Kardeş, sırdaş, yoldaş Rus şiiri – Onur Behramoğlu

Ne çıkar bir kaygı daha eklenmişse / Çağıltılı nehre bir gözyaşı daha damlamış ne çıkar…/ Sen o’sun yine, ormanlar, tarlalar…/ Ve kaşlarına kadar nakışlı bir boyun atkısı…

Puşkin, Lermontov, Blok, Hlebnikov, Ahmatova, Pasternak, Mandelştam, Tsvetayeva, Mayakovski, Yesenin, Tvardovski, Yevtuşenko, Voznesenski, Ahmadulina, Brodski gibi dev şairlere dev romancıların, bestecilerin, her alandan sanatçıların eşlik ettiği Rusya!..Eksi yetmişlerin buzunda, uçsuz bucaksız steplerde, tahta haçların soluklaşıp çürüdüğü hüzünlü köy mezarlarında, uzay merkezlerinde, metropollerde, tundralarda, taygalarda, çan seslerinde, fabrikalarda, Volga’da, Urallar’da, on bir zaman dilimi boyunca uzanan, altmış kadar etnik grubu barındıran, dünyanın en büyük kara parçası.Batının soğuk akılcılığının karşısında coşkun atılışıyla, her şeyin en son sınırına varma tutkusuyla, platonik bir aşkla şiire ve romana bağlanışıyla, sanatçıların yıldız tozlarından yaratıldıklarına inanışıyla, ışık ve aziz’i aynı sözcükle – svyatoy – karşılayışıyla, kiliselerin soğan kubbelerine şekillerini veren ateşi, sudan temiz sayışıyla, Rus insanı!.. “Dünyayı güzellik kurtaracak” diyen Prens Mişkin, “Yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim, ama özgürlüğümü asla!” diyen Peçorin, “Bunların hepsi asılsız, hepsi yalan, hepsi kandırmaca, hepsi kötülük!” diyerek kendini trenin altına atan Anna Karenina…Âşina olduğumuz Rus melâli!..

Rus yazın dilinin yaratıcısı Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in (1799-1837) etkileri Dostoyevski’den Gogol’e birçok romancıda, Lermontov’dan Blok’a, Yesenin’den Ahmatova’ya birçok şairde görülür. Onun Yevgeni Onegin’i, kendi halkının değerlerini tanımayan köksüz, öykünmeci, bencil bir yarı aydın; ölüme gönderdiği Lenski ise, gerçek bir romantiktir.

Puşkin’in düello görünümlü bir komploda yaşamını yitirmesi, 1825 yılında bastırılmış Dekabrist hareket sonrası acımasızca ezilen sanatçılar arasına Mihail Yuryeviç Lermontov’un da (1814-1841) katılmasını kaçınılmaz kılar. ‘Şairin Ölümü’nü, henüz yirmi üç yaşında ve pek tanınmamışken haykırır Lermontov: Fakat ey ahlâksızlar, tanrısal bir yargı / Ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri! / Onu kandıramaz altın şıkırtısı / O bilir önceden her şeyi. / O zaman boşa gidecek ama / Kötülemeler, başvuracağınız! / Ve tüm kara kanınızla, şairin / Haklı kanını yıkayamayacaksınız!

Rus şiirinin 19. yüzyıldaki iki devrimci romantiğinin, Rus masallarından, halk türkülerinden, antik Yunan ve Latin kültüründen, aydınlanmacılıktan, doğadan, tarihten, aşktan, sürgünden, yalnızlıktan, uyumsuzluktan yarattıkları yalın, lirik, isyankâr şiirleri, 20. yüzyılda, fütüristlerden simgecilere kadar açılan bir yelpazede bütün bir Rus şiirini ve genel olarak edebiyatını, sanatını etkileyecektir. Onların yanında, Belıy ve Blok’tan, günümüz müzisyenlerinden Björk’e kadar uzanan etkileriyle; gece-gündüz, kozmos-kaos, hayal-gerçeklik gibi karşıtlıklar üzerinden, insanın trajik yalnızlığını duyuran şiirleriyle Fyodor Tyutçev (1803-1873); Tolstoy ve Turgenyev ile arkadaşlık eden, özellikle Blok şiirini etkileyen Afanasi Fet (1820-1892); yirmi yıl süresince başında bulunduğu saygın edebiyat dergisi ‘Sovremennik’te Tolstoy ve Turgenyev’in yanısıra Flaubert ve Balzac’ın eserlerini de yayımlayan; Dostoyevski’nin ilk yayıncısı olan; yurdunun sınırlarının ötesinde, Türk şiirinde Ataol Behramoğlu’ya dek uzanan etkileriyle Nikolay Nekrasov (1821-1878) da, dönemlerini aşan şairlerdir.

20. yüzyıl Rus şiirinde Valeri Bryusov (1873-1924), Aleksandr Blok (1880-1921), Andre Belıy (1880-1934) gibi simgeciler, ilk kuşak Rus simgecilerinin karamsar gizemciliklerini, biçimciliklerini, bireyciliklerini ulusal, toplumsal, gerçekçi doğrultuda aşarak, bir asrın bitip diğerinin başladığı dönemin gelgitli ruhunu şiirleriyle yansıtmayı başarırlar. Tarih ve felsefe öğrenimi gören Bryusov, yazar bir anne ile öğretim üyesi bir babanın tarih ve filoloji öğrenimi gören oğlu Blok, ünlü bir matematik profesörünün kendi de matematik öğrenimi gören oğlu Belıy; şiirlerin yanında oyunlar, romanlar, çevirilerle Rus edebiyatına katkıda bulunurlar. Ve yeniden insanlarlayım, çünkü budur anlamı şairliğin / Çünkü şimşekler parlıyordu diyen Bryusov, anarşist bir coşkuyla Ekim Devrimi’ni selamlarken, uzunca süre onun etkisinde şiirler yazan Blok, çağdaş Rus şiirinin Puşkin’i sayılacağı düzeyde bir yalınlığı yakalar, halk ile aydınların kopukluğu üzerine konferanslar verir, devrimi destekler. 1918 yılında, devrim-karşı devrim hesaplaşmasının karmaşasında yazdığı ‘On İkiler’ adlı uzun şiirinin ve genel olarak Blok’un analizini, 1922-1923 tarihli ‘Edebiyat ve Devrim’de, Leon Troçki (1879-1940) yapar: “Blok, Ekim öncesi edebiyata aitti, ama ‘On İkiler’i yazdığı zaman bunu aştı ve Ekim’in dünyasına girdi. Bu yüzden, Rus edebiyat tarihi içinde özel bir yeri olacaktır onun…Lirik şairlerin en ‘katıksızı’ Blok, katıksız sanattan söz etmez ve şiiri hayatın üstüne çıkarmazdı. Tam tersine, ‘sanat, hayat ve politikanın birbirlerinden ayrılmaz ve bölünmez olduğunu’ görüyordu…Bu, kendine yeten bir estetizmden, sanatın toplumsal hayattan bağımsız olduğu yolundaki bütün saçmalıklardan daha büyük, daha güçlü ve daha derindir… Ancak devrimci olayların sürekli bir gelişmesi, bütün dünyayı kucaklayacak bir şiddetli sarsıntılar helezonu, Blok’un sanatına devam etmesini sağlayacaktı. Ama tarihin seyri, Devrim vurgunu bir romantiğin psikolojik gereksinmelerine ayak uydurmuyor. Hem, geçici kumlukların üzerinde ayakta kalabilmek için de, insanın başka türlü eğitilmiş olması, Devrim’e başka türlü inanması, onun sadece yükselişinin kaotik müziğini değil, yükselip alçalan ritmini de anlaması gerekir. Blok’ta bütün bunlar yoktu ve olamazdı da. Devrim’in bütün liderleri, psikolojileri ve davranışlarıyla ona çok yabancı olan insanlardı. Bu yüzden kendi içine çekildi ve ‘On İkiler’i yazdıktan sonra da sessizliğe gömüldü.” Öte yandan, Pasternak şöyle selamlar, ustası saydığı Blok’u: “Yapmacığı benimsemiş böyle bir dünyada, biri kalkıp da, içindeki edebiyat hevesinden değil, bir şeyler bildiği ve onları söylemek istediği için konuşursa, bir devrim etkisi yapar bu, hani bir kapı açılmış da yaşamın gürültüsü içeri dışarı girip çıkıyormuş gibi, hani adam kentte neler olup bittiğini anlatmıyor da kentin kendisi o adamın ağzından varlığını duyuruyor gibi olur. İşte Blok’la böyle oldu.”

Belıy ise, ilerleyen yıllarda felsefi lirik türde şiirler yazarken, Rus edebiyatında büyük etki yaratan ‘Petersburg’ romanını yayımlar; ‘Glossolalia’da, ritm dansçının hareketleri ve sesle beden arasında ilişki kurar; türünün yetkin örnekleri arasında gösterilen anılarıyla da iz bırakır.

Belıy’ın ‘Glossolalia’sı, bir yandan da, Rus avangardının Hlebnikov, Mayakovski gibi öncülerinin yolunu aydınlatan bir şiirdir. İtalyan faşisti Marinetti’nin 1909 başlarında yayımladığı bir bildiriyle başlayan fütürizmle ayırt edilebilmek için kendilerini ‘kübo-fütürist’ olarak tanımlayan ve halkın beğenisini sarsıp silkelemeye adanan şairlerin yolunu…Bir biyoloji bilgininin oğlu olan Velimir Hlebnikov (1885-1922), matematik, doğal bilimler, tarih ve filoloji öğrenimi görür. Sözü parçalarına ayırıp yeniden birleştiren, görsel-işitsel çağrışım, benzetme ve imgelere dayanan şiirleriyle sadece Mayakovski üzerinde değil, Pasternak, Mandelştam üzerinde de etkileri görülür. Sözcüklerle nesneleri dolaysızca buluşturmaya çalışan şairin Rusça’dan başka bir dile çevrilmesi çok güç olsa da; Üşümek bir sözcüktür, üşümeye benzer. / Gecedir diye bakmalı geceye / Tıpkısıdır gecenin, bir sessiz bir sesli. / İçtenliği kökünden yok etmeli / Çünkü sen bir nesneye karşılık değilsin; / Yapaysın ve güçlüsün artık. Benze, / Benzet, yakıştır, doğamsı göster! / Ölümsüzlüğünü yaratmak için / Koru kendini bir gerçeğin / Yanı başında sözcüklerle dizelerinin Melih Cevdet Anday’ı, matematiğin, düşüncenin, Türkçe’nin bu benzersiz şairi, kimi arayışlarında Hlebnikov’la benzeşiyor gibidir. Orada birtakım çok güzel olanaklar ölüyor hayvanlarda dizesinin Hlebnikov’u ile, Ah güvercin gibi kanatlarım olaydı bir / En kardeş yerlerimi tek başıma / Uçardım ve rahat ederdim dizelerinin Anday’ı, sanki söyleşmektedirler.

Puşkin sonrası Rus şiirinin en büyük devrimcisi Vladimir Mayakovski (1893-1930), bir orman memurunun oğlu olarak Gürcistan’da doğar; henüz on beş yaşındayken Bolşevik partisine girer, eylemlere katılır, hapis yatar. Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim-heykel bölümünde okurken tanıştığı David Brlyuk’un yönlendirmesiyle şiir yazmaya yoğunlaşan Mayakovski’de, simgeci şairler Blok ve Belıy’ın izleri görülmekle birlikte, 1915’te yayımladığı iki uzun şiiri ‘Pantolonlu Bulut’ ve ‘Omurganın Flütü’, şaşırtıcı, gözüpek, başkaldıran imgeleriyle etki yaratır. Varolan köklerden onlarca yeni sözcük türeten Hlebnikov’un aksine, yapıtlarında, türetilen sözcüklere günden güne daha seyrek rastlanır. Devrimi büyük tutkuyla sahiplenen şairin Meyerhold’ca sahnelenen oyunları, kendisinin de oyuncu olarak yer alıp senaryosunu yazdığı sinema filmleri, üstünde bir yazar adı olmadan yayımlanan ‘150.000.000’ isimli destanı, çevresine her alandaki devrimci sanatçıları toplayarak çıkardığı dergi, hazırladığı afişler, Fransa-Meksika-ABD seyahatleri, bütün Rusya’yı baştan başa dolaşarak şiir okumaları, kısacık ömrüne sığan büyük çalışmalarıdır. Lenin’in ölümünün ardından yazdığı ‘Vladimir İliç Lenin’ destanındaki devrimci eleştirel ton, takip eden dönemde, dogmatik sanat anlayışına karşı yazacağı şiir ve makalelerin habercisi gibidir. Olanaksız bir aşkın getirdiği kişisel bunalımlar ve artan bürokratik baskılar, bir yığın karmaşık etkenle birleşerek, tabancasını şakağına dayamaya sürükler şairi. Başka bir dile çevrilmesi çok güç olmakla birlikte, Aragon’dan Neruda’ya, Eluard’dan Nâzım’a, devrimci şiirin anıt şairlerinin tümünün öğretmeni konumundaki Mayakovski’nin büyük başarısı, devrimin elektriğini adeta bedeninde duyması ve bunu şiirsel ritmle okura yüklemesidir. İlya Ehrenburg (1891-1967) anılarında şöyle söz eder Mayakovski’den: “Mayakovski benim için şiirde de, yüzyılın yaşamında da büyük bir olaydı…Felâket şu ki, çeşitli efsanelerin korkunç bir yıkıcısı olan Mayakovski, anlatılamayacak bir hızla bir efsane kahramanı oluverdi. Sanki onun için, aslında olduğu gibi olmamak bir alın yazısı idi…Şiirlerinde Puşkin’in hayranlarıyla, Louvre’un ziyaretçileriyle alay ediyordu, oysa, ‘Onegin’in kıtalarına, eski resme hayranlık duyuyordu…Mayakovski’nin niçin canına kıydığı sorunu üzerinde çok durulmuştur…İnsanlar şairin aşırı derecede duygulu olduğunu sık sık unutuyorlar. Zaten o bundan ötürü şairdir.”

Pasternak’ta, sonrasında Voznesenski’de ve daha birçok Rus şairinde görülen resim sevgisi Mayakovski’de de belirgindir. Ehrenburg, onun için, “Resmi severdi” der, “Resim sanatçılarının ortamını da severdi. Dünyayı duymaktan çok görürdü. Kulağına bir filin bastığını şaka yollu söylerdi.” Ondokuzuncu yüzyıl Rus romanındaki kimi tipler, örneğin Turgenyev’in Bazarov’u ile Mayakovski arasında kurulacak ilişki de, şairi kavramada yardımcı olabilir. “Şu sırada en yararlı şey yadsıyıp dışlamaktır, biz de yadsıyıp dışlıyoruz her şeyi…İlkin ortalığı temizlemeliyiz” diyen; felsefeyi bile romantizm sayan ama yalnızken, kendi içindeki romantizmi öfkeyle ayrımsayarak ormana giden ve orada önüne çıkan dalları kırıp uzun adımlarla dolaşan; “Şimdi artık…karanlık olsun…” diyerek ölen ‘nihilist’ Bazarov; Sırtüstü devrilsem de / çatır çatır kırsam Nevski’nin kaldırımlarında kafamı ya da Bir kuyrukluyıldıza bağla beni, bağlar gibi / kuyruğuna bir atın. / bas kırbacı. / Yıldızların sipsivri uçlarında parçalansın bedenim dizelerini haykırıyor gibidir. Pasternak da, “İnsan, Mayakovski’de kutsal kitabın söyledikleriyle gizli ya da açık benzerlikler bulabilir.” der.

Troçki, Rus fütürizmini şöyle değerlendirir: “Fütürizm, 1890’ların ortalarında başlayan ve Dünya Savaşına karışan tarihsel gelişmelerin sanattaki yansıması…bütün bunların sanattaki sıkıntılı önsezisi idi…Proletarya iktidarı ele geçirdiğinde, Fütürizm daha baskı altında tutulan bir grup dönemindeydi. Ve sadece bu durum bile, Fütürizmi hayatın yeni efendilerinin yanına itti; zaten Devrim’le ilişki kurması ve ona yakınlaşması, bu akımın felsefesiyle de, yani eski değerlere karşı saygısızlığıyla ve dinamizmiyle de kolaylaşıyordu. Yine de, toplumsal kaynağının, yani burjuva bohemliğinin çizgilerini de kendisiyle birlikte bu yeni aşamaya taşıdı…Fütürizmin, sanatı bin yıllık burjuva bağlarından kurtardığını söylemek, bu bin yılın değerini ucuza almak olur…İşçi sınıfı edebi gelenekle kopmak zorunda değildir ve zaten kopamaz da, çünkü o böyle bir geleneğe sahip değildir. İşçi sınıfı eski edebiyatı bilmemektedir; daha onunla yüz yüze gelmesi, kucaklaşması, Puşkin’i iyice öğrenmesi, özümlemesi ve böylece aşması gerekmektedir…Fütürizmin geçmişi abartmalı yadsımasında, proleter devrimciliği değil, bir bohem nihilizmi vardır…Fütürizm, gerek kelime kuruluşu alanında, gerek kelime bileşimi ve söz dizimi alanında, biraz fazla ileri gitmiş, canlı bir dilin taşıyabileceği sınırın ötesine geçmiştir. Ne var ki aynı şey Devrim’de de olmuştur ve bütün yaşayan hareketlerin ‘günahıdır’ bu…Fütürist şairler Komünist dünya görüşünü ve dünya tutumunu, edebiyatta organik bir anlatımını getirecek ölçüde kavramamışlar, iyice öğrenmemişlerdir; bu dünya görüşü, içlerine işlememiştir. Sık sık sanatsal ve psikolojik yenilgilere uğramalarının nedeni de bundan başkası değildir…Fütürist şiirde, hem de onun kendisini bütünüyle Devrim’e veren parçasında bile, proleterden çok bohem olan bir devrimcilik sezmemizin nedeni de budur.”

Troçki’nin, dikkatle incelediği Mayakovski’ye dair belirlemeleri, eleştirel bir okumaya olanak tanır: “Her adımda kendinden söz eder…İnsanı yüceltmek istediği vakit, onu Mayakovski haline getirir. Tarihin en büyük olaylarıyla senli benli bir ilişki içindedir…Bir ayağı Alp Dağlarındadır, öbürü de Elbruz’da…Aşk gibi en mahrem bir şeyden, kavimlerin göçünü anlatır gibi söz etmektedir…Abartmalı anlatımın bir dereceye kadar zamanımızın öfkesini yansıttığı doğrudur. Ama bu, sanatın toptan aklanması demek değildir. Savaştan ya da Devrim’den daha yüksek sesle bağırmak zordur ve bu arada sesiniz de kolayca kısılabilir…Ağır, yüklü imgeleri, çoğu kez kusursuz ve göz kamaştırıcı da olsalar, genellikle bütünü parçalar ve hareketi felce uğratırlar…Görünen, Mayakovski’nin şiirinde en eksik olan şeyin hareket olduğudur. Bir paradoks gibi gelebilir bu, çünkü Fütürizm bütünüyle hareket üzerine kuruludur. Ama işte burda şaşmaz diyalektik girer işin içine: Şiddetli imgelerin fazlalığı, eylemsizlikle sonuçlanır. Hareket, eğer sanatsal olarak, hatta fiziksel olarak algılanacaksa, algımızın işleyişine ve duygularımızın ritmine uymalıdır…Okurda, kendini parçalarda tüketiyormuş duygusu uyanır ve ‘bütün’ü bir türlü yakalayamaz.”

1919 yılı başlarında yeni bir şiir hareketi olarak beliren imgeci akımın en önemli şairi Sergey Yesenin (1895-1925), etkileri günümüz Rus şiirinde de süren duru, aydınlık, keder yüklü şiiriyle; içten gelen sonsuz acısıyla; alabildiğine somut ve sahici doğa duygusu, insancıllığı ve tedirgin ruhunun dinmeyen kaygıları, çalkantılarıyla, günümüzde de taptaze bir şairdir. Bir köylü çocuğu olan Yesenin, müthiş bir ilgiyle karşılandığı Petersburg’da, Mayakovski’nin ilk döneminde etkilendiği Blok ve Belıy ile görüşür. Mayakovski’den farklı olarak, devrimi, belirli düzeydeki bilinçle değil, kendiliğinden bir onayla karşılar ve onu bir Pugaçev ayaklanmasından ayırt edebildiği şüphelidir. 1924’te yazdığı yazıda, imgecilik dahil tüm okulları yadsıyarak, şairin özgür olması gerekliliğini belirtir. Modern dans sanatının kurucularından ve devrin en ünlü kadınlarından Isadora Duncan ile evlenir, onunla Avrupa’ya ve ABD’ye gider, gezi sırasında eşini terk ederek Rusya’ya geri döner.

İmgecilere katılmasının gerisinde bile, Mayakovski ile karşı karşıya gelme dürtüsünün yattığı ileri sürülen Yesenin ile çok soğuk bir kış günü rastlaşmasını anlatır Ehrenburg: “Yesenin birdenbire Mayakovski’ye çatmaya başladı…Bundan bir süre önce Politeknik Müzesinde, bütün bir akşam birbirlerine nasıl küfür ettiklerini dinlemiştim. Ama yine de Yesenin’e, Mayakovski’nin kendisini neden böylesine sinirlendirdiğini sormaktan kendimi alamadım. Yesenin’in cevabı şu oldu: O, bir şeyler için şairdir, ben ise, bir şeylerden ötürü şairim. Neden ötürü olduğumu kendim de bilmiyorum. O yetmiş yaşına kadar yaşayacak, onun heykelini dikecekler. Ben ise, onun şiirlerinin yapıştırıldığı tahta perdenin dibinde geberip gideceğim. Ama ben yine de kendimi onunla değişmem.”

Bu sözlerde, Yesenin’in devrime adanmış şaire yönelik eleştirel tutumu, üne düşkünlüğü, şiirlerindeki yumuşak lirizmin pek belli etmediği öfkesi okunabilir. 21 Aralık 1925’te taburcu edildiği Moskova Psikiyatri Kliniği’nde kilo kaybı, alkolizm ve kuvvetli intihar eğilimi teşhisi konulmuştur şaire. 27 Aralık’ta, Leningrad’daki otel odasında, bir bıçakla kolunu çizerek, kanıyla son şiirini yazar, bavulunun kayışıyla pencereye asar kendisini: Elveda dostum el sıkışmadan, konuşmadan, / Üzülme ve kaşlarını eğme mutsuz. / Ölmek yeni bir şey değil dünyada, / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.

Onun şiirlerini dinlediğinde kendisini tutamayarak ağlayan Maksim Gorki (1868-1936), şairin ölüm haberini aldığında, bir köylü çocuğunun öyküsünü hatırlar: Çocuk tesadüfen şehre gelmiş, orada yolunu kaybetmiştir. Uzun süre dolanıp durmasına rağmen, kendisini tarlasına götürecek sokağı bir türlü bulamaz. Nihayet şehrin kendisini salmadığını hissettiği zaman yere diz çöker, dua eder ve köprülerin birinden atlar. Gorki’nin Yesenin’e ilişkin ilk izlenimi, “Koca Saint Petersburg kentinde dünyası tersine dönmüş, nerden geldiğini şaşırmış, utangaç, sıkılgan bir genç” ifadesiyle somutlanırken, daha sonra Berlin’de gördüğü Yesenin, “Huzursuz ve dalgın. Aklı başka yerde sanki. Çok önemli bir şeyi unutmuş da ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyor gibi”dir. Yesenin, ‘Bir Köpeğin Türküsü’ isimli şiirini okumaya başladığında, Gorki, “Dünyanın en donuk kenti Berlin’i, eyaletlerin en sönüğü Brandenburg’u ve bu en yetenekli, en Rus şairi çevreleyen her şeyi yersiz, gereksiz bulur.” Yedi enik yavrulayan dişi köpeğin, çuvala doldurulup götürülen yavrularının ardından düşe kalka koşmasının; bitkin döndüğünde, kulübenin üstünde parlayan ayın, ona yavrularından biri gibi görünmesinin şiiri, insanların umursamazlığa alışmaya başladıkları savaş yıllarında, 1915’te yazılmıştır.

Yesenin şöyle anlatır çocukluğunu: “Köyleri dolaşan gezgin körler sık sık evimizde toplanırlar, dinsel şarkılar, şiirler söylerlerdi. Yaşlı dadım masallar anlatırdı, köy çocuklarının dinledikleri ve bildikleri hep o aynı masalları. Dedem bana eski şarkılar söylerdi, o öylesine ağır, hüzünlü olanları…Bir de saralı dayım vardı. Beni çok severdi, sık sık Oka’ya atları sulamaya giderdik, gecenin sessiz atmosferinde ay suda sarkar dururdu. Atlar su içerken, sanırdım ki neredeyse ayı da içiverecekler, ve ay dağılan halkalarla atların ağzından yüzerek kurtulunca sevinirdim.” İşte ancak böyle bir şair, kızkardeşine, Penceremizde yükselen kayın ağacı / Gibi göründün bana bir süre diye seslenebilir. Yesenin, çöken geçmişte hiçbir şey yitirmediğinden, devrime yabancı değildir. Ama, devrimle nitelikleri ayrıdır. Lirik, içe dönük şairin günü, sert kavgaların değil dostluğun, sevincin, sevginin egemen olduğu gelecektedir. Savunmasızlığının farkındaki Yesenin, son şiirlerinden birinde çiçeklere veda eder ve gider.

Dönemin Rus şiirinde etkin akımlardan bir diğeri, simgeciliğe tepki olarak doğan akmeist hareket, adını, eski Yunancada ‘zinde güç’ anlamına gelen bir sözcükten alır. Gizemcilik ve belirsizliğe karşı nesnelerin somut belirginliğini savunan akımın kuramcısı ve önderi Nikolay Gumilyov (1886-1921), başlıca şairleri Anna Ahmatova (1888-1966) ve Osip Mandelştam’dır (1891-1938). Tarih ve felsefe öğrenimi gören ve şiirlerinde Nietzsche felsefesinin izleri görülen Gumilyov, 1921 yılında çarlık yandaşı bir ayaklanmaya katıldığı gerekçesiyle kurşuna dizilir. Bir memur ailesinin çocuğu olan, hukuk, edebiyat ve tarih öğrenimi gören Ahmatova, 1910-1916 yılları arasında, Gumilyov’la evli kalır. Mistik çağrışımlarla yüklü, içe dönük, lirik şiirleriyle tanınan şair, devrimle uyuşamasa da yurdunu terk etmez. 1946-1961 yılları arasında, şiirlerindeki kötümserlik bahane edilerek yapıtlarının yayımlanması engellenir. Nobel ödüllü Rus şair Brodski, gençlik yıllarında kendisini destekleyen Ahmatova’nın şiirlerini İngilizceye çevirirken, Dem çeksin hapishane kumruları uzakta, / Neva üzerinde gemiler sessizce gitsin, gelsin dizelerinin şairinin Rus şiir geleneğiyle derin bağlarını vurgular. Pasternak ise, “Batan güz güneşinin ışınları odaya ve okuduğum kitabın üstüne düşerdi. Kitapta iki çeşit akşam vardı. Biri gül rengi bir ışıkla kitabı yalayıp geçen, öteki de kitaptaki basılı şiirlerin ruhunu ve özünü veren akşam. O kitabın yazarına gıpta ettim, böylesine sade bir biçimde vermesini bildiği realite parçalarını yakalamayı başardığı için… Ahmatova’nın ilk şiir kitaplarından biriydi.” sözleriyle anar şairi.

Musevi kökenli küçük bir tüccar ailesinin oğlu olan Mandelştam, eski Fransızca ve edebiyat öğrenimi görür. Devrimi sevinçle karşılayarak çeşitli kültür örgütlerinde çalışır. Derinde, Hlebnikov şiiriyle yakınlığı duyumsanan ve etkileri günümüzde de süren özgün şiirinde, mitolojik öğelere, sözcüklerin tarihsel çağrışımlarına yer verir. Ve yelkenleri yorgun düşmüş gemisini bırakıp / Dönüyordu Odysseus, uzayla ve zamanla dolu dizeleri, yine Hlebnikov’dan ‘Kolları Bağlı Odysseus’un Melih Cevdet Anday’ına, metinlerarası bağlar kurmaya olanak tanır. Stalin’le ilgili bir şiiri sebebiyle tutuklanıp sürülen şairin şiirlerini, eşi Nadejda, ezberinde tutarak yok olmaktan kurtarır. Moskova’da, 1938’de üçüncü kez tutuklanan Mandelştam’dan, bir daha haber alınamaz.

Boris Pasternak (1890-1960), ünlü ressam ve güzel sanatlar okulu profesörü Leonid Pasternak ile tanınmış piyanist Rosa Kaufmann’ın oğludur. Skriyabin’e hayranlığının etkisiyle, besteciden müzik dersleri alır. Piyanoyu güçlükle çaldığını, notaları çok ağır okuyabildiğini anlayınca, müziği bırakır. Öğretmenini, “Dostoyevski sadece bir romancı, Blok sadece bir şair olmadığı gibi, Skriyabin de sadece bir kompozitör değildir, sonsuz bir sevinç olanağı, Rus kültürünün zaferi ve kişileşmiş şenliğidir o.” cümleleriyle anlatan Pasternak, çocukluk yıllarına dair, “Hep olduğu gibi, ilk çocukluğumdan beri mistisizme, kör inançlara yatkındım…Altı, yedi yaşlarımda ne çok düşündüm kendimi öldürmeyi!” der. Blok’un ilk şiirlerinde hayranı olduğu unsurları, çocukluğunda evlerine konuk gelen Rilke’nin şiirinde de görür. Aile dostları Tolstoy, Rachmaninov, Gorki gibi isimleri tanıyarak büyüyen, tarih ve felsefe öğrenimi gören şairin ilk şiirlerinde belirgin bir Blok ve Rilke etkisi yanında, tutkulu coşkunluğuyla Lermontov, konu zenginliği ile Tyutçev şiirlerinin de izleri görülür. Rusya’da ün kazanmasını sağlayan ‘Kızkardeşim Hayat’ı 1917’de yazar, 1922’de yayımlar. (İsmet Özel’in, bir şiirine ‘Sevgilim Hayat’ ismini vermesi, Pasternak’ın kitabının ismine itiraz niteliğindedir.) Uzunca süre fütüristler çevresinde görülse de, bu, özellikle Mayakovski ile yakınlığının sonucu olup, herhangi bir edebiyat akımına bağlanmaz; Ve kişiliğinden tek bir dilimi / Harcamayacaksın hiçbir zaman, / Ama diri olacaksın, sadece diri, / Sadece diri olacaksın sonuna kadar der. Gerilimli, zaman zaman anlaşılmaz imgelerle zedelenmiş bir yoğunluktan arılığa yönelen Pasternak, eski şiirlerinin çoğunu eleştirir, “Mayakovski’ye benzememek, onun taklitçisi görünmemek için, kendimde onunla ortak ne buldumsa bastırmaya başladım, bana uygun düşmeyecek o kahramanca edayı ve gösteriş isteğini. Bundan ötürü de üslûbum daraldı ve arılaştı.” der; Mayakovski’nin de, “Siz gökyüzündeki şimşekleri seviyorsunuz, bense bir elektrik telinin içindeyim.” dediğini aktarır. İnsanî-toplumsal sorunları doğaya ilişkin metaforlarla, saydam, duru bir dille şiirleştirir. Kökleri İncil’de görülen arayışları, evren-kaos-sonsuzluk üzerine yoğunlaşır. Devrimci dönüşümlere mesafeli yaklaşır, baskıya, zora, bireylerin kurban edilmesine direnir. Savaş yıllarında yurtseverce şiirler yazar, cephe bölgelerine yolculuklar yapar. Savaş sonrasında Shakespeare’in tüm oyun ve şiirlerini, Goethe, Verlaine, Keats, Shelley, Petöfi gibi şair ve yazarları, yakın dostluklar kurduğu ve zor zamanlarında kendisine evlerini açan Gürcü şairlerin şiirlerini çevirir. Yaratıcılığının ilk dönemlerinden itibaren ürünler verdiği anlatı alanına yoğunlaşır. ‘Doktor Jivago’ isimli epik romanını, Simonov yönetimindeki ‘Novi Mir’ dergisi, kaba bir mektupla reddeder. Gorki’nin ‘Klim Samgin’i ve Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ı ile çarpıcı bağları bulunan roman, bir yıl sonra, 1957’de, bir İtalyan yayınevi tarafından basılır. Pasternak, 1958’de kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü, Rusya’daki tepkiler üzerine, reddetmek zorunda kalır. Nobel’i kazandığı duyulduğunda, kendisini kutlamaya gelen tek yazar, çocuk edebiyatı yazarı Korney Çukovski’dir. Kanser hastası olan Pasternak ve eşinin kısa bir süre sonra yaşamlarını yitirmelerinde, o günlerde maruz kaldıkları baskılar ve yaşadıkları gerilim etkilidir. Siyasal gösteriye dönüşen bir cenaze töreniyle uğurlanan Pasternak’ı son yolculuğunda yalnız bırakmayanlar, yine Çukovski ve gençlerdir, halktır. Yol kıyısında töreni izleyen insanlar, sessizce ağlamaktadırlar. Şairin Moskova yakınlarında, Peredelkino’da bulunan evi, ustasının şiirini “Süslenmeye gereksinimi olmayan düşünce” olarak tanımlayan Voznesenski’nin büyük çabalarıyla, 1990’da ‘Pasternak Müzesi’ne dönüştürülür.

Ehrenburg, şairi şöyle anlatır anılarında: “Tabiatı, aşkı, Goethe’yi, Shakespeare’i, müziği, eski Alman felsefesini, Venedik’in güzelliğini hissediyordu. Kendisini, kendisine yakın olan bazı kişileri hissediyordu. Ama tarihi asla. Başkalarının yakalayamadığı sesleri duyuyordu, kalbin atışını, otların büyüyüşünü duyabiliyordu ama çağın yürüyüşünü hiçbir zaman duyamamıştır…Kendi düşüncelerinden, kendi duygularından, kendi çağrışımlarından kopamazdı. Onunla konuşmalarımız, hatta en candan konuşmalarımız, iki monoloğu andırırdı…Bir keresinde bir başka yazar için, ‘İyi bir insan değilken nasıl olur da iyi bir şair olabilir?’ demişti. ‘Bir bahar sabahını anlatmak kolay, ama kimin işine yarar bu? Fakat bir bahar sabahı kadar basit, açık ve apansız olmak, işte bu çok zor bir şey’ derdi.” Şairin Mayakovski ile yakınlığına dair en çarpıcı gözlemleri yapan da yine Ehrenburg’dur: “Mayakovski’ye, kadınlarla konuşurken kullandığı ikinci bir yedek sesi olduğunu söyleyerek takılırdık. Mayakovski, anlatılamayacak kadar yumuşak ve nazik olan işte bu yedek sesiyle, benim yanımda yalnız bir erkekle, Pasternak’la konuştu….Sonraları yolları ayrıldı. Ama yine de Mayakovski, onu ‘bir deha’ diye adlandırdı. Pasternak, Mayakovski’nin ölümünden söz ederken şunu yazmıştı: Çoktandır istediğim gibi, hıçkıra hıçkıra ağladım.”

“Kaderi, benim en büyük yasım olmuştur” dediği Marina Tsvetayeva’yı (1892-1941) Pasternak’a tanıtan da Ehrenburg’dur. Pasternak şöyle yazar: “Annenski ile Blok ve kimi sakıncaları unutmamak koşulu ile Belıy bir yana bırakılırsa, bütün simgecilerin olmak isteyip de olamadıklarını Marina Tsvetayeva olmuştur.” Pasternak’ın Tsvetayeva’dan aldığı yüz kadar mektubu kaybetmesi, edebiyat tarihi için de bir kayıptır. Ünlü bir sanat tarihi profesörünün kızı olan şair, bir dönem Mandelştam’la aşk yaşar, Ekim Devrimi’ne karşı çıkar, 1922 yılında kızıyla birlikte Rusya’dan ayrılır. Paris’teki göçmen Beyaz Rus yayın organlarında yayımladığı şiirleri, Rusya’da el yazısıyla çoğaltılır. 1939’da yurduna döner ancak 1941 yılında, yaşadığı şehrin savaş nedeniyle boşaltılışı sürecinde intihar eder. Mayakovski’den Voznesenski’ye bağlanan bir şiirin yenilikçi, kural bozucu, gözüpek şairi Tsvetayeva’nın etkileri, günümüz Rus şiirinde de canlılığını sürdürmektedir.

Hırsız ağzı, Çingene ağzı, Odesalı Yahudi ağzıyla şiirler yazan İlya Selvinski (1899-1968), 1924’te konstrüktivizmin kurucularından biridir. Makina tekniğinin başarılarını şiirde yansıtma amacındaki akımın öncüsü Selvinski, aktörlük, sirk güreşçiliği, rıhtım hamallığı gibi işlerde çalışır, toplumsal bilimler eğitimi görür, ilerleyen yıllarda daha geniş boyutlu temalara yönelerek, kutuplar da dahil pek çok yere yolculuklar yapar, ‘Rusya’ adlı manzum tarihsel destanını yazar. Şaire göre, Sandalye odundandır. Odundandır masa. / Fakat ağaç, odundan değildir.

Ünlü şair Tvardovski’nin sözleriyle, “…tümüyle siyasal ve kimi zaman düpedüz ajitasyon niteliğindeki konulara lirik, gönül okşayıcı anlatım yolları bulan” Mihail İsakovski’nin (1900-1973) şiirlerindeki pek çok dize ve söz, konuşma diline yerleşmiştir. Yoksul bir köylü ailesinin eğitimsiz oğlu İsakovski’nin 1927’de yayımladığı şiir kitabını, Yesenin’i de çok seven Gorki, övgüyle selamlamıştır.

Yirminci yüzyıl Rus şiirinin en büyük ustalarından Aleksandr Tvardovski (1910-1971), bir demircinin oğludur, felsefe ve edebiyat okur, ilk şiirlerinde İsakovski etkisinde kaldığı görülür. Ayrı dönemlerde toplam 16 yıl, Sovyetler Birliği’nin en büyük edebiyat dergilerinden ‘Novi Mir’in baş yönetmenliğini yapar; Soljenitsin’in ‘İvan Denisevoç’in Bir Günü’ romanını 1962’de dergide yayımlar; edebiyat incelemeleriyle kalıcı çalışmalara imza atar; başta Cengiz Aytmatov olmak üzere birçok yazarın gelişmesinde rol oynar. ‘Vasili Tyorkin’, ‘Tyorkin Öbür Dünyada’ gibi destanları, trajik olanla lirik olanı, coşku ve düşünceyi, şaka ile acıyı buluşturan büyük yapıtlardır. 1979’da Rus gökbilimciler tarafından bulunan küçük bir gezegene şairin ismi verilir.

Yetenekli bir futbolcuyken kendini tümüyle şiire veren Yevgeni Yevtuşenko (1933- ), Rus-Ukraynalı-Tatar kökenli jeolog bir anne babanın Sibirya-Zima’da doğan oğludur. Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde öğrenim gören, Mayakovski geleneğinin sürdürücüsü olan şairin şiirlerinin çoğunda öykülemeye, anlatıya dayandığı, söylev edası taşıdığı görülür. Binlerce Musevi’nin Nazilerce katledilişini konu alan ‘Babi Yar’ isimli şiir kitabında, kendi ülkesindeki ırkçılığı da eleştiren, Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde şiir ve sinema tarihi dersleri veren Yevtuşenko, Sovyet rejimine muhalefetinin gerçek bir muhalefet olmadığı ve konformist olduğu suçlamalarıyla Brodski tarafından ağır biçimde eleştirilir. Hazırladığı ‘Modern Rus Şiiri Antolojisi’ne, Gennady Aigi (Struga Altın Çelenk Ödülü, Andre Belıy Şiir Ödülü ve Boris Pasternak şiir ödülü sahibi şair, 1934-2006), fütürist geleneğin sürdürücüsü Rea Nikonova (1942- ), Vladimir Earle (1947- ) gibi avangard şairleri almadığı gerekçesiyle de tenkit edilmiştir.

Bir bilim adamının oğlu olan Andrey Voznesenski (1933- ), sessel-imgesel özellikleri ve çağrışımlardan yararlanışıyla benzerlik gösterdiği Pasternak’ı tek ustası saymakla birlikte, polemikçi-söylevci havası ve sözcüklere ilişkin gözüpek tutumuyla, Mayakovski geleneği ile de ilişkilidir. Mimarlık öğrenimi gören Voznesenski, Stalin üzerine Sovyetler Birliği’nde basılı olarak çıkan ilk yergi dizelerinin şairidir. Resim tutkusu, pek çok Rus şairiyle ortak noktası olup, mimarlığa ve resme ilgisi, şiirlerinin tema ve imgelerinde kendini belli eder. Şiir kitapları henüz yayımlanmadan kuyruğa giren 500.000 alıcı bulan, Boris Slutski ve Bella Ahmadulina ile 1962’de Moskova’nın Luzhniki Stadyumu’nda düzenlenen şiir okumasına 14.000 kişiyi toplayabilen şair, şiirin sözlü bir el emeği olduğunu bilen zanaatkârlığıyla, şiir işçiliğiyle, Rus dilinin en büyük yenileştiricilerindendir. Pek çok dile çevrilen ‘Oza’ isimli yapıtında, yurdunu şöyle tanımlar Voznesenski: Rusya, yurdum benim, güzellikler diyarı, / Rublev’in, Blok’un, Lenin’in ülkesi.

Rus şiirinin bu iki ‘beat generation’ şairi, Yevtuşenko ile Voznesenski, birbirinin karşıtı yaradılış ve tavrın temsilcisi gibidirler. Köy kökenli Yevtuşenko’nun rengârenk giysileri, abartılı jestleri, sahne adamı gösterişçiliğinin karşısında, Rus dilinin vurgusal özelliklerini onun kadar abartılı kullansa da, belki de ustası Pasternak’ın ruhunu yaşatarak, sessiz bir kıyıda tek başına durmayı seçen Voznesenski.

Tatar bir baba ile Rus-İtalyan kökenli bir annenin kızı Bella Ahmadulina (1937- ), Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde öğrenim görür. Geleneksel kıta düzenine uyarak, sıradan ayrıntıların derinlerindeki şiiri bulabilmesiyle Puşkin-Lermontov geleneğine bağlanırken; Ahmatova, Tsvetayeva ve Blok şiirlerinin sentezine ulaşır. 1950’lerde Yevtuşenko ile evli kalan şairi, Brodski, “Rus dilinin yaşayan en büyük şairi” olarak niteler.

Leningradlı Musevi bir ailenin oğlu olan Yosif Brodski (1940-1996), öğrenimini yarım bırakarak çeşitli işlerde çalışır. Kendi çabasıyla, İngilizce’nin yanısıra, en sevdiği şairlerden Czeslaw Milosz’u okuyup çevirebilmek için Lehçe öğrenir; felsefe, din ve mitolojiyle, Amerikan ve İngiliz şiiriyle ilgilenir. Özellikle Ahmatova’nın desteğiyle 60’ların en gözde şairiyken ‘sorumsuzluk ve asalaklık’ suçlamasıyla tutuklanıp sürgüne, çalışma kampına gönderilir. Bir buçuk sene sonunda, büyük tepkiler üzerine serbest bırakılır ancak geçimini sağlaması engellenir, şiirleri yayımlanmaz. 1972’de yurdunu terk etmek zorunda kalan şair, 1977’de ABD yurttaşı olur, 1987’de Nobel Ödülü alır. Stravinsky, Ezra Pound gibi isimlerin de gömülü olduğu, ‘Ölüler Adası’ olarak bilinen Venedik’teki San Michele’de gömülüdür.

Rus şiirinde felsefi şiir yönelişinin özgün şairi Nikolay Zabolotski (1903-1958); aynı yönelişin simgeci-alegorik yanlarına vurgu yapan düşünce şiirinin ustası Leonid Martinov (1905-1980); Mayakovski ile birlikte Rusya’da şiir okuma gezilerine katılmış olup ilerleyen yıllarda felsefi-lirik şiire yönelen Semyon Kirsanov (1906-1973); şiirlerini Yesenin’e göstermek için Leningrad’a geldiğinde şairin ölüm haberini alan, 30’lu yıllar Rus şiirinin en özgün yeteneklerinden, 1937’de tutuklanıp kurşuna dizilen Boris Kornilov (1907-1938); ünlü sinema yönetmeni Andrey Tarkovski’nin babası, simge ve mecazlarla örülü felsefi şiirin en önemli şairlerinden Arseni Tarkovski (1907-1989); yalın olanla trajik olanı buluşturan şiirleriyle Boris Slutski (1919-1986); ‘organik şiir’ vurgusuyla şiirsel arayışını şiir tekniğinde değil içerikte yoğunlaştıran Yevgeni Vinokurov (1925- ); Yesenin geleneğine bağlı şiiriyle Rus ruhunu yansıtan, bir cinayet sonucu yitirilen büyük yetenek Nikolay Rubtsov (1936-1971); Brodski’nin, “20. yüzyılın en büyük lirik şairlerinden biri” olarak tanımladığı, dili ve temalarıyla öncü niteliğindeki Aleksandr Kuşner (1936- ); Puşkin ödüllü Genrikh Sapgir (1928-1999); minimalist şiirin ustası Vsevolod Nekrasov (1934- ); kısa şiirde ısrarcı Aleksandr Makarov-Krotkov (1959- ) ve Ivan Akhmetiev (1950- ); imgeci çizgideki (Eliot etkisinde) Vladimir Aristov (1950- ); şiirlerini kendi olanaklarıyla, yurtdışında ya da teyplerle çoğaltarak yayımlayan ‘Leningrad Yeraltı’ ekibinden Viktor Krivulin (1944-2001), Sergey Stratanovsky (1944- ), Gennady Alexeyev (1932-1987), Dmitri Grigoriev (1960- ) diğer önemli şairler arasında sayılabilir.

Savaşlar, devrimler yaşamış yurdun ve insanın trajedisinin, ahlâki-felsefi boyutlarıyla derinlemesine tartışıldığı; bireysel ve toplumsal yaşamın ayrıntılarının lirik, epik, çağrışımsal, söylevci, alegorik, ironik, deneysel, gizemci, metaforcu, gerçeküstücü, imgeci, vb. yönelimlerle ele alındığı; sözcüklerin sessel ve anlamsal özelliklerinden zaman zaman fütüristleri andırır biçimde yararlanılan; çağdaş kent yaşamının çeşitli konuşma özellikleri ile bilim-teknoloji kökenli sözcüklerin, İncil esinlenmeleri ile masallar, destanlar, türküler ve argonun; geleneksel kıta düzeni ile özgür koşuğun, yalın söyleyişlerle umulmadık anlam kaydırmaları ve şaşırtıcı mecazların, görüntü ile sesin, vurgunun, ritmin, tonlamanın en yetkin düzeyde bir arada bulunduğu; doğanın mitleştirilmesinden makinanın-elektriğin-kozmosun büyüsüne, kopkoyu karamsarlıktan coşkun iyimserliğe, her alanda büyük, yüce, destansı ile sessiz, utangaç, yumuşak olanın yepyeni sentezlerinin yaratıldığı kardeş, sırdaş, yoldaş Rus şiiri, yanıbaşımızda sürdürüyor devinimini; elmasın çekiciliğine, taşın ağırlığını üstün tutmayı öğretiyor.

Yararlanılan Yapıtlar:

– Ataol Behramoğlu – Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi – Adam Yayınları – 2000
– Ataol Behramoğlu – Başka Gökler Altında – Telos Yayınları – 1996
– Aleksandr Sergeyeviç Puşkin – Yevgeni Onegin – Çeviren: Azer Yaran – YKY – 2003
– Mihail Yuryeviç Lermontov – Hançer – Çeviren: Ataol Behramoğlu – Adam Yayınları – 1983
– Mihail Yuryeviç Lermontov – Zamanımızın Bir Kahramanı – Çeviren: Ülkü Tamer – Milliyet Yayınları – 1995
– Aleksandr Blok – Mavi Yağmurluk – Çeviren: Kanşaubiy Miziev, Ahmet Necdet – Everest Yayınları – 2005
– Anna Ahmatova – Ardından – Çeviren: Sabit Yılmaz, Mustafa Ziyalan – Varlık Yayınları – 2002
– Boris Pasternak – O Günler – Çeviren: Melih Cevdet Anday – Nobel Yayınları – 1966
– Boris Pasternak – İkinci Doğuş-Seçilmiş Şiirler – Çeviren: Azer Yaran – Adam Yayınları – 1994
– Osip Mandelştam – Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben – Çeviren: Cevat Çapan, Seyhan Erözçelik – İyi Şeyler Yayıncılık – 1999
– Vladimir Mayakovski – Şiirler – Çeviren: Sait Maden – Çekirdek Yayınları – 2004
– Sergey Yesenin – Sönüyor Al Kanatları Günbatımının – Çeviren: Azer Yaran – Adam Yayınları – 1992
– Andrey Voznesenski – Oza – Çeviren: Mehmet H. Doğan, Turgay Gönenç – Opus Yayınları – 1997
– Ivan Turgenyev – Babalar ve Oğullar – Çeviren: Nihal Yeğinobalı – Engin Yayıncılık – 1999
– Lev Nikolayeviç Tolstoy – Anna Karenina – Çeviren: Hasan Âli Ediz – Cem Yayınları – 1968
– İlya Ehrenburg – İnsanlar Yıllar Hayatlar – Çeviren: Hasan Âli Ediz – Altın Kitaplar Yayınevi – 1968
– Maksim Gorki – Edebiyat Yaşamım – Çeviren: Şemsa Yeğin – Payel Yayınları – 1978
– Leon Troçki – Edebiyat ve Devrim – Çeviren: Hüsen Portakal – Kabalcı Yayınları – 1989
‘Sanat Cephesi’, Ekim-Kasım 2008

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Platonov’un izini sürdüğü o tek gerçek

Maksim Gorki’ye yazdığı bir mektupta “Bir Sovyet yazarı olabilir miyim sahiden? Yoksa nesnel olarak imkânsız mı? diye sorar Andrey Platonov…...

Kapat