İsyanın bestecisi Chopin

Fryderyk Chopin’in (1810-1849) ismi ve sanatsal mirasının Polonyalıların gözünde taşıdığı önemin büyüklüğünü anlamak belki mümkün, ama onu anlatabilmek o kadar kolay değil. Chopin, yurttaşlarının gözünde müziğinden ötede bir şeyleri temsil ediyor çünkü. Onun sanatı, aynı zamanda, bir ulusu temsil ve tarif edebilme gücüyle de öne çıkıyor. Chopin’in özellikle Polonya’nın otantik halk dansları üzerine inşa ettiği polonez, mazurka türünden küçük formdaki eserleri, bir halkın sahip olduğu folklorik ezgilerin

çoksesli sanat müziğindeki en güzel yansımaları arasında başta gelir. Franz Liszt’in Macar Dansları da öyledir. Zaten, Chopin’den bir yaş küçük olan, ama ondan 37 yıl daha uzun yaşamış olan Liszt için, “müzikte ulusalcı hareketin ilk örneklerini Chopin ile birlikte vermiştir” dersek abartmış olmayız. 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren dünya tarihine damgasını vuran “ulusalcılık rüzgarı” sanatta da kendisini göstermiş, kadim imparatorlukların boyunduruğundan kurtulmayı düşleyen doğu Avrupa halklarının ulusal kimlik inşası müzik sanatında da tezahür etmiştir. Macaristan’da Liszt, Çek topraklarında Smetana-Janacek, Polonya’da Chopin, Finlandiya’da Sibelius, Norveç’te Grieg, yüzyıllar boyu Orta ve Batı Avrupa’da serpilip gelişmiş olan çoksesli sanat müziği geleneğine, kıta Avrupa’sına hakim rengini veren ortak kültürden bariz farklılıklar taşıyan kendi kültürlerinin renklerine boyanmış sanatlarıyla katkıda bulunmaya azmetmişlerdi (Müzikte ulusalcılık hareketlerinin içine, boyunduruk altında değil bilakis yakın coğrafyasına hükmeden bir imparatorluk olan Rus Çarlığını da bir istisna kabilinden ekliyoruz). Bu coğrafyalarda kitleleri harekete geçiren, onlara şevk kazandıran, moral aşılayan niteliğiyle öne çıkan müzik sanatı, kimileyin de, yurdundan türlü sebeplerle uzak düşmüş olanlara “daüssıla duygusu” yaşatan nostaljik bir kılığa bürünür. Chopin’in müziklerinde iki duygu da iç içedir. Çünkü Chopin hem halkının Rus çizmesi altında ezilmesine isyan etmiş ve isyanını müziğine en dolayımsız biçimde aktarmış hem de Paris’e yerleştikten sonra “vatanım vatanım…” diye adeta sayıklar olmuştur.

Chopin’in “Şopen” diye okunan soyadının pek de Polonyalı tınlamadığı aşikar. Çünkü babası, Nicolas Chopin adında, Polonyalı bir asilzadenin Fransa’nın Nancy şehri yakınlarındaki şatosunda çalışan bir Fransız’dı. Patronuyla birlikte daha sonra Polonya’ya yerleşen Nicolas’nın Varşova yakınlarındaki Zelazowa Wola köyünde Justyna Krzyzanowska ile yaptığı evlilikten 1 Mart 1810 tarihinde Fryderyk Chopin dünyaya geldi. Doğduktan altı ay sonra Varşova’ya taşınan aile, Fryderyk’e, Wojciech Zywny’den ilk müzik derslerini aldırdı. Chopin, mazurka gibi otantik Leh ezgileriyle lisede okuduğu yıllarda Polonya’nın kırsal bölgelerinde tanıştı. Chopin’in kız kardeşini 1827 yılında veremden kaybeden anne ve babası bu evde daha fazla yaşamak istemeyip Krasinski (Czapski) Sarayı’nda yeni bir daireye taşındı (Bu evin bir replikası Varşova’da halen korunuyor). 1830 yılında Paris’e temelli göç edene kadar, “Salonik Chopinow” adı verilen bu dairede, aralarında iki piyano konçertosunun da bulunduğu gençlik dönemi eserlerini ailesi ve dostlarının önünde seslendirdi besteci.

1820’li yılların sonu, Chopin’in Avrupa’nın gelişmiş müzik merkezlerine gidip kendini göstermeye can attığı dönemdir. Öncelikle Viyana’yı gözüne kestiren Chopin, 1829 yazında bu şehirde ses getiren konserler verdi. Burada prömiyerini yaptığı eserlerin arasında yer alan Mozart’ın Don Giovanni operasındaki ünlü düetten hareketle, piyano ve orkestra için yazdığı “La ci darem la mano” teması üzerine çeşitlemeler için ünlü besteci Robert Schumann daha sonra şu ünlü cümlesini sarf edecekti: “Beyler, bu dâhinin önünde şapkalarımızı çıkaralım.” (Chopin’in Schumann’ın kendisine yönelik bu ilgisine aynı düzeyde karşılık vermediğini söylemeden geçmeyelim). Viyana’dan yurduna dönmek isteyen Chopin bu dileğini gerçekleştiremedi zira Polonya’da Ruslara karşı Kasım 1830 Ayaklanması kopmuştu. Ailesi, Chopin’in hayatını tehlikeye atmasını istemedi. İşte bu zoraki kopuş, Chopin’in milliyetçi duygularını alevlendirmeye yetmişti. “Ey Tanrım! Oradasın ve hala öcünü almıyorsun, öyle mi” sözleriyle isyanını günlüğüne işler.

PARİS GÜNLERİ
Chopin’in 21 yaşında vardığı Paris’te karşılaştığı liberal ortam onu çok etkiledi. Düşüncelerini açıkça ifade edebildiği, sanatını paylaşabileceği bir aristokrasi bulduğu bu kozmopolit şehir aynı zamanda ona hiç yabancılık hissettirmedi çünkü Varşova’daki ayaklanma çok sayıda yurttaşını da Paris’e sürüklemişti. Kendisini kısa zamanda şöhrete taşıyacak konserlerinin ilkini 26 Şubat 1832 tarihinde Salle Pleyel’de verdi Chopin. Konser vermek demişken… Chopin’in olgunluk döneminde halk önünde hepi topu otuz konser verdiği söylenir ki, Chopin’in ününe sahip bir yorumcu-besteci için bu çok düşük bir sayıdır. Etrafındakilerle rahatça temas kuramayan, çekingen bir yapı ve kırılgan bir bünyeye sahip oluşunun bu münzevilikte payı vardır. Chopin’in tuşesinin hafif oluşu yüzünden sahnede çaldığında duyulma sıkıntısı yaşaması da, yorumculuğunun kitleden uzak kalmış olmasında etkendir. Chopin’in bestelerini, yorumlarını, emprovizasyonlarını dinlemek isteyenler, o günün şartlarında, Paris’in ünlü “salon”larından birine kapağı atmanın yolunu bulmalıydılar. Chopin, dönemin elit insanlarının toplandıkları bu şık salonların baş konuğu sıfatıyla, gece yarılarına kadar piyano başında olurdu.
Fransız kadın yazar George Sand ile yaşadığı uzun süreli şu meşhur gönül ilişkisinden önce bir kıza aşık oldu Chopin. 1835 yılında Karlsbad’a giderek anne babasıyla buluşan besteci Paris’e dönerken Dresden’de konakladı. Varşova’dan tanıdığı Maria Wodzinska ile yıllar sonra bu şehirde yeniden karşılaştığında genç kızın güzelliğinden çok etkilenen Chopin ertesi yıl Maria’ya evlenme teklifinde bulundu ama kızın annesi, Chopin’in bozuk sağlığının yanı sıra Paris’te sürdürdüğü çalkantılı yaşamdan ürktüğü için bu evliliğe sıcak bakmadı. Chopin, Maria’dan ve annesinden gelen mektupları sakladığı paketin üzerine “Trajedim” yazacak kadar yıkıma uğramıştı.

KALBİ VARŞOVA’DA
Paris’teki son konserini 16 Şubat 1848 tarihinde veren Chopin, konserin son eseri olan Barkarolü güçlükle tamamlamasının ardından ayaklarını sürüyerek ulaştığı kulis kapısında öğrencisi Jane Stirling’in kollarına düştü. Hastalığı o sırada son aşamaya gelen Chopin 45 kiloya kadar düşmüştü. Yaşamının son yılında ders veremeyecek kadar güçsüzleşmesi yüzünden içine düştüğü sefalet, kimi değerli eşyalarını satmasına neden oldu. Son günlerinde yatağa düştü. Varşova’dan yanına gelen kız kardeşi ve yakın dostları yanından ayrılmayıp kalan günlerinde onu müzikle teskin etmeye çalıştılar. 17 Ekim 1849 tarihinde son nefesini veren Chopin için Paris’teki ünlü Madeleine Kilisesi’nde, Mozart’ın Requiem’inin seslendirildiği görkemli bir cenaze töreni düzenlendi ve büyük besteci Pere Lachaise Mezarlığı’nda toprağa verildi. Chopin vasiyetinde, öldükten sonra kalbinin yerinden çıkarılıp Varşova’ya götürülüp orada gömülmesini istemişti. Soluk aldığı her an yurduna bağlı kalan yüreği, vasiyetine uyularak Varşova’ya götürüldü. Günümüzde Chopin’in mezarı Pere Lachaise’de, kalbi ise Varşova’nın Kutsal Haç Kilisesi’nde gömülüdür.

Müzik yazarı Aydın Büke, birbirinden özenli ve titiz hazırlanmış besteci biyografilerini son yıllarda dilimize armağan ediyor. Can Yayınları’ndan 2009 yılında çıkan Chopin biyografisi, Büke’nin o artık alıştığımız “müziği okutan” üslubunun bir başka güzel örneğini oluşturuyor. Benim bu yazıda ana hatlarıyla anlattığım yaşamöyküsü, bu kitapta çok daha zengin detaylarla kuşanmış ama okuru asla sıkmayacak bir kurguyla karşımıza çıkıyor. İyi yazılmış portre kitaplarında, yalnızca portresi çizilen kişi hakkında değil o kişinin içinde yaşadığı dönemin siyasi, sosyal, beşeri, ekonomik koşulları hakkında da bilgi sahibi olmamız kaçınılmazdır. Büke bugüne kadar kaleme aldığı tüm kitaplarında olduğu gibi Chopin biyografisinde de okurlarına bu geniş çerçeveyi sunmayı asla ihmal etmiyor. Yolunuz Polonya’ya düşecek olursa, Chopin’in yaşama gözlerini açtığı, başkent Varşova’ya 40 km uzaklıktaki Zelazowa Wola köyünde geniş bir arazi içinde bulunan evini mutlaka ziyaret edin derim. Evde Chopin’den geriye kalmış pek bir şey göremeyeceksiniz ama bestecinin her taraftan kulağınıza çalınacak olan müziği etrafınızı saran olağanüstü peyzajla birleştiğinde, renklerden ve seslerden oluşan kompozisyonlar duymanın hazzını yaşamanız kaçınılmaz. Chopin’in yaşamından gelip geçmiş eşya ve objeleri görmek istiyorum derseniz, yolunuzu Varşova’nın merkezinde bulunan Chopin Müzesi’ne düşürmeniz şart. Burası, bir büyük bestecinin sanatını koruma altına almak ve tanıtmak için yapılmış, dünya üzerindeki en ileri teknolojiye sahip müzelerden bir tanesi. Yurttaşlarının Chopin’e olan bağlılıklarının etkileyici bir nişanesi aynı zamanda. Chopin’in sanatı, eserleri, en iyi yorumcuları, eserlerinin düzenli biçimde yorumlandığı ünlü festivaller, konser salonları ise ayrı bir yazının konuları. Bu “ayrı yazıyı” beklemek istemeyen okurlar bana e-posta adresimden ulaşıp bilgi talebinde bulunabilirler.

Efsanevi Fryderyk Chopin ve George Sand aşkı

Chopin ve George Sand’ın yolları ilk kez 1836 yılı sonbaharında kesişti. Asıl adı Aurore Dupin olan George Sand, Franz Liszt’in metresi Kontes d’Agoult’nun verdiği bir partide tanıştığı Chopin’den hemen etkilenmedi. O sıralarda, aşık olduğu Maria Wodzinska ile mektuplaşan ve onunla evlenme niyeti taşıyan Chopin ise dış görünüşü ve davranışlarını garipsediği Sand hakkındaki ilk izlenimini “Cazibeden ne kadar yoksun biri şu Bayan Sand. Gerçekten bir kadın mı o” şeklinde ifade etmişti. 1838 yılı baharında yeniden bir araya gelen ikili bu kez birbirlerine sırılsıklam aşık oldu. Chopin’den altı yaş büyük olan George Sand erkek giysileriyle dolaşmak, topluluk içinde puro tüttürmek ve karşı cinsle rahat ilişki kurmak türünden o dönemin anlayışına göre “aykırı” tavırlarıyla tanınan bir roman yazarıydı. İki sevgili, Paris’ten kaçıp kış mevsimini geçirmek üzere 1838 yılı Kasım ayında, Sand’ın iki çocuğunu da yanlarına alarak Majorca adasındaki Valldemossa köyüne yerleşti.
Ne var ki, Majorca’nın beklenmedik ölçüde soğuk geçen kışı, Chopin’in zayıf bünyesini daha da kırılganlaştırdı. Çiftin evli olmadığını öğrenen adanın tutucu sakinlerinin işlerini güçleştirmesinden dolayı sığınmak zorunda kaldıkları mekanın kış şartlarına uygun olmayışı da bir başka olumsuzluktu. Şikayetlerinin artması üzerine eve çağırılan doktorların verem teşhisi koydukları besteci, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen burada da üretmekten geri kalmayıp prelüdler, baladlar, scherzolar besteledi. Prelüdler, talebi üzerine adaya piyanolarından birini gönderen ünlü çalgı yapımcısı Camille Pleyel’e adanmıştı. Chopin’in sağlığının kötüye gitmesi üzerine adayı 1839 yılı Şubatında terk eden grup, Barselona ve Marsilya üzerinden Sand’ın Fransa’nın Nohant şehrindeki evine geldiler (Sand, adada geçen günlerini Majorca’da bir Kış adlı kitabında yazıya döktü).
Chopin ve Sand her yılın yaz ve sonbahar mevsimlerini Nohant’daki evde birlikte geçirdikten sonra Paris’e dönüp burada aynı çatı altında değil ama yakın mesafedeki iki ayrı evde oturup birbirlerini ziyaret ederlerdi. Sand’la birlikte olmaya başladıktan sonra halka açık konserlerini daha da azaltan Chopin yine bu yıllarda Paris salonlarını dolduran aydın kitleye eserleriyle emprovizasyonlarını sunmayı sürdürdü. Chopin’in hastalığının ilerlemesiyle birlikte geçinmesi güç bir kişiliğe dönüşmesi, bestecinin Sand’ın oğlu ve kızıyla yaşadığı sorunlar bir süre sonra çiftin arasındaki ilişkiyi yıpratacak ve 1847 yılında kopuşu getirecekti. O yıl Nohant’a gitmeyen Chopin ve Sand, aralarında Sand’ın deyişiyle “dokuz yıllık çok özel bir dostluğu garip biçimde bitiren” kızgın mektupların gidip gelmesinin ardından ayrıldılar.

Serhan Bali
http://vatankitap.gazetevatan.com/, 13 Nisan 2014

Chopin
(Tuşlara Adanmış Bir Yaşam)
Aydın Büke
Can Yayınları / Yaşam Dizisi
İstanbul, 2009
272 s.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, Makaleler, Müzik Kitapları
1915’e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yeghern, Soykırım – Ayşe Hür

Bu konudaki kafa karışıklığının Batılı tarihçiler, gazeteciler, uzmanlar, siyaset adamlarında da olduğunu biliyoruz. Örneğin 24 Mayıs 1915'te Osmanlı Devleti'ne bir...

Kapat