İstanbul’un Constantinus tarafından kurulması

İstanbul’un kurulması

İstanbul’un Constantinus tarafından “kurulmasından söz ederken, bu kurulma sözcüğünün anlamı üzerinde anlaşmaya varmak gerekir. Söz konusu olan, hiç de, yeni bir yerde kurulmuş yeni bir kent değildir. Bizans’daki bu eski Megara kolonisi, daha önce de, Marmara Denizi ile Haliç’in oluşturduğu geniş doğal limanın arasında yer alıyordu.

Bizans’ın refahı ve aynı zamanda, geçirdiği birbirinden değişik durumlar da, Boğazların oluşturduğu büyük ticari yol ile Avrupa’yla Asya’nın birleştiği yerde, ilkçağın buğday yolu üzerinde bulunan bu olağanüstü konumunun sonucu olmuştur. Ama Constantinus İmparatorluk’a ikinci bir başkent yapmak amacıyla seçtiğinde, burası henüz ancak büyükçe bir kasabaydı.

Constantinus’tan önce Roma dünyasının bir başkenti vardı: Roma; Constantinus’tan sonra ise, kurumsal olarak iki başkenti oldu: Roma ve Konstantinopolis. Ama aslında, gerilemeye terk edilmiş olan Roma karşısında, İstanbul her gün biraz daha büyüdü ve sırf imparatorun oturduğu yer olmasının yanı sıra idarenin de merkezi olması, burayı gerçek başkent durumuna getirdi. Constantinus’un saltanat döneminin en temel olayı budur ve bence bu olay, kaçınılmaz sonu öne almış olan, Hıristiyanlığın kabulünden çok daha önemlidir. [28]

Daha ilkçağdan beri, Constantinus’un, paganlığın kalesi Roma’dan, halkın orada artık kendisini sevmediği kanısına vardığı için ayrıldığı söylenmiştir. Sözde Eusebios’un tanıklığına bakarak, Konstantinopolis’i Hıristiyan bir kent yapmak istediğine inanmanın da yanlış olacağı gibi, bu da yanlıştır. “Kentin kuruluşuna, pagan ayinler eşlik etti ve Constantinus, kentte kiliseler yaptırmasına karşılık, var olan tapınakları bıraktı (hatta pagan Zosimos’un bu konuda güvenilir sayılabilen tanıklığına göre yenilerini inşa ettirdi). Constantinus, aslında, stratejik, ekonomik, politik düşüncelerle hareket ediyordu. “Stratejik”: İmparatorluk üzerindeki en büyük tehlikeler Gotlarla Perslerden geliyordu.

Zaten kendisi Germania ve Illirya kavimleri karşısında tehlikede olan Roma, bu iki harekât alanından çok uzaktaydı. Ele geçirilmez kale İstanbul, aynı zamanda, kuzeyin ve doğunun Barbarlarına [Lat. ‘barbarus’ > Vjn “barbaros”, Grek olmayandan Fr. barbare – Eski Yunanlılar, Romalılar ve daha sonra Hıristiyanlara göre kendi kavimlerinin dışında kalan herkes (Meydan Larousse) – ç.n.] karşı tam bir kara ve deniz hareket üssüydü. “Ekonomik”: karışık zamanlarda Boğazlar yolunu serbest tutmak, Karadeniz kıyılarındaki ülkelerle Akdeniz, Avrupa’yla Asya arasında ticari mübadeleyi sürdürmeyi sağlamak zorunluluğu vardı. Ve nihayet, “politik”: İtalya’nın, daha 2. yüzyılda pek apaçık olan genel gerilemesi hızlanmıştı; eski ayrıcalıklarının içinde gururla donup kalmış olan Roma, ölü bir kentti; Yunan Doğu, zenginliği ve uygarlığıyla, İmparatorluk’un yaşayan kısmı olarak açıklıkla ortaya çıkıyordu.

Zaten Roma daha 3. yüzyılda fiili başkent olmaktan çıkmıştı. Dörtler erkinin dört hükümdarından hiçbirinin ikametgâhının Roma’da olmaması ve İtalya’da da, o dönemde, Milano’nun yerini almış olması, anlamlı değil midir? Ve yine, zaten Constantin’in kendisi de Roma’da değil, Trier’de, Sirmium (Mitrovica)’da (bugün eski Yugoslavya’da Stremska Mitrovica – ç.n.), Nikomedeia’da oturmuştur: bunların her biri, Batı ile Doğu arasındaki, Konstantinopolis’ten de geçen, ama artık İtalya üzerinden gitmeyen anayol üzerindeki menzillerdir. [29]

Constantinus, Licinius Licinianus karşısında kazandığı zafer, ona Doğuyu teslim edince, daha 324’te, dâhiyane bir kararla, Bizans’ı seçti. Hemen başlayan çalışmalar 336 yılına kadar sürdü ve çok sayıda işçi çalıştırıldı: toprak tesviyecisi olarak, bir hamlede, 40.000 Got işe alındı. Yeni kentin süslenmesi için, birçok büyük kent, sanat yapıtlarından, sütunlarındaki anıtlardan ya da heykellerinden yoksun bırakıldı.

Romalı önemli kişileri çekebilmek için, onlara yepyeni saraylar bağışlandı; halkı çekebilmek için de, “annona” (yıllık üründen alınan aynî vergi – ç.n.), Roma’da işlediği tarzda ihdas edildi ve bedava buğday dağıtımlarına başlandı. Kentin sınırlarını Constantinus kendisi çizerek, eski Bizans’ın kapladığı alanı, bir anda, dört ya da beş kat büyütmüştü. Kentin başkent, olarak açılış töreni 11 Mayıs 330 günü yapıldı. Ondan sonra da artık, imparator Konstantinopolis’te oturmaya ve İmparatorluk Meclisi de bu kentte toplanmaya başladı. Constantinus’un kendi adını verdiği kent aynı zamanda, daha sonra taşıyacağı “yeni Roma” adıyla da anılır.

Roma gibi, Konstantinopolis de yedi tepeli ve dört bölgeli olacaktır. Kentin bir forumu, bir capitolium’u, bir senatosu vardı; hatta daha da fazlasıyla, üzerinde bulunduğu alan, “italik” toprak, yani taşra toprağı olmayan toprak; dolayısıyla, demek ki vergiden bağışık sayıldı. Roma, henüz ayrıcalıklarından hiçbirini yitirmiyordu, ama bu ayrıcalıklara! Tümü, Konstantinopolis asıl başkent olurken, Roma da, yalnızlık ve unutulmuşluk içinde, şanlı geçmişinin jestlerini yineleyip durmaya terk ediliyordu. “330 yılının sikkelerinde, her iki kent, imparatorluk harmanili, defne çelenkli ve başlıklı büstler biçiminde görülür. Ama imparatorluk asası Konstantinopolis’in elindedir” (L. Brehier). [30]

Bu durumun sonuçları pek büyük oldu. Her şeyden önce, kaçınılmaz bir gerilemeye terk edilmiş gibi görünen Latin Batı ile Yunan Doğu arasındaki karşıtlık kendini ortaya koydu. Konstantinopolis’in kurulması, Doğu’nun Batı ve çok doğululaşmış bir Helenizm biçiminin Latinlik üzerindeki zaferinin belirtisidir.

Konstantinopolis’in kurulması, aynı zamanda, yeni bir uygarlığın çıkış noktası oldu. Bu uygarlık, “Bizans” uygarlığı adını hak ediyordu, çünkü o güne kadar, tarihte hiçbir kent, Konstantinopolis kadar kendine özgü ve sürekli bir etki yapmamıştı. İmparatorluk her yandan tehdide, saldırıya uğrayacak, istila edilecek, ama Konstantinopolis, bütün bunlara, on bir yüzyıl boyunca direnecekti. Ve Bizans uygarlığını oluşturan Yunan-Latin, Doğu ve Hıristiyan öğelerinin birleşmesi, Konstantinopolis’in surlarının koruması altında, bu kentin sarayları, manastırları ve işliklerinde gerçekleşecekti.

Ve nihayet, yıkılması kaçınılmaz ve yakın olan Roma Barbar seli altında yok olunca ne olacağı düşünülsün. Bu durumda, tıpkı Batı’da birkaç yüzyıl içinde yok olduğu gibi, ilkçağ uygarlığının tüm mirasınım da onunla birlikte yok olması tehlikesi vardı. Başka hiçbir kent, Antiokheia (Antakya) ya da İskenderiye ile bu klasik öğrenimi kabul edebilecek yetenekte değildi: zaten, Arap fethi de yakındı.

Konstantinopolis, kurulur kurulmaz, Yunan-Latin uygarlığından kalan ne varsa, tümünü, hemen kendine çekti. Bu kent, tüm tarihi boyunca, gücü, zenginliği ya da saygınlığı sayesinde ve sadece, Yunan dilini kullanmayı muhafaza etmiş olması sayesinde, bu mirası korudu. Constantinus’un en büyük övüncesi, belki de, İmparatorluk’un merkezinde gerçekleştirilen uygun bir yer değiştirmeyle, kurtarılabilecek olanı kurtarmış olmaktır. [31]

Bizans Tarihi – Paul Lemerle
İletişim Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here