Kapitalizm Demokrasiye Karşı / Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması – Ellen Meiksins Wood

Ellen Meiksins Wood, altbaşlığı ?Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması? olan ?Kapitalizm Demokrasiye Karşı?da, postmodern dünyada üzeri örtülmeye çalışılan kapitalizmi tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Kavramların birbirine karıştığı günümüzde, eleştirisini sunmak bir yana, kapitalizm neredeyse hiç vurgulanmadığı günümüzde Wood, bir toplumsal ilişkiler sistemi ve bir siyasî alan olarak kapitalizmin özgüllüğünü vurguluyor; tarihsel maddeciliğin kuramsal temellerini yeniden değerlendiriyor. Wood ayrıca, eskiçağdan modern çağa demokrasinin seyrini inceliyor; kapitalizmin demokrasiye koyduğu sınırların sosyalizmle nasıl aşılabileceğine odaklanıyor.
Giriş
Komünizmin çöküşünün Marksizm için ölümcül bir kriz anlamına geldiği varsayımında bir tuhaflık var. Başka şeylerin yanı sıra, insanın aklına şu da geliyor; kapitalizmin zaferinin kutlandığı bir dönemde, Marksizmin esas görevi olan kapitalizmin eleştirisini yapmak için, her zamankinden daha da fazla fırsat ve olanak bulunuyor.
Ancak, kapitalizmin eleştirisinin modası geçti. Sağda kapitalizmin zaferinin ilan edilmesininin soldaki yansıması, sosyalist hayallerde yaşanan keskin bir daralma. Sol entelektüeller, ya kapitalizmi olası tüm dünya seçeneklerinin en iyisi olarak kucaklıyor ya da kapitalizmin çatlaklarının içinde bir aralık bulmaktan daha öte pek bir şey ummuyor ve olabildiğince yerel ve bir alana özgü olan direnişlere gözlerini dikiyor. Tam da, kapitalist sistemin eleştirel olarak kavranmasına en acil şekilde gereksinim duyulduğu bu anda; entelektüel solun geniş kesimlerinde gerekli kavramsal araçların geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve işlenmesi yerine, bunların tamamen bir kenara bırakılmasının bütün işaretleri görülüyor.
?Post-Marksizm?, postmodernizm kültü karşısında geri çekiliyor; rastlantıyı, parçalanmayı ve heterojenliği ilke edinmiş olan bu kült; her tür bütünsellik, sistem, yapı, süreç ve ?evrensel söylem? kavramlarına düşman. Ama bu düşmanlığın bir toplumsal sistem olarak kapitalizm düşüncesinin kendisini de kapsaması; bu entelektüel akımların, ?piyasayı?yı doğanın evrensel ve önüne geçilemez bir yasası olarak ele almalarına engel oluşturmuyor. Ama bir yandan da, çelişkili bir biçimde, kapitalist sistemin birliğini inkâr ettikleri ve ?bütünleştirici? bilgilerin imkânsızlığında ısrarcı oldukları için bu bütünselleyici güce yöneltilen eleştirel yaklaşıma kapılarını kapıyorlar. Burada, postmodern parçalanma ve rastlantısallık, nihai ?evrensel söylem? olan ?Tarihin sonu? ile garip bir ittifak kuruyor.
Böylece sol entelektüeller, kapitalizmle ilişki kurmak adına, mücadele etmek dışında yeni yollar tanımlamaya çalışıyorlar. Genellikle karşılaştığımız tipik durum, en iyi olasılıkla, kapitalizmin çatlaklarının aranması ve buralarda alternatif ?söylemlere?, etkinliklere ve kimliklere yer açılması. Gelişmiş kapitalizmin parçalanmış karakteri üzerinde fazlasıyla durulmaktadır. Bu parçalanma ister postmodernizmin kültürüyle, isterse post-Fordizmin ekonomi politiğiyle tanımlansın; bu durumun, sol bir kültürün hareket alanlarını artıracağı varsayılmaktadır. Ama bütün bunların temelinde, en azından mevcut tüm tarihsel bakış açıları temelinde, kapitalizmin artık kalıcı olduğuna dair bir kanı yatmaktadır. Solun kapitalizmle ilişkisinin, ona doğrudan meydan okumak ve onunla mücadele etmektense, onun içinde kendine bir alan açmak olarak yeniden ifade edilmesi, başka şeylerin yanı sıra, bir şeyi açıklamaya da yardımcı oluyor: Solda, ekonomi politik ve tarih gibi geleneksel söylemlerden, şu anda daha revaçta olan söylem ve metin incelemelerine, ?kimlik? kültürü denilebilecek şeylerin araştırılmasına doğru önemli bir kayışı. Marksist ekonomi politik ve tarihin amacı, kapitalizmin antitezi olan sosyalizm açısından kapitalizme topyekûn meydan okumaktır. Oysa postmodernlerin öngördüğü ?kültürel araştırmalar? ve diğer post-solcularca özellikle de üniversitelerde yeğlenen çalışmalar; siyaseti, kapitalizmin içinde ve onun çeşitli parçaları arasındaki bir alana indirgiyor; bu alanda, söylemler ve kimlikler, maddi/nesnel sınırlamalar olmaksızın parçalanıyor ve çoğaltılıyor.
?Birbirinden kopuk özneler?den oluşan parçalanmış, bilgileri bütünselleştirmenin imkânsız olduğu ve tercih edilmediği bir dünyada; liberal çoğulculuğun entelektüelleştirilmiş bir şekilde köktencileştirilmesi dışında başka ne tür bir siyaset olabilir ki? Dünyada görülen en bütünselleştirici sistem olan kapitalizm ile kuramsal
olarak yüzleşmekten kaçınmak için, bilgiyi bütünselleştirmeyi reddetmekten daha iyi bir yol olabilir mi? Kapitalizmin global ve bütünselleştirici iktidarına karşı yürütülen en yerel ve kendine özgü direnişlerin karşısında, dağınık ve parçalanmış öznelerden daha büyük bir pratik engel olabilir mi? Kapitalizmin zorlayıcı nedenlerine boyun eğmek için bir bahane gerekiyorsa; her yeri kuşatan iktidarının, sistemsel bir kökene sahip olmadığı, bütünsel bir mantığı bulunmadığı ve tanımlanabilir toplumsal köklerinin olmadığı kanısından daha iyisi bulunabilir mi?
Hâkim olan bu eğilime karşı çıkarken, temel önermelerim şunlardır: Kapitalizmin eleştirisine acilen gereksinim var; bu eleştiriyi inşa etmek için en iyi temeli hâlâ tarihsel maddecilik sunmaktadır ve Marksizmdeki yaşamsal öneme sahip unsur, her şeyden önce, kapitalizmin tarihsel özgüllüğünde ısrar etmesidir; burada, kapitalizmin hem sistemsel mantığına, hem de tarihselliğinin özgüllüğüne vurgu yapılmaktadır. Başka bir deyişle, tarihsel maddeciliğin kapitalizme yaklaşımı, günümüzdeki modaların tam karşıtıdır:
Sadece postmodern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve aynı zamanda tarihselliği göz ardı edilmezse, kapitalizmin kaçınılmazlığı ve Tarihin Sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir.
Kapitalizmi ele almak için 19. yüzyılda yapılan çalışmaların, 20. yüzyılın sonundaki koşullar açısından yeterli olamayacağını söylemek makuldur. Ama arada geçen bu zamanda, kapitalizmin eleştirel bir çözümlemesini yapmak için daha iyi bir temel sunan başka herhangi bir şeyin ortaya çıktığını söylemek oldukça zordur.
Marksizmin hiç olmazsa, onun yerini alma iddiasındaki bütün diğer iktisadi ve toplumsal kuram sistemlerine karşı paha biçilmez bir üstünlük taşıdığı söylenebilir; çünkü Marksizm yalnızca kapitalizmi değil, aynı zamanda onunla ilişkili kavramları da eleştiri süzgecinden geçirir. Diğer kuramlar, kapitalizmin özgül tarihsel deneyiminden ve bununla birlikte insan doğası, akılcılık, sistemsel ?değişim yasaları? ve tarihsel süreçlerle ilgili kapitalist varsayımlardan türetilen kavramsal kategorilerin içinde kuşatılmış ve bunlarla sınırlanmış olarak kalmıştır.
Klasik ekonomi politik, kapitalizmin işleyişine ne kadar ışık tutmuş olursa olsun, Marx?a göre, asla yüzeyin altındakileri göremeyecek, kapitalizmin ?gerçek görünümleri?nin altına (en iyi olasılıkla) bakamayacaktı; çünkü kendi kavramsal çerçevesi, kapitalist sistemin mantığını baştan kabul ediyordu. En iyi olasılıkla, kapitalizme özgü, eleştirel olmayan varsayımlar içine işlemişti. Klasik ekonomi politik, kendini savunmadığı zaman bile, bu anlamda ?ideolojik? idi. İşte burada, ?ekonomi politiğin eleştirisi? yoluyla kapitalizmin tarihsel ve sistemsel özgüllüğünün ayırdına varan bir kapitalizm eleştirisinin yapılmasının ve ekonomi politiğin veri kabul ettiklerini açıklamanın neden gerekli olduğu görülebiliyor.
Yirminci yüzyılın sonunda yapılacak etkili bir kapitalizm eleştirisinin benzer bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir ve bu sefer, sadece kapitalist ekonominin yaşamış olduğu muazzam değişiklikleri değil, aynı zamanda bunları kavramak için geliştirilmiş olan yeni kuramsal sistemlerin de hesaba katılması gerekir. Örneğin, neo-klasik iktisat, klasik ekonomi politiğe göre, daha az değil, daha fazla ?ideolojik?tir; kapitalizmin mantığını değişmez kabul eden bir kavramsal çerçeve ile daha az değil, daha fazla sınırlanmıştır. Ama, değişik Marksizm türlerinin ortaya çıkmış olması, hatta Marksist gelenek içinde baskın duruma gelmiş olmaları, meseleyi daha da karışık hale sokmaktadır; bunlar da, kendilerine özgü bir biçimde,
kapitalizmin mantığını evrenselleştirir; bunu yaparken genellikle (kapitalizme özgü, üretim güçlerinin geliştirilmesi itkisini evrenselleştiren) bir tür teknolojik belirlenimciliğe düşerler ve/veya geleneksel iktisadın yöntemlerini benimserler. Kapitalist ?değişim yasa?larının, evrensel tarihsel yasalar gibi ele alınmasıyla, ekonomi politiğin eleştirisi bir kenara bırakıldı; tarihsel maddeciliğin temel bir önermesi olan, her üretim biçiminin kendine özgü bir sistemsel mantığı olduğu, göz ardı edildi.
Bu nedenle, kapitalizmin eleştirisini sistemin her dönüşümüne uyarlamak yeterli olmaz, aynı zamanda, kapitalizmi anlamak için geliştirilmiş analitik araçların eleştirisini de sürekli yenilemek gerekir.
Hem kültürel araştırmalarda, hem de toplumsal bilimlerde giderek daha da çok bilgi branşı, kapitalizmin kendi kendini doğrulayan varsayımlarını benimsedi ya da en azından, başka hiçbir şeyin mümkün olmadığı sonucuna vardı. Bu nedenle Marx?dan bu yana, bu eleştiriye hiç bu kadar acil ihtiyaç duyulmamıştı.
Neredeyse baştan beri, Marksizmde iki temel tarih kuramı var oldu. Kökleri ekonomi politiğin eleştirisine uzanan ve en iyi Marksist tarih yazımında zirveye ulaşan eleştirel tarihsel maddecilik ile, buna karşıt olarak, Marksist kuram içinde kapitalist ideoloji ile en uyumlu olan yönleri öne çıkartan ve en yaratıcı, en eleştirel yönleri bastıran bir eğilim her zaman vardı. Özellikle de, ekonomi politiğin eleştirisini ve gerektirdiği her şeyi unutmayı; bunun yerine, teknolojik bir belirlenimciliği ve bir tür evrensel doğa yasası uyarınca, daha az üretken biçimlerin ardından mutlaka daha üretken biçimlerin geldiği, üretim biçimlerinin mekanik bir şekilde, tek yönlü olarak birbirini izlemesini öne çıkarmayı tercih eden Marksistler her zaman oldu (elbette, Marx?ın ve özellikle de ?doğanın diyalektiği? ile Engels?in bu yöndeki görüşleri teşvik edici olmuştur).
Bu Marksizm uyarlamasını, geleneksel toplumsal evrim ve ilerleme kuramlarından ya da klasik ekonomi politik ile bağlantılı, tarihi bir dizi ?asgari yaşam biçimleri? olarak ele alan ?aşamalı? tarih yaklaşımından ayıran pek bir şey yoktur.
Bu klasik ilerleme anlayışında, ?asgari yaşam biçimleri?nin tarihsel evrimi, en ileri aşama olan mevcut ?ticari toplum? ile zirveye ulaşmıştı; ama bu, daha önceki aşamalar gibi, ticari toplumun da sadece tarihi bir olgu olduğu, öncülleri gibi özgül ve geçici olduğu anlamına gelmiyordu. Ticari toplumun evrensel ve tarih ötesi bir konumu vardı, bu sadece ilerlemenin varabileceği nihai noktayı temsil ettiği anlamına gelmiyor, aynı zamanda daha temel olarak; tarihin akışının dahi baştan beri, ticari toplumun doğal yasaları tarafından yönetilmiş olması demekti: Kökleri, insanların takas ve alışveriş yapma yolundaki doğal eğilimlerinde yatan rekabet yasaları, işbölümü ve artan üretkenlik.
Kuşkusuz Marx, tarihin ?ticari toplum?u desteklediğini savunan klasik politik ekonomi yaklaşımını ve geleneksel anlayışları kabul etmek yolunda ciddi adımlar attı. Ancak tarihsel maddeciliğin özünde yatan; kapitalizmin tarihselliği ile özgüllünde ısrar etmek ve kapitalist yasaların evrensel tarihsel yasaları olduğunu reddetmekti. Ekonomi politiğin eleştirisinin amacı, kapitalizme özgü değişim yasalarının niçin ve nasıl birer yasa olduğunu çözmekti. Örneğin, teknolojik belirlenimciliğin ve piyasa yasalarının insan doğasının ya da evrensel tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunun kabul edilmesi yerine, bunların kapitalizme özgü zorunluluklar olduğunun ortaya çıkarılması gerekiyordu. Kapitalizmin özgüllüğüne, kendisine özgü sistemsel bir mantığı olan, tarihsel kökenleri ve de bir sonu olan bir an olarak yaklaşılması, klasik ekonomi politik ve geleneksel ilerleme düşüncelerinde eksik olan gerçek bir tarihsel anlayışı teşvik etti; bu, diğer üretim biçimleri üzerine yapılan tarihsel araştırmalar açısından da verimli sonuçlar içeriyordu.
Eleştirel olmayan diğer Marksizm ise, Marx?ın kendinden öncekilerin, metafizik ve tarihsel olmayan maddeciliğine karşı bütün söylediklerini yadsıdı; kapitalizmin üretim güçlerini geliştirme özgüllüğünü, kapitalizmin değişim yasalarını, özgül toplumsal ilişkilerin bir tarihsel ürün olarak değil de, tarih ötesi doğal yasalar olarak görme eğilimi nedeniyle klasik ekonomi politiğe yönelttiği saldırıları reddetti. Bu diğer Marksizmin bazı önemli özellikleri vardı: Öncelikle, iktisadi ?altyapı? toplumsal olmayan, teknik terimlerle ele alınıyordu; bu anlayış, altyapı-üstyapı mecazının en mekanik uygulaması dışında hiçbir şeyle uyumlu değildi. İkinci olarak, bu tür Marksizmin tarih anlayışı; mekanik, önceden belirlenmiş ve tek yönlü olarak birbirini izleyen üretim biçimlerine dayanıyordu; bu anlayışın, klasik ekonomi politik ve uygarlık ?aşamaları?
yaklaşımıyla pek çok ortak noktası bulunuyor. Üçüncüsü, tarihsel geçişler, tarihsel olmayan bir anlayışla ele alınıyordu, özellikle de feodalizmden kapitalizme geçiş; burada, kapitalist ilkeler ve değişim yasaları tüm tarih boyunca geriye doğru uygulanarak, tam da açıklanması gereken şeyler baştan kabul ediliyordu. Örneğin bu yaklaşıma göre, kapitalizm feodalizmin çatlaklarının arasında mevcuttu, hatta her zaman var olmuş olmalıydı; kapitalizm, tarih ötesi bir zorunluluk uyarınca, doğal yazgısını gerçekleştirmiş, feodalizmin kabuğunu kırıp, bir şekilde baskın duruma geçmişti.
Bu tarih-dışı görüşe Marx?ın kendi çalışmalarında özellikle de hızla kaleme alınmış bazı tartışmacı metinlerinde rastlanır. Ama bunların yanında, çok daha kendine özgü bir şekilde Marksist olan bir tarihsel maddecilik vardır; bu, önceden belirlenmiş ve tek yönlü bir ardıllığa yer vermez; burada, kapitalizmin ya da başka herhangi bir üretim biçiminin kökeni önceden varsayılmamıştır, açıklanmak durumundadır; bu açıklamalar da bir çeşit tarih ötesi doğal yasada değil, tarihsel olarak özgül toplumsal ilişkilerde, çelişkilerde ve mücadelelerde aranır.
Kapitalist ideolojinin bir uzantısı olan Marksizm türü, eleştirel bir kuram olarak tarihsel maddeciliğin yanı başında her zaman var oldu; ancak Stalinci ortodokslukların ortaya çıkmasıyla birlikte eleştirel kuram gölgede kaldı. Sovyetler Birliği?ne özgü nedenlerin yanı sıra hızlı iktisadi gelişmenin zorunlulukları ile sanayi
kapitalizmi modelinde üretici güçleri geliştirme çabası karşısında, uluslararası kapitalist ekonominin baskılarına (jeopolitik ve askeri baskıları da göz ardı etmemeliyiz) bir tepki olarak, teknolojik belirlenimcilik
tarihsel maddeciliğe üstün geldi ve tarih, evrensel yasalara yenik düştü. Bu belirlenimci yaklaşım aynı zamanda, çelişkili bir biçimde, bazı anlarda aşırı iradeciliğe sapma eğilimi gösteriyordu; bazı gelişim aşamalarını atlama isteği, nesnel sınırlamaları göz ardı etmeye yol açıyordu.
Eleştirel gelenek, Stalinizmin gölgesinde, özellikle İngiliz Marksist tarihçiler arasında gelişmeye devam etmiş olsa da, Stalinizmin sonra ermesi, tarihsel maddeciliğin kuramsal talihsizliğini değiştirmedi. Bunun bir nedeni, ?Batı Markisizmi?nin 1920?li yıllardan beri felsefi ve kültürel konularla meşgul olması nedeniyle, maddecilik ve tarih alanını Stalinciliğe gereğinden fazla terk etmiş olmasıydı. Çoğu kişi için Stalinist Marksizm, Marksist maddeciliği temsil eder hale gelmişti; bunun seçeneği ise, Marksist kuramı maddeci tanımından uzaklaştıran ve bazı durumlarda, maddeci meşguliyetlere, özellikle de ekonomi politiğe yapılan vurguyu topyekûn reddeden bir görüntüye sahipti. Bu eğilim genellikle, gelişmiş kapitalist toplumlardaki ?kitleler?in ve özellikle de işçi sınıfının, ?tüketici kapitalizmi?nin az ya da çok, kalıcı etkisi altında olduğu kanısıyla destekleniyordu. Sonuçta, takip eden on yıllarda ve özellikle de, Yirminci Parti Kongresi ile Stalincilikten kopuşun yaşanmasının ardından, Batı?da değişik Marksizm türleri ortaya çıktı. Bunlar, genellikle çok doğurgan bir biçimde, Marksizmi yeni ?humanist? ya da kültürel alanlara kaydırdı, ancak tarihsel maddecilikteki maddecilik ile ilişkilerindeki belirsizlikleri çözüme kavuşturmadı.
İşin doğrusu, denklemdeki tarihsel terimi de çoğunlukla belirsizliğini korudu. Çok miktarda birinci sınıf Marksist tarih yazılmasına karşın, hümanist eleştirilere maruz kalan eleştirel olmayan Marksizmin teknolojik belirlenimciliği, yerini kapsamlı bir kuramsal seçeneğe bırakamadı. Dolayısıyla bazıları için tek çare, saf tarihsel rastlantısallığa sığınmak oldu.
İşte, Batı Marksizminin son etkili akımı, Louis Althusser?in Marksizmi bu koşullar altında sahneye çıktı. Althusser, Yirminci Parti Kongresi?nden sonra Marksistler tarafından yaşanan özgürleşme sürecinde, Marksist kuramda görülen ?hümanist? eğilimler ?enfl asyonu?na karşı çıktığını söylüyordu. Louis Althusser, Marksizmin bilimselliğini savunma iddiasındaydı; bu savunmayı, o zamanlar moda olan Hegelci Marx yorumlarının öngördüğü şekilde Marx öncesi idealizme dönülmesine ve yapısal belirlemelerin yerini, eylemin öznesi insan alırken, sosyalist kuramı işgal eden ampirizm ve iradeciliğe karşı yapıyordu.
Ancak Althusser, post-Stalinci özgürleşmenin bütün kazanımlarından vazgeçmek niyetinde değildi; yaşanan ideolojik özgürleşmenin indirgemeci olmayan, belirlenimci olmayan ve iktisadi olmayan etkilerini korumak için başka yollar aradı. Bu bağlamda en önemli katkısı, ?aşırı belirlenimcilik? kavramı oldu; burada toplumsal neden ve sonuç ilişkilerinin karmaşıklığı ile çokluğu vurgulanıyor ve iktisadi belirlenimcilik, çok uzak gelecekteki ?son bir durum? olarak ele alınıyordu. Ancak daha temel olarak, indirgemeci olmayan etkiyi sağlamak için, kuram ile tarih arasında katı bir ikilik (düalizm) kuruluyordu (bu konuya 2. Bölümde daha fazla yer ayrılmıştır), burada ise çelişkili bir durum vardı, çünkü Althusser, kuramın ve bilimsel bilginin; ampirizmden, iradecilikten, hümanizmadan ve kendisine göre kuramsal ve bilimsel bilgiyi göreceli hale getiren ?tarihselcilik?ten bağımsız olduğunda ısrar ederken, yapısal belirlemeleri tarihten tamamen çıkarıp atma noktasına vardı. Yapısal belirlemeler, bağımsız bir kurama uygun bir nesne olabilirdi ancak, gerçek tarihsel dünya, değişmez bir şekilde rastlantısal idi. Yandaşları bu Althusser?ci ikilik sayesinde, hem ?basit yorumlanan bir ekonomizmi? reddedebiliyor, hem de kuramsal alanda, oldukça basit yorumlanan bir belirlenimciliğe bağlı kalabiliyordu. Stalinci mekanik belirlenimciliğin aşırı iradeci anlarla kesintiye uğradığı noktalarda ise, Althusser?ciler bu iki çelişkili anı, tek bir eğreti sentezde birleştirebiliyordu; aslında buna bir ?yan yana koyma? demek daha doğru olur.
Bu kuramsal yan yana koymanın ömrü pek de uzun olmayacaktı. Bütün Althusser?ciler aynı yoldan gitmemiş olsalar da, gelişen ciddi bir akım; aşırı belirlenimcilik, ?göreceli bağımsızlık? ve ?toplumsal oluşum? (bu konuya 2. Bölümde tekrar döneceğim) gibi kavramları bahane ederek, neden-sonuç ilişkilerini tamamen reddetti, hatta Althusser?i, belirlenimciliği ?gelecekteki son bir durum? olarak görmekte ısrar etmekle ve böylece ?ekonomizmin? kalıntılarına tutunmakla suçladı. Sonuçta, bu ?yeni siyasi hareketler?, bazı kişilerin
Marksizmi terk etmek için ana siyasi güdüsü oldu; Althusser?cilik de, Batı Marksizminin post-Marksizm ve ötesine yolculuk ederken içinden geçtiği ana kuramsal kanal görevi gördü.
Sonra Komünizmin çöküşü yaşandı. ?Yeni dünya düzeni?nin, bu çöküşten önceki dünyadan farklı olması ölçeğinde; solun bugünkü durumu da, bu kitabı oluşturan makalelerin ilkini yazdığım 1981?deki durumundan çok farklı görünebilir. En katı sağ eleştirmenler dışında kimse, bu tarihi kırılmanın solun entelektüel kültüründe bir dönüşüme yol açtığını inkâr edemez; bu andan itibaren insanlar, sosyalizm tarihinde daha önce görülmemiş bir ?yeniden düşünme? ve değerlendirme sürecine girdi.
Ancak, dünya çapında tarihi önem taşıyan bu olayların Batılı sosyalistlerin düşünceleri üzerindeki etkisini hafife almak istemesem de, soldaki baskın entelektüel kültürün, çöküş arifesinde ile şimdiki durumu arasındaki temel süreklilikler beni oldukça etkiledi.
Bunu derken, sağdaki eleştirmenlerin söyleyebileceği türden bir şey söylemek istemiyorum; şöyle ki, solda, bütün kanıtlara rağmen, gerçekle yüzleşmeyi reddeden ve itibarını yitirmiş eski fikirlere tutunan çok sayıda kişi olduğunu söylemiyorum. Aksine, Komünizmin çöküşü ve ?kapitalizmin zaferi? yeni-muhafazakârları sevindirmeden çok önce, kapitalizmin eleştirisinden uzaklaşan ve bu eleştirinin, postmodern parçacıklar ve rastlantısallıklar içerisinde kavramsal olarak dağılmasına yakın duran siyasi ve kuramsal eğilimler var aklımda. ?Yeni dünya düzeni? ve kapitalist ekonominin yeniden yapılanmasının kesinlikle büyük etkileri oldu; ama basitçe söylemek gerekirse, entelektüel soldaki şimdi var olan modalar birçok açıdan, 1980?li yılların sonu ile 1990?ların sorunlarıyla yüzleşmek yerine, altmışlı ve yetmişli yılların kuramsal ve siyasi akımlarını tüketmekle uğraşıyor.
Bu postmodern anda, Marksizmin tarihsel olmayan, metafizik maddeci geleneği bir tür zafer kazanmış durumda. Akademik Marksizmdeki en yeni moda olan ?Akılcı Seçim? (Rational Choice) türü, bir yandan eski teknolojik belirlenimciliğe oldukça borçlu, diğer yandan da geleneksel iktisadın yöntemlerini ve çoğu önermesini bağrına basıyor. Kendilerini eleştirel olmayan eski Marksizme göre tanımlayan post-Marksist kuramlar ile çeşitli ardılları; tarihsel maddecilik gibi daha zor bir alana hiç girmeden, iktisadi belirlenimcilik ile postmodern rastlantısallık arasında basit bir seçim yapmış durumda.
Pek çok kişi için belirlenimci Marksizmden tam öteki uca giden yolun, arada Althusser?ciliğe uğrayarak ya da burada mola vermeden, az ya da çok dosdoğru olması, şaşırtıcı değildir. Tarih, belirlenimciliği daima hayal kırıklığına uğratır. Özellikle de, üretim güçlerinin kendiliğinden gelişiminin, mekanik bir şekilde devrimci bir işçi sınıfını ortaya çıkaracağı yolundaki teleolojik bir kanıya kapılmış teknolojik belirlenimci Marksistlerin, gerçek işçi sınıfının metafizik bir maddeciliğin kehanetlerine göre değil de, tarihin zorunluluklarına göre davranması karşısında, kendilerini ihanete uğramış hissetmeleri kaçınılmazdı. Altmışlı ve yetmişli yıllardaki
yapısalcı Marksizmden, arada kısa bir ?post-Marksizm? ânı yaşanarak, şimdiki postmodernizm modasına doğru yaşanan (şaşırtıcı hızdaki) geçişin entelektüel tarihi, çoğunlukla düş kırıklığına uğramış bir belirlenimciliğin öyküsüdür.
İşçi sınıfının devrimci bilincinin olduğunun varsayılmasının ve bundan hareketle, entelektüel pratiğin her türlü siyasi hareketten kopuk olmasının, Batı Marksizmini derinden etkilediği çok konuşulmuş bir konudur. Bu durumun insanları, işçi sınıfına daha az bağlı siyasi programlar arayışına ittiği, daha da ötesi, tarihin kısıtlamalarından ve hayal kırıklıklarından etkilenmeyen toplumsal dönüşüm kuramları aramaya teşvik ettiği görülüyor. Böylece, çeşitli felsefi ve kültürel Marksizm soyutlamalarından, Batılı Maoizm uyarlamalarına kadar, geniş bir alana yayılan bir dizi tarihsel olmayan kuram ortaya çıktı. Örneğin Batılı Maoistler, iradeciliği, maddi ve tarihsel koşullara meydan okuyarak devrimlerin yalnızca siyasi irade ile gerçekleştirilebileceği önermesini özellikle cazip buldular. Althusser?in de gösterdiği gibi, böylesi bir cezbediliş, kuramsal bir belirlenimcilik ile uyumsuz değildi. Kuşkusuz, ideolojiye, siyasete ve ?kültürel devrime? atfedilmiş gözüken bağımsızlık da, entelektüeller için oldukça çekiciydi; böylece devrim kendi bulundukları alana konumlanmış oluyordu. Şimdi, bu tarihsel olmayan devrimci yönelimlerin bile geri çekilmesiyle geride, kültürün bağımsızlığına vurgu yapan her türlü kurama bir yakınlık kaldı; bir de, nihayetinde, söylem.
Bu durumun akla getirdiği bir şey var; o da, bu belirli Batılı Marksizm akımı ile ardıllarının çıkış noktasında, sadece işçi sınıfı siyasetinden kopmuş olmaları olumsuzluğunun değil, aynı zamanda bu boşluğu doldurmak için, sınıf mücadelesi yerine entelektüel etkinliği koyma eğiliminin bulunduğu. Entelektüeller, kendilerini dünya çapında bir tarihsel güç olarak gördü; bu öz-yüceltme 1960?lı yıllardan bu yana değişik evrelerden geçmiş olsa da, ortaya çıkışının bütün yönleriyle tarihten kopuşu güçlendirdi. Artık toplumsal yaşamın temel pratiği olarak maddesel üretimin yerini söylem yapımı aldı. Toplumda devrimci bir yeniden yapılanma artık hiç gerçekleşmeyebilir, ama metinler her zaman acımasızca ayrıştırılabilir.
Marksist tarih yazıcılığında ya da Gramsci gibi bir kuramcıda en iyi örneklerini veren, insan deneyimlerinin ideolojik ve kültürel boyutlarına sağlıklı ve verimli bir ilgi gösterilmesi yaklaşımının uzağındayız. Karşımızda gördüğümüz, kendilerini öncü kuvvet sayanların intikamıdır.

III
Bu kitap, soldaki tartışmayı, aynı zamanda sosyalizm ile eleştirmenleri arasındaki tartışmayı, kuramsal alanı gereğinden fazla işgal etmiş olan çorak Hobson seçeneklerinden uzaklaştırma ve tarihsel maddecilik ile kapitalizmin eleştirisi uğraşısına geri döndürme girişimidir. Bu bir teknik iktisat çalışması değildir. Bir neoklasik iktisat eleştirisi de değildir, değer kuramı ya da azalan kâr oranı üzerine uzun zamandır süregelen tartışmalara bir müdahale de değildir. Bu çalışmanın amacı, bir toplumsal ilişkiler sistemi ve bir siyasi alan olarak kapitalizmin özgüllüğünü vurgulamak ve tarihsel maddeciliğin kuramsal temellerini genel olarak yeniden değerlendirmektir. Kapitalizmin özgüllüğünün üzerini örtme eğilimi taşıyan kavramsal ve kuramsal alışkanlıkların kırılmaya çalışılması anlamında, bu çalışmaya bir ?eleştiri? denilebilir.
Burada ele alınan meseleler hem tarihsel, hem de kuramsaldır.
Buradaki temel tarihsel mesele, kapitalist gelişmeyi ele alan Marksist olmayan yaklaşımların neredeyse hepsinde görülen ve bazı Marksizm türlerinde de rastlanan oldukça yaygın bir eğilimdir:
Kapitalist ilkeleri ve değişim yasalarını tüm tarih boyunca geriye doğru uygulamak; modern kapitalizmin ortaya çıkışına açıklama getirirken, tam da açıklanması gereken şeyi baştan kabul etmek.
Temelde teleolojik olan bu yöntemin yerine yerine tarihi koymak gerekir. Temel kuramsal meselelerle ilgili olarak, öncelikle, 3. Bölümde önerdiğim üzere, kuramın iki kavranışı arasındaki fark ele alınıyor: Bir taraft an; kuramsal bilginin ?yapılara dair bilginin? ?durağan kavramsal betimleme? ile ilgili bir şey olduğu; ancak değişimin ve akışın (tarihle birlikte) daha farklı, ampirik bir farkındalık alanına ait olduğu görüşü; diğer taraft an ise, yapı ile tarihi karşı karşıya koymayan, kuramın içinde tarihsel kategorilerin ve ?sürecin incelenmesine dair uygun kavramların? barınabildiği bir bilgi yaklaşımı.
Daha somut olarak, belirli kuramsal kategorilerin tarihselliği ile ilgili bir dizi soru üzerinde duruluyor. Özellikle de, kapitalizme ve sadece kapitalizme özgü olan, ?siyasi? ve ?iktisadi? kategorilerinin ayrıştırılması durumunun baştan kabul edilmemesi için, bu kategorilere ilişki mevcut kavrayışlarımız, eleştirel bir incelemeye tabi tutuluyor. Bu kavramsal ayrıştırma, kapitalizme özgü bir gerçekliği yansıtsa da; kapitalizm öncesi ya da kapitalist olmayan toplumların çok farklı gerçekliklerini kavrayamadığı gibi, kapitalizm tarafından yaratılan yeni iktidar ve egemenlik biçimlerinin de üzerini örtmektedir.
Burada anahatlarını belirttiğim eleştirel proje, kapitalizmi bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak ele almayı gerektirir; bu da, tarihsel maddeciliğin bazı kavramlarının ?üretim güçleri ve ilişkileri, sınıf, altyapı-üstyapı vs.? nasıl tasarlandığını yeniden düşünmek demektir. Bunlar, I. Kısımın ana konularıdır. Ancak, başka seçeneklerin mümkün olduğu kanısı olmaksızın, kapitalizmin özgün bir eleştirisi gerçekleştirilemezdi; bu eleştiri, kapitalizmin antitezi olan sosyalizmin üstün bakış açısından yapıldı. Bunun için, sadece kapitalizmin ya da ekonomi politiğin eleştirisini yapmak yetmiyor, aynı zamanda o anda mevcut olan kapitalizm muhalifl erinin eleştirilmesi de gerekiyordu; bu, sosyalist geleneği de eleştirel bir incelemeye tabi tutmak anlamına geliyordu. Bu eleştirinin birinci amacı, sosyalist düşünceyi tarihsel olmayan bir yönelimden, kapitalizmin tarihsel koşullarını temel alan siyasi bir programa dönüştürmekti.
Nirengi noktam hâlâ sosyalizmdir ancak bugünün muhalefetleri ve direnişleri, değişik bir türdendir ve kendilerine özgü bir ?eleştiri? gerektirir. Eğer parçalanmış muhalefetler arasında şu anda tek bir ortak payda olduğu söylenebilirse, bu da demokrasiye ulaşma yönelimidir.
Bu temelde, II Kısım, demokrasi kavramını, kapitalizme bir meydan okuma olarak inceler ve bunu eleştirel olarak gerçekleştirir, başka bir deyişle, her şeyden önce, tarihsel olarak ele alır.
Kitabın geri kalanı ise şöyle: Kapitalizmde ?iktisadi? olan ile ?siyasi? olanın ?ayrıştırılması?, bütün kitabın gündemini belirler.
Burada, hem kapitalizmin ve onu üreten tarihsel sürecin kendine özgü yanı tanımlanır, hem de bu kendine özgü tarihsel model ile ilişkili kavramsal kategoriler incelenir. Bu süreçte de, tarihsel maddeciliğin temel kategorileri ?üretim güçleri ve ilişkileri, altyapıüstyapı vs.? yeniden tanımlanmaktadır. Eğer bu makaleye bugün sıfırdan başlasaydım, kapitalizmin ve tarihsel gelişiminin özgüllüğünü daha da fazla vurgulardım. Bu kitabı yazdığım zamandan bu yana, kapitalist ilkelerin geriye dönük olarak bütün tarihe dayatılmasının; hem tarihi, hem de kapitalizmi kavrayışımızı ne biçimlerde etkilediği konusuna giderek daha fazla zaman ayırırdım. Bu konudaki bir çalışmamı Th e Pristine Culture of Capitalism: A Historical Essay on Old Regimes and Modern States (Londra, 1991) adlı kitabımda sundum; burada İngiliz kapitalizminin tarihsel gelişiminin, Avrupa feodalizminden kaynaklanan diğer tarihsel rotalardan nasıl ayrıldığı ele alınıyor; özellikle de sonucun kapitalizm değil de, mutlakiyet olduğu Fransa ile karşılaştırılıyor. Kapitalizmin tarihini bu şekilde yeniden düşünmek, geleneksel ?kapitalizm? ve ?burjuva toplumu? ikilisini ayırmayı ve ilerleme ile ?modernlik?ten ne anladığımıza dair bazı sorular sormayı gerektirdi. Bütün bunların ötesinde, bir taraft a pazarlar, ticaret ve şehirlerin bağlantısı ile diğer taraft a da kapitalizm ile ilgili başka sorular yatıyordu; bu sorular 5. Bölümde Max Weber?i ele alırken de ortaya çıkıyor.
I. Kısımdaki diğer makaleler, ilk makalede girişi yapılan konuları olgunlaştırıyor; üretim güçleri ve ilişkilerine, altyapı-üstyapı meselesine, sınıf kavramına, teknolojik belirlenimcilik sorununa, tarih ve teleoloji antitezinin ayrıntılarına değiniyor. Belki bu noktada E.P. Th ompson?a verdiğim özel yeri açıklamalıyım. 2. ve 3. Bölümlerde, tarihsel maddeciliğin bazı temel kategorilerini yeniden inşa etmede özellikle de, ?altyapı-üstyapı? mecazı ve sınıf kavramı konularında, bir çıkış noktası olarak onun çalışmalarından yararlanıyorum. Pek çok kişi bana, onun tarih çalışmalarını yorumlarken kendi kuramsal eğilimlerimi fazlasıyla yansıttığımı söylemiştir ancak, kendisine atfettiğim bazı kavrayışların bana ait olmasını çok istesem de, bana hâlâ öyle geliyor ki, kendi kuramsal beyanları ne kadar imalı (ve aldatıcı) olsa da; benim tanımıma göre, tarihsel maddecilik alanında bir kuramcı denmeyi en çok hak eden kendisidir.
3. Bölümde, Th ompson?un yapısal bir konum olarak sınıf bakışına karşı, süreç ve ilişki olarak sınıf kavrayışını ele alıyorum. Yine onun tarihsel kavrayışı ile geleneksel ?katmanlaşma? kuramlarında yer alan yerbilimsel modeli karşılaştırıyorum. Bu ayrımdan yararlanmanın, tarihsel maddeciliğin belirleyici özellikleri olarak kabul ettiğim şeyleri tanımlamak için oldukça güzel bir yol olduğunu düşünüyorum. Bunu yaparken, Th ompson?un kuramsal bilgiyi, ?sürecin incelenmesi için uygun kavramlar? olarak ele almasıyla; kurama ?durağan kavramsal betimleme? olarak yaklaşan diğer kuramlar arasındaki temel epistemolojik farktan da yararlanıyorum.
Th ompson benim için aynı zamanda; kapitalist olmayan şekilde düşünmek ve kapitalizmin temel kategorilerinin ?mülkiyet, emek, pazar vs. anlayışı? evrenselliğine meydan okumak alanında, tarihsel maddeciliğin bir öğrenme ?ya da yeniden öğrenme? biçimi olarak yaşamsal önemini örnekliyor. Kapitalist varsayımların temelini zayıfl atma kabiliyeti açısından onun çalışmalarının bir benzeri yoktur; bu amaçla bir tür tarihsel?antropolojik ayrıştırmaya başvurarak, bu benzeri olmayan toplumsal biçimi ortaya çıkaran dönüşümlerin ve bunlara direnişlerin izini sürer: ?Ahlaki iktisadın? direnişine karşı pazarı; kapitalist mülkiyet ilişkilerinin mantığına karşı koyan gelenekleri, usulleri, uygulamaları ve beklentileri yansıtan diğer daha eski ve/veya alternatif mülkiyet tanımlarını görürüz.
Th ompson, kapitalist ilkelerin soyağacını çıkartarak bunların temelini zayıfl atır; kapitalist uygulamaları, değerleri ve kategorileri; kendine özgü üretim ve sömürü ilişkilerindeki sistemsel köklerine doğru takip eder; böylece kapitalizmin tarihselliğini yeniden kurmakla kalmaz, onu tekrar meydan okunabilir hale getirir.
Sonuçta, tarihsel maddeciliğin temel kategorilerini ele alışım, 4. Bölümde yer alan Marksist tarih kavrayışına ve teknolojik belirlenimciliğin gözden geçirilmesine bağlanır. Bu tarih incelemesinde yine bir mesele öne çıkıyor: O da, bir taraft a tarihsel maddecilik; diğer taraft a bütün öncellerinde kapitalizmi görmek, kapitalizmin ortaya çıkışını açıklamak için onun önceden var olduğunu varsaymak ve kapitalizmin özgül değişim yasalarını genel bir tarih yasasına çevirmek şeklindeki teleolojik eğilim arasındaki karşıtlık.
5. Bölümde, bu eğilimin Max Weber?de bile görüldüğünü ve her şeyden çok, bu yüzden Marx?tan ayrıldığını savunuyorum.
Kitabın ilk kısmı aynı zamanda, II Kısımdaki bölümler için bir temel oluşturuyor; burada kapitalizmin özgüllüklerinin doğurduğu siyasi anlamlar inceleniyor. Eğer, kapitalizmin bir siyasi alan olarak belirleyici özelliği; biçimsel olarak, ?iktisadi olan ile siyasi olanın ayrıştırılması? ya da ?siyasi? iktidarın bazı belirli kısımlarının ?ekonomi?ye ve ?sivil toplum?a devredilmesi ise, bunun devletin ve yurttaşlığın doğası ile kapsamı üzerindeki etkileri neler olacaktır?
Kapitalizm, başka şeylerin yanı sıra, siyasi iktidarın geleneksel biçimlerini denetlemek için geliştirilmiş aygıtların erişimi dışında kalan yeni egemenlik ve baskı biçimleri yarattığı için; yurttaş olmanın önemini azaltıyor ve demokratik hesap sorulabilirliğin kapsamını daraltıyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, kapitalizm; temel ilişkilerini, baskılarını ve eşitsizliklerini tehlikeye atmadan, bazı siyasi malzemenin evrensel çapta dağıtımını göze alabilir. Pek tabii ki, bunun da, demokrasi anlayışımız ve demokrasinin yaygınlaşma olasılıkları açısından bir dizi sonucu bulunuyor.
Burada demokrasi, tarihsel bir perspektif içerisinde ele alınıyor.
Amaç, demokrasiye toplumsal olarak belirsiz bir soyutlama olarak yaklaşmak değil, onu belirli tarihsel bağlamlara oturtmak. Kapitalist demokrasi, değişik toplumsal ilişkiler (özellikle de, demokrasi kavramının doğmasını sağlayan Eski Yunan biçimi) bağlamında, başka biçimlerle karşılaştırmalı olarak inceleniyor. 6. Bölümde Eski Yunan?da ve modern kapitalist demokraside, demokrasinin emeğin konumuna ilişkin etkisini karşılaştırıyorum. 7. Bölümdeyse, klasik ilkçağlardan bu yana, demokrasinin ve yurttaşlığın anlamındaki değişikliklerin izini sürüyorum; ABD Anayasası?nın kurucularının gerçekleştirdiği yeniden tanımlamayı ele alıyor ve modern liberal demokrasi anlayışına kadar geliyorum. Aynı zamanda, kapitalizmin demokrasiyi hem ilerlettiği, hem de kısıtladığı değişik şekilleri araştırıyorum ve demokrasinin hangi yönde daha da ilerleyebileceği konusunda bazı soruları yanıtlamaya çalışıyorum.
?Biçimsel? demokrasi ve demokrasinin liberalizm ile birlikte tanımlanması, tamamıyla kapitalizme özgü toplumsal ilişkiler  bağlamı dışında hiçbir bağlamda, pratik olarak mümkün olamazdı ve kuramsal olarak da akla gelmezdi. Bu toplumsal ilişkiler, demokrasiyi hem ilerletmiş, hem de kesin bir biçimde kısıtlamıştır; kapitalizme en büyük meydan okuyuş da, demokrasinin kendisine çizilen dar sınırların dışına genişletilmesi olurdu. İşte bu noktada,?demokrasi?nin, sosyalizm ile eşanlamlı hale geldiği öne sürülebilir. Bu durumda sorulması gereken soru, sosyalist özgürleşmenin, sınıf sömürüsünün ortadan kaldırılmasından öte ne anlama geldiğidir. 8. Bölümde, demokrasi incelemesini genişleterek, ?sivil toplum? ve ?kimlik siyaseti? alanlarında süregelen konuları ele alıyorum. 9. Bölümde ise, kapitalist toplumda insanın özgürleşmesinin olanakları ve sınırları ile kapitalizmin ?iktisat dışı? mallar üzerindeki etkileri; demokrasinin ötesinde, ırk ve özellikle de cinsiyet eşitliği ele alınıyor. Sonuç bölümündeyse, sosyalist düşüncenin şimdi ele alması gereken meseleler üzerine bazı önermeler yer alıyor.
Bu kitaptaki bölümler ile bunların temel alındığı makaleler hakkında birkaç şey daha söylemek istiyorum. 1981 ile 1994 arasında basılan bu makaleler, değişik zamanlarda farklı amaçlar için yazılmış olsa da, bana göre tutarlı bir düşünce sistemi oluşturuyor.
Bu tutarlılığı öne çıkarmak için, makaleleri zamana göre değil de, daha çok konuya göre düzenledim; örtüşen metinleri bütünleştirdim ve aralara bağlayıcı bazı tezler ekledim. Bazı makalelerde diğerlerine göre daha kapsamlı değişiklikler yapıldı. 4. ve 7. Bölümler, birkaç makalenin ya da onlardan seçilmiş kısımların gözden
geçirilmiş ve bütünleştirilmiş halidir. Başka yerlerde ise, bazı kısımları attım, bazı yerleri ise ayrıntılandırdım veya daha anlaşılır kıldım; özellikle bazı ağır, bağlantısız ya da anlaşılması güç kısımları değiştirdim; yeterince açık olmadığını ya da ek açıklama gerektirdiğini düşündüğüm noktaları güçlendirdim.
Daha eski bir metne, bugüne ait bir gözlem eklediğim oldu ancak kendimi olduğumdan daha güçlü sezileri olan biriymiş gibi gösterecek şekilde metinleri değiştirmemeye çalıştım. Elbette bu durum, birinci makale ile sonuncu arasında geçen zamanda dünyada meydana gelen muazzam dönüşümlerin beni ?yeniden düşünme?ye itip itmediği ve bunun nasıl gerçekleştiği konusunda soru işaretleri uyandırabilir. Yine bu türden modası geçmiş görüşlerde ısrar etmekten neden vazgeçmediğim sorgulanabilir. Sonuç bölümünde ?bugünkü konjonktür? ve sosyalizm yönelimlerinin hâlâ devam eden geçerliliği üzerine bazı yorumlar yapacağım.
Ancak şimdilik, sadece şunu yineleyeceğim: Hâlâ kapitalizmin en verimli eleştirisini temsil eden tarihsel maddecilik, ?kapitalizmin zaferi? nedeniyle her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

İÇİNDEKİLER
Teşekkürler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11
Giriş . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15
BİRİNCİ KISIM
TARİHSEL MADDECİLİK VE KAPİTALİZMİN ÖZGÜLLÜĞÜ . . . 33
1 Kapitalizmde ?İktisadi? ile ?Siyasi?nin
Birbirinden Ayrılması . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 35
2 Altyapı ve Üstyapının Yeniden Değerlendirilmesi . . . . . . . . 65
3 Bir Oluşum ve İlişki Olarak Sınıf . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 95
4 Tarih mi, Teknolojik Belirlenimcilik mi? . . . . . . . . . . . . . . . . . . 131
5 Tarih mi, Teleoloji mi? Marx?a Karşı Weber . . . . . . . . . . . . . . . 176
İKİNCİ KISIM
KAPİTALİZM DEMOKRASİYE KARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 211
6 Emekçi ve Demokrasi, Eski ve Modern Zamanlar . . . . . . . . . 213
7 Demos?a Karşı ?Biz Halk Olarak?:
Antikten Moderne Yurttaşlık Anlayışı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 238
8 Sivil Toplum ve Kimlik Politikası . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 275
9 Kapitalizm ve İnsanın Özgürleşmesi:
Irk, Cinsiyet ve Demokrasi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 304
Sonuç . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 325
Dizin . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 337

?Sömürü sürdükçe gerçek demokrasi olamaz?
23 Nisan 2008 tarihli İnternet Günlük Sol Gazetesi

Dünyaca ünlü Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood?la, ilk Türkiye ziyareti sırasında, Haziran ayında çıkacak olan yeni kitabı, yaşamı, siyasal tercihleri ve bazı konulardaki görüşleri hakkında konuştuk.
soL: Dilerseniz, önce yeni kitabınız hakkında konuşalım. Adı ve içeriği hakkında bilgi verebilir misiniz?
Ellen Meiksins Wood: Yeni kitabımın adı ?Yurttaşlardan Efendilere? (Citizens to Lords), alt başlığı ise ?Antik Çağdan Ortaçağın Sonlarına Batı?daki Siyasal Düşüncelerin Bir Toplumsal Tarihi?. Verso tarafından basılıyor. Bu kitaptaki bağlamsal yaklaşımımı açıklamak için ?toplumsal tarih? kavramı üzerinde durmam gerekiyor. Siyasal teoriyi yalnızca düşüncelerin soyut bir tarihi olarak ele almıyorum; bunu tarihsel/toplumsal ilişkiler bağlamına yerleştirmeye çalışıyorum. Tek tek düşünürleri kendi dönemlerindeki çatışmaların tarafları olarak değerlendiriyorum. Başka bağlamsal yaklaşımların da bulunmasına karşın, bence bunlar tarihsel değil. Düşünceleri yine düşünceler ya da siyasal diller, siyasal sözcük dağarcıkları bağlamında, bir başka deyişle tarihsel söylem bağlamında değerlendiriyorlar. Ama ben onları toplumsal ilişkiler bağlamında ele alıyorum.

>>>Bu yaklaşımınızın sağladığı olanaklar ya da diğer yaklaşımlardan farklı olarak ne tür sonuçlara ulaşmayı mümkün kıldığı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Atina demokrasisi hakkındaki bir örnekle açıklamaya çalışayım. Platon’un siyasal felsefesinin kökeninde, saf felsefi düşünceleri değil, ama son derece siyasal bir tavra sahip olması, demokrasiye eleştirel bakması var. Farklı yaklaşımlar bu noktanın ihmal edilmesine neden olabiliyor. Düşünceleri sınıfsal konumlara indirgemeye çalışmadım. Ama insanlar hangi konularda mücadele ediyordu, ne tür sosyal çatışmalar vardı ve düşünceler bu bağlamda nerelere oturuyordu? Bunları kavramanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kitapta benim açımdan yeni olanlara gelince… Antik çağ hakkında geçmişte de çalışmalarım olmuştu. Ortaçağ üzerinde ise daha önce hiç durmamıştım. Kitapta, Batı Hıristiyanlığının, Roma İmparatorluğu?nu koruma kaygısıyla biçimlendirildiğini gösterdim. Klasik felsefenin yeniden doğumuna katkıda bulunan İslam üzerinde de bir miktar durma fırsatını buldum. Bu da benim için yeni bir başlıktı. İslam felsefesinin o dönemde Hıristiyan felsefesinden farklı olarak değişik düşüncelere ne kadar açık olduğunu görmek ilginçti.

>>>Bugüne uzanan sonuçlar çıkarıyor musunuz?
Kitaptaki ana temalardan biri, devlet ile mülkiyetin Batı geleneğindeki çok özel ilişkileri. Batı tarihine iki özerk güç odağı ve bunlar arasındaki çelişkili ilişkiler damga vuruyor. Siyaset teorisi de bu çelişkili ilişkiler tarafından üretildi ve bunlardan etkilendi. Dolayısıyla bugüne uzanan sonuçlardan biri, düşünüş biçimlerimizin büyük oranda bu gelenek tarafından belirlenmiş olması. Batı felsefesinin kuralları, mülk sahipleri ya da temsilcileri tarafından yazıldı. Mülk sahipleri iki cephede birden savaşıyordu: Bir yandan devlete, diğer yandan da devletle işbirliği içinde emekçi sınıflara karşı… Bu karmaşık ilişkiler de hem canlı bir siyaset teorisinin ortaya çıkmasını sağladı hem de demokrasi kavrayışının sınırlanmasına yol açtı. Ama bu, antik çağ ile ortaçağ hakkındaki bir kitap. Daha çağdaş başlıkları izleyecek ciltlerde ele alacağım.

>>>Diğer ciltlerde hangi konulara yer vereceksiniz?
İkinci cilt, ?geçişler? hakkında olacak. Çoğul olarak ?geçişler?den söz ediyorum, çünkü bence Batı uygarlığında farklı geçişler yaşandı ve bunlardan yalnızca biri kapitalizmle sonuçlandı. Diğerlerine bir örnek, Fransız mutlakiyetçiliğine geçişti. Hollanda?nın farklı bir öyküsü vardı. Her biri kendi siyasal düşüncelerini üretti. Aslında, iki ciltlik bir çalışma yapmayı ve ilk ciltte 19. yüzyıla kadar gelmeyi planlıyordum. Ama şimdi, 20. yüzyılı üçüncü bir ciltte ele alabilirim.

>>>Yaşamınızı emperyalist ülkelerde geçirdiniz…
Bu, Kanada?ya nasıl baktığınıza bağlı…

>>>Peki, devrimci dinamiklerin çok güçlü olmadığı ülkelerde yaşamanın avantaj ve dezavantajları hakkında ne düşünüyorsunuz?
ABD?de büyüdüm. Ama bu ülkeyi, büyük bir emperyalist müdahalede bulunduğu dönemde, Vietnam Savaşı sırasında terk ettim. Bir Kanada yurttaşı oldum. Kariyerimi Kanada?da sürdürdüm. Batı dünyasında Kanada?dan daha uygar bir ülke bulmanın zor olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede bazı ciddi toplumsal ve siyasal sorunların yaşanmadığını söylemiyorum. Ama benim gibi biri için başka ne gibi seçenekler vardı? Nereye gidebilirdim? Siz söyleyebilir misiniz?

>>
?Bu tür ülkeler? derken tam olarak neyi kastediyor ve Kanada?yı ne tür bir ülke olarak tanımlıyorsunuz?

>>>Emperyalist dünyanın bir üyesi olarak…
Peki bu dünyanın dışında kalan bir ülke var mı? Emperyalist güçler ve bunlarla bir şekilde bağlantılı olanlar dışında?

>>
Kanada?ya farklı açılardan yaklaşılabilir. Yalnızca kendi çalışma yaşamımdan hareket edersem: Abartmadan söylüyorum, bence, yapmış olduklarımı dünyanın başka hiçbir yerinde yapamazdım. ABD?de de yapamazdım, burası kesin. Kendi kısıtlarım ve dilim nedeniyle de Kanada en uygun ülkeydi. Diğer yandan bu ülkede kimse çalışmalarım konusunda herhangi bir sorun yaratmadı. Siyasal açıdan bakarsak, bir emperyalist ülkede ya da yakınında yaşamanın üzücü bir yanı var, çünkü müdahaleleriniz amacınız dışında anlamlar kazanabilir. Ama bana ABD?yi neden terk ettiğimi sorabilirsiniz. Bu, iyi bir soru olurdu. Çünkü orada yaşamamayı tercih ettim.

>>>Peki, o zaman şöyle soralım: ABD?yi neden terk ettiniz, Kanada hakkındaki beklentileriniz nelerdi ve bu beklentileriniz karşılandı mı?
Birincisi, kişisel nedenlerle… Kanada?ya gitmeye, sonradan evleneceğim kişiyle birlikte karar verdik. O Kanada?da bir iş buldu. Ben de sınav dönemi sona erdikten oraya gidip bir iş buldum. Gerçi yaşamının geri kalanının büyük bölümünü orada geçireceğimi düşünmüyordum, ama bunun için çok uygun olduğunu gördüm. Üniversitem, ben girdiğim sırada değilse bile sonrasında, Kuzey Amerika?nın ve belki de dünyanın en solcu siyasal bilimler bölümüne sahip üniversitesi oldu [York Üniversitesi, Toronto]. Siyasi ve entelektüel açılardan daha iyi bir yer hayal edemiyorum. Oradaki öğrencilerim son derece parlaktı, solcuydular, son derece sıkı çalışıyorlardı ve önemli Marksist çalışmalar yaptılar.

Ayrıca, Kanada, benim oraya yerleştiğim tarihte, Vietnam Savaşı’na
katılmamak için askerlik hizmetini reddedenler için bir sığınma yeri,
dolayısıyla ABD’nin Vietnam’daki savaşını baltalayan önemli bir
merkezdi. Ek olarak, Kanada, halen ABD’nin Küba’ya karşı ambargosunu kıran, dolayısıyla Küba’nın hoşnut olduğu en önemli ülkelerden biridir.

>>>Kanada?dan neden ayrıldınız?
Orada geçirdiğim yıllar boyunca, New Left Review dergisi için yürüttüğüm çalışmalar da dahil olmak üzere farklı vesilelerle, İngiltere?de de geniş bir ilişkiler ağına sahip olmuştum. Özellikle Londra?da önemli siyasi ve entelektüel bağlantılar kurmuştum. [Wood şu anda Londra?da yaşıyor.]

>>>Kanada?da bulunduğunuz dönemde işçi sınıfı hareketleriyle ya da başka hareketlerle ne tür ilişkiler kurdunuz?
Hiçbir zaman herhangi bir harekete bağlanmadım.

>>>Burada ne tür bir tercih söz konusuydu? Anlamlı ya da gerçekçi bir seçenek mi bulamadınız yoksa tüm enerjinizi tek bir alana yoğunlaştırmak mı istediniz?
Belki de her şeyden çok mizacımla ilgili bir tercihti. Bunun dışında, gerçekten de, küçük sosyalist gruplardan hiçbiri bana çekici gelmedi.

İzmir?deki konuşmanızda, sosyalizme yakın gelecekte ulaşmanın mümkün görünmediğinden hareketle, gündelik mücadelelere önem verilmesi gerektiğini söylediniz. Ancak burada, belirli kazanımlar sağlayan gündelik mücadelelerin bile, nihai olarak egemen sınıfa hizmet edebilmesi gibi bir sorun yok mu? Örneğin, genel oy kullanma ya da sendikal örgütlenme hakları da mücadeleyle kazanılmıştı. Ama bunlar zaman içinde egemen sınıfların elindeki silahlara dönüştü…
Doğru, ama bugün bu haklar bile güvence altında değil. Örneğin bağımsız sendikal örgütlenme hakkı pek çok ülke için bir mücadele konusu…

>>>Evet, ama sorumuz, bu haklar için mücadele etmenin anlamlı olup olmadığı değildi… Eğer bu haklar mutlak birer kazanıma dönüşemiyorsa, gündelik mücadeleler ile devrimci hedefler arasındaki bağlantının nasıl kurulacağını tarif etmek daha büyük bir önem kazanmıyor mu?
Temel bağlantılardan biri şu: İnsanları harekete geçirmeniz gerekiyor. Onlara harekete geçmeleri için bir neden sunamazsanız, bunu yapmazlar. Pek çok uzun vadeli hedefe sahip olabilirsiniz; ama insanları harekete geçiremez, sizi izlemelerini sağlayamazsanız, bunlara yaklaşamazsınız. Sözünü ettiğim gündelik mücadeleler, uzun vadeli mücadelenin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.

İnsanların belirli taleplerle harekete geçmesi elbette sağlanabilir. Hatta bunu solcu olmayan güçler bile başarabilir. Peki, harekete geçen kitlelerin enerjisi sosyalizm hedefine nasıl yönlendirebilir? Çünkü bir başka sorun daha var: İnsanlar belirli bir sorun nedeniyle harekete geçer, bu sorunlarını çözerler ya da çözemezler, ama sonunda evlerine dönerler…
Yanıtı bilseydim, bir akademik Marksist olmazdım. Yanıtın ne olduğunu bilmiyorum. Sosyalist hareketin tarihinde de kimsenin bu soruya tatminkar yanıtlar bulamamış olduğu açık. Dolayısıyla, soruyu yanıtlama girişiminde bile bulunmam. Yalnızca, kendi sınırlı görevim hakkında düşündüklerimi söyleyebilirim: Yapabildiğim kadarıyla, insanları belirli siyasal hedefler doğrultusunda harekete geçirenlerin de yarar sağlayacağı şekilde, ne tür bir toplumda yaşadığımıza, bunun ne tür zararlar verdiğine açıklık kazandırmaya çalışıyorum. Sendikalarda örgütlü insanlar özelinde bile, kapitalist sistemin çözüm olamayacağını göstermek için atılması gereken ilk adımları henüz atamamış durumdayız. İnsanlar, kapitalist sistemde nelerin olup nelerin olamayacağı konusunda hâlâ pek çok yanılsamaya sahip. Kendi görevimin son derece sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bugünkü sistemin doğasına ve sınırlarına açıklık kazandırmaya çalışıyorum.

>>>Eşitlik ile özgürlük ya da demokrasi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazı solculara göre özgürlük eşitlikten daha önemli. Onlara katılıyor musunuz?
Her iki kavram da kendi başlarına çok fazla şey anlatmıyor. Örneğin, hangi alanlarda eşitlik? Sömüren sınıflar ile sömürülen sınıflar arasında köklü bir bölünmenin bulunduğu hiçbir yerde gerçek bir özgürlüğün ya da demokrasinin bulunabileceğini düşünemiyorum. Bugünkü koşullarda, paylaşımda tam bir eşitlik tümüyle gündem dışı. Siz, ?eşitlik? derken neyi kastediyorsunuz?..

>>>Sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasını…
Toplumsal sömürü ilişkileri sürdükçe, gerçek bir demokrasinin olabileceğini düşünmüyorum. Burjuva demokrasisinden söz ediyorsak, bu başka bir konu. Solun biçimsel özgürlükleri bir miktar ihmal ettiğini düşünüyorum. Ama halk iktidarından, insanların kendilerine yabancı bazı güçlerin egemenliğinde olmamasından söz ediyorsak, bunun kapitalizm koşullarında ya da sömürünün bulunduğu herhangi bir sistemde gerçekleşmesi olanaksız.

>>>Çalışmalarınızda, ?burjuva? ve ?kapitalist? terimlerini birbirlerinden ayırıyor, kapitalizmin ortaya çıkışının ?burjuva devrimlerinin? ürünü olmadığını, örneğin 1789 Fransız Devrimi?nin kapitalizmle pek az ilişkili olduğunu, İngiltere?de de kapitalizmin ?burjuvazinin mücadeleleri? aracılığıyla gelişmediğini savunuyorsunuz. Söz konusu ayrımın güncel siyasal anlamı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu ayrımın herhangi bir siyasal öneminin bulunup bulunmadığını mı soruyorsunuz?..

>>>Evet…
Bu ayrımı, burjuva devrimine ilişkin tarihsel anlatının, kapitalizmin doğasını perdelemiş olması nedeniyle kullanıyorum. Tartışmamı da bu çerçevede yürüttüm. Marksist tarihçiler bile, burjuva devrimlerinin burjuva sınıflar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesinden uzaklaştı. Burjuva devrimlerinin kapitalizmi getirmek için feodalizmi yıkma amacına sahip olduğunu bile artık düşünmüyorlar. Ama sözcüklerden, sözcük kalıplarından vazgeçmeyi reddettiler. Burjuva devrimlerini o kadar geniş şekilde tanımlıyorlar ki, bu terim anlamsızlaşıyor. Tarihsel açıdan kapitalizmin gelişimine katkıda bulunmuş olabilecek her şeyi burjuva devrimleri olarak anıyorlar. Bu tür bir tarihsel kavramı anlamsız buluyorum ve kapitalizmin gerçekte ne olduğunun, onu diğer sistemlerden ayıran özelliklerin anlaşılmasını zorlaştırdığını düşünüyorum. Oysa kapitalizmin ne olduğunun anlaşılması, bence, en önemli siyasal/entelektüel projelerden biri. Bazı insanlar, ?burjuva devrimleri? kavramına, proleter devrimlerinin hâlâ mümkün olduğu düşüncesini savunabilmek için bağlı kalıyor. Bense buna inanmıyorum. Böylesi bir bağlantının bulunmadığını düşünüyorum. Marx da burjuva devrimlerini hiçbir zaman proleter devrimlerinin bir modeli olarak görmedi. Farklı mülk sahibi sınıfların kendi aralarındaki egemenlik mücadelesi ile sömürenler ve sömürülenler arasındaki sınıf mücadelesi arasında hiçbir ilişki bulunmuyor. Dolayısıyla, ?sosyalist devrim? kavramını korumak için ?burjuva devrimleri? kavramına ihtiyacımız yok.

>>>Marx, işçi sınıfının, tıpkı kendisinden önce egemenlik mücadelesi yürütmüş olan sınıflar gibi, öncelikle ulusal ölçekte öncü bir sınıf konumuna gelmesi gerektiğini savunuyor. Yalnızca saf biçimiyle emek ile sermaye arasındaki mücadeleden değil, ama aynı zamanda, örneğin Komünist Parti Manifestosu?nda olduğu gibi, proletaryanın kendisini ?ulusal sınıf? konumuna yükseltmesi gerektiğinden söz ediyor. Bu, geçmişin devrim süreçlerinden çıkarılmış bir ders değil miydi?
Manifesto, kuşkusuz proleter devrimine bir çağrıdır. Ama proleter devrimi ile burjuvazinin egemenliğiyle sonuçlanan sürecin tarihsel analizi arasında bir bağlantının bulunmadığını düşünüyorum. Marksizmin kapitalizm hakkındaki analizleri farklı bir düzlemde yer alır. Bence, kapitalizmden sosyalizme nasıl geçilebileceğine ilişkin kavrayış, mülk sahibi sınıflar arasındaki egemenlik mücadelelerinin burjuva tarihine değil, kapitalizm analizine dayanmak zorunda.

>>>Marx bir akademisyen değildi…
Yaşamının önemli bir bölümünü kütüphanelerde geçirdi…

Evet, ama temel amacı, devrimci bir işçi sınıfı hareketinin gelişimine yardımcı olmaktı. Marksist akademisyenler arasında yürütülen tartışmaların önemli bir bölümünün bu amaçla bağlantısını kurmanın kolay olmadığına katılır mısınız?
Marksistler arasındaki tartışmaların önemli bir bölümü hakkında bu tür şeyler söylenebilir. Hatta, pek çok kişi, benim gibi Marksistleri bile bu şekilde değerlendirebilir. Bunu kabul edebileceğimden emin değilim. Hiçbir zaman bir eylemci olmadığımı açıkça kabul ediyorum. Ama bu nedenle başarısız olduğumu da düşünmüyorum. Kapitalist sistemin doğasına açıklık kazandırmanın devrimci hareket açısından çok kritik bir önem taşıdığına inanıyorum. Marx?ın da böyle düşünmüş olduğu kesin. En önemli çalışmasına bakarsanız, bazı açılardan bugünün pek çok akademik çalışmasından çok daha akademik olduğunu görürsünüz. Çoğu insanın anlamakta zorluk çektiği karmaşık analizler içeren bir çalışma… Benim bugüne kadar yaptıklarımdan çok daha kapsamlı araştırmalara dayanıyor…

>>>Kapital?den söz ediyorsunuz…
Evet…

Ama Kapital?de bile, bir yandan mümkün olduğunca somut olmaya, diğer yandan da bazı tartışma başlıklarını tüketmek yerine bir temel atmaya çalıştığı söylenemez mi?
Kuşkusuz… Ama kapitalist sistem hakkındaki derinlikli bir kavrayışın, devrimci hareket açısından çok kritik bir gereklilik olduğuna kesinlikle inanıyordu. Ve daha önce kimsenin sahip olmadığı kadar derinlikli bir kavrayışı geliştirdi. Bu da devrimci proje açısından kritik önem taşıyordu. Bizlerse, ancak kapitalizmin doğasının anlaşılmasına bazı katkılarda bulunabiliriz. 21. yüzyılda, kapitalizmin işleyişi hakkındaki her tür yanılsamaya, ideolojik mistifikasyona karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Kapitalizm, Marx?ın yaşadığı dönemden farklı olarak, çok daha evrensel bir sistem haline gelmiş durumda. Denizdeki balıklar suyu nasıl görmüyorsa, insanlar da onu görmüyor. Kapitalizmin, dünyanın doğal düzeni olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla, gerçekliği çözümlemek bugün bazı açılardan daha da büyük bir önem taşıyor.

>>>İçten yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz…

Röportaj: Erkin Özalp
Fotoğraflar: Suzan Bakır

Yorum yapın

Daha fazla Politika
Televizyon ve Siyasal Sistem – Bülent Çaplı

Bülent Çaplı, 'Televizyon ve Siyasal Sistem' kitabında 'kamu yayıncılığı' ve 'özel yayıncılık' arasında özellikle 80'lerden sonra başlayan çekişmeyi kamu politikalarını...

Kapat