kez başkaldırdıkları MS 132-135 yıllarından sonra İmparatorluğun çeşitli bölgelerine (dolayısıyla Avrupa’ya ) göç etmek zorunda kalan Yahudilerin durumu, Roma’nın Hıristiyanlığı kabulünden sonra daha da zorlaştı. Tahmin edileceği gibi Hıristiyanlar (Katolikler), Yahudileri İsa’yı öldürdüğü ya da öldürttüğü inancı yüzünden sevmiyorlardı. Ortaçağdan itibaren tarımla uğraşmaları, üniversiteye girmeleri, askerlik yapmaları ve kamu görevlisi olmaları yasak olan Yahudilerin, faaliyet gösterebilecekleri tek alan olan ticaret ve bankacılıkta elde ettikleri başarılar Yahudi düşmanlığını pekiştiren bir unsur oldu. Yahudilerden nedensiz yere nefret etme diye özetlenebilecek antisemitizm histerisi tarih içinde katlanarak arttı.

Modernleşme süreci ile birlikte yeni bir aşamaya geçen Avrupa anti-semitizmine tepki olarak gelişen Siyonizm’in fikir babası, 1896’da Yahudi Devleti adlı bir kitap yayımlayan Viyanalı avukat Thedore Herzl idi. Kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. Antisemitizm hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklinde özetlenebilirdi. Herzl’in projesinin adı Siyonizm’di. ‘Siyon’ eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıydı ve Yahudi/Musevi tarihi boyunca Kudüs’le eş anlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmişti.

Projesindeki dinsel referanslara rağmen, Herzl’in Siyonizmi, dinsel bir proje değil, seküler, siyasi bir projeydi. Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Yahudi dini ve Mesih inancı, Yahudilerin rehavete kapılmalarına neden oluyor, devletlerini kurmak için çaba göstermelerini engelliyordu. Nitekim Siyonistlere iki gruptan tepki geldi. Yüzlerce yıldır yaşadıkları ülkelerin iyi birer vatandaşı olmaya çalışan bazı Yahudiler (Asimilasyonistler) Siyonizmin boş yere düşman kazanıp rahatlarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını savundular. Pek çok haham ve rabbi ise Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarını seküler hale getirileceğini ileri sürerek, Siyonizmi adeta ‘küfür’ saydılar. Ancak daha sonra bazı din adamları, Filistin’de kurulacak bir devletin, Mesih’i beklerken Yahudilik ruhunun ayakta kalması için iyi bir durak olacağını düşünerek Siyonizme destek verince, Siyonizm projesi hem seküler, hem dinsel unsurları etrafında toplamayı başardı. Herzl başkanlığında, 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Örgütü kurularak, uluslararası çapta örgütlenmenin ilk adımı atıldı.

Abdülhamit’ten engelleme

O yıllarda Kudüs’ün de içinde olduğu Filistin bölgesi Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeydi. Herzl 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamadı. Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yapıldı ama Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi.

1904’te Herzl’in ölümünden sonra bazı Siyonistler nerede olursa olsun bir İsrail devletinin kurulması için kolları sıvadılar, bu bağlamda Arjantin, Kanada hatta Texas gibi seçenekler üzerinde duruldu ama en akıllıca girişimi Herzl’in yerini alan Haim Weizman yaptı ve Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Bu çabalarının meyvesini de 13 yıl sonar topladı.

Balfour Deklarasyonu
Bu ‘meyve’ 2 Kasım 1917’de Britanya’daki Lloyd George Kabinesi’nin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Britanya parlamentosunun Yahudi asıllı üyesi Lord Walter Rothschild’e yazdığı kısa bir mektuptu. Sadece Ortadoğu değil dünya tarihinin de yönü değiştiren bu bir sayfalık mektupta şöyle deniyordu: “Majestelerinin hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist organizasyonun bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”

Dikkat edileceği gibi resmi adıyla ‘Deklarasyon’da kullanılan dil zaman içinde herkesin kendi arzularına göre yorumlamasına olanak verecek kadar muğlaktı. Örneğin ‘Filistin Yahudilerin milli yurdudur’ denmiyordu, bunun yerine ‘Filistin’de Yahudilere bir yurt’ kurulmasından söz ediliyordu. Bunu Yahudiler Filistin’de bir ‘devlet kurmak’ olarak okuyacaklardı. Bunu telafi etmek için, Yahudi olmayan topluluklardan söz ediliyordu ama Filistinlilerin adı anılmıyordu. Yahudi olmayan toplulukların gözetilecek hakları ‘vatandaşlık hakları’ ve ‘dini haklar’ olarak tarif edilirken, Yahudilerin hakları ‘politik statü’ gibi daha farklı bir terimle tarif ediliyordu. Bu beyanı yapan Britanya’nın Filistinle ne tarihte, ne o dönemde hiçbir ilişkisi yoktu. Hakkında beyanda bulunulan Filistin, hukuken ve fiilen Osmanlı toprağıydı. Balfour Lord Rothchild’den mektubu Siyonist Organizasyona iletmesini rica etmişti ama Siyonist Organizasyon kimleri temsil ediyordu belli değildi. Kısacası mektup İngiliz diplomatik zekasının mümtaz bir örneğiydi.

Kudüs’ün düşmesi
Balfour Deklarasyonu’nun ilanından üç hafta sonra General Allenby komutasındaki İngiliz ve Arap birlikleri Kudüs’ü Osmanlılardan teslim aldılar. Bunu Osmanlı birliklerinin Suriye cephelerinde yenilgiye uğratılması izledi. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondoros Mütarekesi ile tüm Filistin, Britanya’nın kontrolüne bırakıldı. Böylece, yukarıdaki sorulardan biri cevaplanmış oldu: Britanya, ilerde kendisinin olacağından emin olduğu bir toprak hakkında beyanda bulunmuştu.

Diğer sorular ise tarih içinde adım adım cevaplanacaktı. Bunda İngilizlerin de rolü olacaktı elbet ama esas etken Siyonistlerin devlet kurma azimlerine karşılık, Filistinlilerin böyle bir hedeflerinin olmamasıydı.

Bu tarihlerde, değişik kaynaklara göre, bölgede 550-700 bin Müslüman’a karşılık, 40 ila 80 bin Yahudi yaşıyordu. Siyonistlerin bütün çabası, Büyük Devletlerin Filistin’e göçe izin vermesi ve desteklemesiydi. Britanya yetkilileri, Türk resmi tezine gore ‘Osmanlı’yı arkadan hançerleyen’ Mekke Şerifi Hüseyin’i Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verileceği konusunda ikna ettikten sonra Filistin’e Yahudi göçü başladı.

29 Eylül 1923’te Filistin’de bir Britanya mandası kuruldu, Filistinliler buna da itiraz etmediler. Balfour Deklarasyonu bazı değişikliklerle, manda anlaşmasına dahil edildi ve uluslararası hukukun parçası oldu. Filistinliler (ve Arap destekleyicileri) bunun farkında bile olmadılar. Manda idaresi kurulduktan sonra görece sakin bir döneme girildi. 1923-1929 arasında Filistin’e Yahudi göçünde önemli bir düşüş görüldü, çünkü Britanya belli kotalar koymuştu ve bunu katı biçimde uyguluyordu. Ancak durum Nazizmin ve faşizmin ayak seslerinin yükseldiği 1930’lardan itibaren özellikle Polonya’da ve Almanya’da yükselen anti semitizmle birlikte radikal biçimde değişti. 1931 yılında Yahudiler bölge nüfusunun yüzde 17’sini oluştururken, bu oran 1935’te yüzde 27’ye çıktı.

Peel Komisyonu Raporu

Yahudiler devletleşmek için canla başla çalışırken, Yahudilere toprak satmakla meşgul olan Filistinliler ancak bu göç akımından sonra uyanmaya başladılar. Öyle ki, Kudüs Müftü’sü Hacı Emin El Hüseyni’nin önderliğinde İngilizlere ve Yahudilere yönelik genel grevler, kaçırtma eylemleri ile manda yönetimini işlemez hale getirdiler. Bunun üzerine Britanya Sömürgeler Bakanlığı bölgeye ‘Filistin Kraliyet Komisyonu’ adıyla bir heyet gönderdi. Tarihe başkanının adıyla geçen Peel Komisyonu, mevcut durumun gerçeğe oldukça yakın bir fotoğrafını çektikten sonra çözümün bölgenin ‘Yahudi devleti’ ve ‘Arap devleti’ olarak ikiye ayrılmasında olduğu belirtti. Üç semavi din için önemli olan Kudüs, Beytüllahim, Nasıra, Celile gibi bölgelerle, her iki toplum için de hayati önemi olan Akabe Körfezi’nin girişi manda yönetiminde kalacaktı ama bu bölgeler her iki tarafa da açık olacaktı. Tarihsel olarak bir Arap şehri olarak nitelenen Yafa, Arap devletine verilecek, böylece Arap devletinin Akdeniz’e açılması sağlanacaktı. Yahudi devletine ise Taberiye Gölü ile Akdeniz arasındaki şerit verilecekti. Tek sorun bölgelerdeki Arap ve Yahudi nüfusların mübadelesinin gerekmesiydi.

Komisyonun önerisi 1917 Balfour Deklarasyonu’nu ortadan kaldıracak kadar radikaldi. Ama Filistin tarafı uzun tartışmalardan sonra 1939’da kararını verdi ve planı reddetti. Bu süreçte, Filistinlilerin kurduğu çeteler ile Siyonist çeteler karşılıklı şiddeti tırmandırdılar. Britanya kolluk kuvvetlerinin bu duruma tepkisi çok sert oldu. Her iki tarafın da liderlerini hapishanelere koymakla kalmadı, Filistin tarafından 3 bine yakın direnişçiyi öldürdü. Olayları kışkırtmakla suçlanan Kudüs Müftüsü (ki o yıllarda Nazilerle ve Faşistlerle flört etmeye başlamıştı) yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

İsrail Devleti kuruluyor

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin 6 milyon Yahudi’yi gaz odalarında soykırıma uğratmasından sonra Avrupa’nın Yahudiler için hiç de güvenli bir yer olmadığı iyice ortaya çıkınca, o ana kadar katı mülteci politikalarıyla Holocaust’a dolaylı yoldan katkıda bulunan ABD Başkanı Harry Truman, Batı’nın diyetini, Müslüman Arapların ödemesi için ilk adımı attı ve Filistin’e Yahudi göçüne ciddi kotalar koyan Britanya’dan 250 bin Yahudi’nin ‘derhal’ Filistin’e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti. Bu baskı üzerine herkese mavi boncuk dağıtarak oluşturduğu kördüğümü çözemeyen Britanya konuyu 1947’de Birleşmiş Milletler’e (BM) götürmek zorunda kaldı.

O tarihlerde Filistin’de yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu. Ancak paylaşılacak coğrafya çok küçüktü ve taraflar birbirlerinden nefret ediyorlardı. Sonunda Filistin’i parça parça da olsa aşağı yukarı eşit iki parçaya bölen bir plan BM Özel Siyasi İşler Komitesi’ne sunuldu. Yüzölçümü bakımından bakıldığında plan Araplar için 1936’da Peel Komisyonu’nun önerisinden kötüydü. Ancak nüfus kombinasyonu bakımından da Yahudilerin aleyhine durum vardı. Çünkü Yahudi devletinde 498 bin Yahudi’ye karşılık 407 bin Arap yaşayacaktı. Filistin devletinde ise 725 bin Araba karşılık sadece 10 bin Yahudi yaşayacaktı. Nüfusun geri kalan kısmı ise BM denetimindeki Kudüs bölgesinde kalacaktı. Kudüs’ten vazgeçmek ise Yahudiler için de Araplar için de çok zordu.

Araplar duruma şiddetle itiraz ettiler ama Yahudi tarafı planı kabul etmeye karar verdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) nolu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölündü. Karara göre azınlıklar korunacak, Filistinlilerin ekonomik gelişmesi için adımlar atılacak, Kudüs’e uluslar arası özel bir statü verilecekti. Yine karara göre, her iki devlet daha önce Filistin’in taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalar ve konvansiyonlara bağlı olacaktı. Böylece Balfour Deklarasyonu bir kez daha teyid edilmiş oluyordu.

Arapların Büyük Felaketi: ‘Nakba’

Ancak güçlerini abartan Filistinliler ve Araplar BM’nin bu kararını reddettiler. Yahudi tarafının buna cevabı 1937’den beri zaman zaman başvurdukları tedhiş eylemlerini sistematik hale getirmek oldu. 1948 yılı boyunca para-militer ‘savunma/saldırı’ örgütü Hagannah ve İrgun, Lehi, Stern gibi çetelerin eylemleri sonucu yüz binlerce Filistinli evlerinden kaçmak zorunda kaldı. Bu büyük kaçış, Filistin tarih yazımında ‘Nakba’ (Büyük Felaket) adıyla anıldı.

Askeri zaferler Siyonistleri cesaretlendirdi ve 14 Mayıs 1948’de BM taksim planında kendilerine öngörülen bölgede İsrail Devleti’ni ilan ettiler. Açıklamanın ertesi günü Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan ve Irak, İsrail’e karşı savaş açtı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nı İsrail kazandı ve BM taksim planında Filistinlilere ayrılan toprakların bir bölümünü de işgal etti. Filistin’in güney ucunu oluşturan 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik bir şerit olan Gazze de Mısır’ın eline geçti. Savaş sırasında Arap Birliği’nin gi¬rişimi ile kurulan Filistin Ulusal Konseyi, 1 Ekim 1948’de başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’ni ilan etti. Ancak egemen olacağı bir toprak parçası olmadığından bu devletin ilanı kâğıt üzerinde kaldı. Bunlar olurken, Türkiye Filistin Devleti’ni de İsrail’i de tanıdı. Ama biri hayali devlet diğeri somut devlet olduğu için, zaman içinde İsrail’le ilişkilerini kurumsallaştırdı.

Bundan sonra yaşananları anlatmaya yer kalmadı ne yazık ki. Belki ileride yine bu konuya dönmek mümkün olur. Herkese iyi pazarlar…

Özür notu: Geçen hafta “Uşak’a gönderilen Dersimliler” fotoğrafının aslında İkinci Dünya Savaşı yıllarında Belzec Toplama Kampı’na götürülen Çingenelerin fotoğrafı olduğu halde bazı Dersim sitelerinde kasıtlı olarak Dersim sürgünleri fotoğrafı diye kullanıldığını belirten mailler aldım. Eğere bu iddialar doğruysa, bilmeden yaptığımız hatadan dolayı özür dileriz.

Özet Kaynakça: Isaiah Friedman, The Question of Palestine 1914-1918, British-Jewish-Arab Relations, Schocken Books, Londra, 1973; W. T. Mallison, Jr.,”The Balfour Declaration:An Appraisal in International Law”, The Transformation of Palestine, Yay. Haz.: Ibrahim Abu Lughod, , Northwestern University Press, 1971; Mayir Vereté, “The Balfour Declaration and Its Makers”, Middle Eastern Studies, vi (1970), s. 48-76; Mark Levene, “The Balfour Declaration: A Case of Mistaken Identity”, English Historical Review, 107 (1992), s. 54-77; Mufti of Jerusalem: Al-Hajj Amin Al-Husayni and the Palestinian National Movement, Diana Pub Co, 1988; Michael R. Fischbach, Records of Dispossession: Palestinian Refugee Property and the Arab-Israeli Conflict; Columbia University 2003; Steven PressGlazer, “The Palestinian Exodus in 1948”, Journal of Palestine Studies, Vol. 9, No. 4. (Summer, 1980), s. 96-118; Dominique Lapierre/Larry Collins, Kudüs…Ey Kudüs, E Yayınları, 2002 (Belgesel roman).

Kaynak: Ayşe Hür, 25/11/2012, radikal.com.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here