Kediler – Onat Kutlar

Bir sürü ölmüş kediyle bir arada yaşamayı seven o eski dostumuzu uzun uzun hatırlamakta ne fayda var. Şimdi onun saçları uzamıyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Belki de uzun bir uykuya yatmıştır. Öyleyse rahatça giyinebilir, sokağa çıkabilirim.
Altı gündür bu şehirdeyim. Hep kenar mahalleleri, sessiz sokakları, pis çamurlu dere boyunu gezdim. Kalabalık yerleri ve oraların insanlarını tanımıyorum. Acaba beni birinin tanıyabileceğinden mi korktum? Sanmıyorum. Bir hafta önce işimden atıldım. Ama korku yok. Tersine ipsiz bir deve gibi başımı istediğim deliğe sokabilmekten memnun dolaşıyorum.
Kapıya indim. Posta rafında adıma gelmiş bir mektup. Şaşırdım. Kimden olabilir? Kimseye haber vermeden usulca sıvışıp geldiğim bu şehirdeki adresimi kim biliyor? Heyecanla zarfı açtım.
“Dostum,” diye başlıyordu mektup.
“Bir haftadan beri merak içindeyim. Birdenbire nasıl ortadan kaybolduğunu anlayamadım. Evine sordum. Ev sahibi kadın hiçbir şey bilmediğini söyledi. Gar şefine seni tarif edip böyle birini gördün mü dedim. Sarı çizmeli Mehmet Ağa, beyefendi!., dedi, ben nereden tanıyayım? Ümitsiz eve döndüm. Başı belada değilse elbet bir gün gelir diye düşündüm.
İki gün önce biri geldi. Garip bir adam. Başında fötr şapka. Ayağında kıl potur ve uzun konçlu postallar vardı. Bıyıkları da kocaman. Sırtında doksan üç savaşından kalma bir martinle geldi, kapıya dayandı. Senin gelip gelmediğini sordu. Yok kardeşim dedim, yerini bile bilmiyorum. Sonra bazı şeyler anlattı. Seni muhakkak bulmalıymış. Sözde sen herifin bir dostunu işkenceyle öldürmüşsün, ne bileyim daha bir yığın saçma şeyler. Neyse, seni yarın saat dörtte, istasyonun yanındaki kır kahvesinde bekleyecek. Görülecek hesabı varmış. Beni de görmeyi unutma, meraktan ölüyorum. Gözlerinden öperim.
Not:
Ha, bu adresi de o herif verdi. Doğru mu, değil mi bilmiyorum. Belki de şimdi bu mektup senin eline geçmemiştir. Bir posta rafında duruyordur. Neyse, selamlar.”
Notu okuyunca bir gülmedir tuttu beni. Oradaki basit saçmalığı bir türlü anlayamıyor, anlayamadığım için de boyuna gülüyordum. Otel kâtibi gözlüğünün üstünden kötü kötü baktı. Başımı sallayarak sokağa fırladım. Sokakta bir güz ikindisi. Gece yağmur yağmıştı. Asfaltın ortasında küçük gölcüklere birkaç akasya yaprağı düşmüş yüzüyordu. Otomobillerin, kalabalık sinema kapısının, postanenin önünden geçtim. Mektubu düşündüm. Kötü şeyler yazılıydı. Belki de bir yığın saçma. Birisi benden hesap soracaktı. O ölmüş, yaşlı dostumuzun hesabını. Poturlu ve fötr şapkalı bir adam. Üstelik martini de var. Belki de ağızdan dolma. Ne olursa olsun, epeyce korktum. Üşüdüm. Kafam binlerce lirayı yanlış saydığını fark eden bir veznedarın kafası gibiydi. Kâğıtları hızla çevirip yeniden başladım. Ta o işe gitmediğim ilk günden.Yirmi iki ekim sabahı kendimi daireye gitmeye isteksiz buldum. Canım evde oturmak, bir dosta gitmek, kısaca avare bir gün geçirmek istiyordu. Üstelik bu halim bana pek olağan bir şeymiş gibi geldi. Sanki o güne kadar birçok defalar canım çekmediği için işe gitmekten vazgeçmiştim. Oysa dokuz yıllık öyle ya aşağı yukarı dokuz yılı buluyor memurluk hayatım öylesine bir makine düzeni içinde geçmişti ki, iki bin altı yüz doksan iki sabah, kasaba meydanındaki o büyük saat tam ben vali konağının önünden geçerken sekiz otuzu çalmıştı. Ne bir adım önce, ne bir adım sonra. Bu yüzden yeryüzünün düzen duygusuyla ün salmış bir yığın büyük adamıyla aramda bağlar tasarlamış, hatta gülünç hayaller kurmuştum.
Yatağın içinde düşünüp dururken, uyuşuk bir kaplumbağanın o ne yapacağını bilmez, bilinçsiz atılışıyla birden kalktım, giyindim ve sokağa fırladım. Önce ayaklarım nereye götürürse oraya gideyim diyordum. Ama biraz sonra bilinçaltının işe karıştığını, belirli bir yöne sürüklendiğimi fark ettim. Tuhaf bir zincirleniş beni eski günlerin kaynaştığı bir kalabalık düzene, sonra oraya ait silik bir anının zorla ittiği bir merak duygusuna sürükledi. Bulvar hafif bir yağmur altında ağır ağır ıslanıyordu. Dalgınlıkla, arkadan gel|en bir otomobilin altında kalmamak için bulvarın soluna geçtim. İçimde o tuhaf merakı, o çocukça merakı duyarak ellerim cebimde dört yol ağzına doğru yürüdüm. Pembe boyalı ilkokulun bitişiğindeki küçük yapıya düzayak açılan kapının önünde durdum. Sımsıkı kapalıydı. Yıllardan beri kimse açmamış gibi kapalıydı. Bekledim, açılmadı. Birden sabırsızlandım. Kapının çabucak açılması gerekmiş gibi geldi. Geç kalıyordum. Saat dokuza iki kala olmalıydı. Saatime baktım, gerçekten dokuza iki vardı. Şimdi her gün nefes nefese daireye yetişen sayman bile gelmiş oturmuştur masasına diye düşündüm. Şef gözlüğünü indirip bakıyordur masalara. İçimde iki değişik utanç duygusu birbirine karıştı. Kapı açılsa kurtulacaktım. Bulvar daireye giden açık bir yoldu. O kadar kolay ki. Durak iki adım ötede. Otobüs yolda görünüyor. Tokmağı hızla vurdum. Tahta aralıklarından ince bir toz döküldü. Birden bir çift takunyanın tıkırdadığı, taş döşeli kuytu bir Ermeni avlusu. Sonra kapı menteşelerinden sökülür gibi gürültüyle açıldı. Hemen içeri girdim. Otobüsü görmemek için kapadım kapıyı.
Şu anda bu şehirde kimse, kalabalık, gürültülü, fıkır fıkır bir caddenin hemen kıyısında, ona bunca yakın, bunca kolay, ama ondan bu kadar ayrı, sessiz, ölü bir havanın varolabileceğini düşünemezdi. Kapı kapanınca her şey dışarıda kaldı. Aralıkta durdum. Yüksek takunyalara tünemiş eski dostum hiçbir şey söylemeksizin yüzüme bakıyordu. Gözlerinde hemen ağlayacak gibi duran o eski, tortulu hüzün. Onu eskiden de böyle görürdüm. Küflenmiş bir limon gibi tatlı sert, tedirgin. Ama hep susardı. Onu kapı deliklerinden, pencere aralıklarından ya da müşterisine kapıyı açmasından faydalanıp odasının bir köşesinden merakla seyrettiğim günlerde de böyleydi.
Belirsiz bir davranışla omuzlarını silkti. Sonra zararsız bir hayvana rastlamış gibi yavaşça eğilip bir çardak gülü bozgununun payandasını düzeltmeye başladı.
Avlu eskisi gibiydi. Zengin limonluklarda hiçbir yeri olmayan, çoğu kimselerce çiçekten bile sayılmayan, alçakgönüllü bitkiler doldurmuştu bahçeyi. Melez, soysuzlaşmış dikenli güller, sarısabırlar, hatmiler, tek katlı cılız kasımpatıları. Çoğunun yaprakları dökülmüş, tomurcukları kurumuştu. Ama dostum onların diplerini büyük bir dikkatle karıştırıyordu. Sakalı gülün yapraklarına dolaşıyordu.
“Yahu,” dedim yavaşça. “İnsan böyle mi karşılar! Kırk yılda bir geliyoruz. Bir merhaba bile yok mu?”
İrkilerek döndü. Yüzü korku içinde gibiydi. Gülümsemeye çalışarak: “Ha? Yok! Daldım. Merhaba! Yok canım!”
Konuşması tutuk, belki biraz de kekemeydi. İçeriye yürüdüm. Oda kapısı aralıktı. İttim. Girdim. Bir an garipsediğim, sonra bütün ayrıntılarıyla hatırladığım, sonra da alıştığım bir koku içimi dolduruverdi. Hani o bir eski zaman matbaasının, bir oto tamir evinin, bir kış ahırının ya da bir derici dükkânının kendine özgü bulunmaz kokusu. Kıl pöstekiyle karışık tutkal kokusu. Birden rahatladım. Gittim oturdum bir iskemleye. Duvarlarda utlar, kemanlar. Göğüslerini anlatılmaz güzellikte sedef oymalarının kapladığı utlar. Yerde eski bir kilim. Odayı kaplayamamış. Açık kalan yere bir hasır katlanıp konmuş. Hani kediler?
Kapı açıldı, dostum içeri girdi. O esnada nerelerden fırlayıp çıktılar anlayamadım, sürüyle kırçıl kedi. Odayı öylesine doldurdular ki. Uzun çizgiler gibi tavanı keserek uçuştular. Bir süre onları seyrettim.
Dostum uzun uzun onların hikâyelerini anlattı. Bunları biliyordum. Sokağa yılda bir defa ya çıkar ya çıkmazdı. Öbür günleri hep kedilerle. Tuhaf kedilerdi bunlar. Hatta kediye pek o kadar benzemedikleri bile söylenebilirdi. Dokununca dağılan, uçan, kaybolan şeylerdi. Bunca yıldır yaşıyorlardı. Bu evcil kuşların yuva yapmayı düşündüğü karmakarışık saçların gizlediği kafa hep onları besliyordu. Bunca yıldır yiyecekleri hep ayaklarına geliyordu. Gözlerini yeryüzüne açalı beri hiç aydınlık yüzü görmemişlerdi. Güneş görmemiş, nemli mahzenlerde sapsarı yeşermiş cılız buğdaylar gibi soluk, kişiliksiz ve bencildiler. Dostum hepsini bir arada besliyordu. Belki de yirmi kadardılar. Her birine bir saatini verse günü doluyordu. Sonra utlar.
Oturdu. Utlardan birini eline aldı. Bozuk, tellerinden yalnız ikisi kalmış bir çalgıydı bu. Parmaklarıyla bir iki dokundu. Sedef işlemeli göğsünden tozlar döküldü. Tozlu sesler. Uzun uzun çaldı. Belki de akort ediyordu. Tellerden ilkel, garip bir ezgi yayılıyordu ortalığa. İçimde yıllardır duymadığım, alışık olmadığım bir rahatlık duygusu uyandı. Bu karanlık odada birkaç gün, belki daha uzun bir süre kalmayı istedim. Gerçi pek sıkı fıkı değildik. Ama olsun ne çıkar. Kedileriyle ilgilenirdim. O da bundan korkunç bir zevk duyardı.
“Kedileriniz çok güzel,” dedim yavaşça.
Başını kaldırdı. Telaşlı, heyecanlı bir yüzle konuşmaya başladı.
“Evet… Güzel değil mi! Hepsini ben kendim yetiştirdim. Hepsi de güzel. Eskiden böyle değildim. Gençlik günlerimde. Gece gündüz sokaklarda sütlerdim. Arasıra kedilerle uğraştığım olurdu. Ama ne kediler. Püüüh. Sokak kedileri. Çamurlu. Arsız. Tam ısınırsın kaçıp giderler. Sokak sokak dolaşırdım. Yıllarca bu böyle sürdü. Sonra anladım.”
Durdu. Ağır ağır, “Sokak kedileri sokaklarındı,” dedi. “Bıraktım onları. Ben kendiminkileri yetiştirdim. Bilseniz ne belirsiz şeylerdi. Belki o zamanlarda da yaşıyorlardı. Ama ne bilecektim. Hep o sokak kedileriyle uğraştım. Sonra aklım başıma geldi. Benimkileri yetiştirdim. Kendim gibi besledim hepsini.”
Birden durdu. Gözlerimin içine bakarak, “Hiç kediniz var mı?” dedi.
“Var.”
“Çok mu?”
“Yoo. İki tane.”
“Hepsi de iyi mi?”
“Nasıl iyi mi?”
Anlamamış gibi şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Yani hepsi de mi iyi?”
“Ne demek istediğinizi anlayamadım,” dedim. “”Kedilerin bazıları iyi mi oluyor?”
Hâlâ şaşkındı. Sonra küçümseyen bir gülüşle gevşedi.
“Öyledir,” dedi. “Neyse, dikkat edin. İkisini de aynı derecede besleyin. Birini çok beslerseniz kuvvetlenir ve öldürür öbürünü.” Biraz düşündü. “Öyle ya nerden bileceksiniz. Neyse geçelim. Kedilerimi eskiden kimseye göstermezdim. Bakışlardan dağılıyorlardı. Ölenleri bu utlara gömdüm.” Yüzündeki hüzün tortulandı. “Şimdi büyüdüler. Kaç yıldır kapımı çalanlara gösteriyorum. Artık onlar korkuyorlar. Onlar kedilerimin bakışlarından korkuyorlar. Kedilerim bir bakmasın gözlerine, dağılıyorlar, kayboluyorlar, kaçıyorlar.”
“Korkuyorlar mı?” dedim yavaşça. “Neden?”
“Size göre değil,” dedi.
“Bana göre değil mi? Neden bana göre değil?”
Kelimelerin üstüne basa basa, beni egemenliği altına almak ister gibi, “Siz onları seviyorsunuz,” dedi.
Hafifçe irkildim. Bir sevgiye konu olacak yaratıklar değildi bunlar. Gözlerimi dostumdan ayırmadan havaya baktım. Kedilerden biri bir yarım çember çizerek gözlerimle ampulün arasından hızla geçiyordu. Baktığımı görünce birden durdu. Havada, donmuş bir taş gibi durdu. Kuyruğunu kıvırıp bana baktı. Gözbebekleri üst üste kapanmış bir parantez gibiydi. Ona dikkatle baktım. Gözleri gözlerime bakıyordu. Yabansı, soluk, anlaşılmaz. Bu öylesine bir kumardı ki, şansımı denemeyi sonraya bırakmak zorunda kaldım. Kedi kaydı. Çemberini tamamlayıp hasırın kıvrımlarında kayboldu.
“Galiba öyle,” dedim. “Kedilerinizle bir arada yaşamayı çok isterdim.”
Dostum parmaklarını oynattı. Çalgının oymalı göğsünden tozlu, soluk kedi tüyleri dökülmeye başladı.
Kaç gün bilmiyorum. Onunla birlikte kaldım. İlk günler belirli bir huzuru sürdürmenin sevinci içindeydim. Sonra bu sevinç zayıflayıp kaybolunca kendimi eski bir odada, acayip bir adam ve bir yığın bencil kediyle bir arada buldum. O zaman aramızdaki o şaşmaz ve anlaşılmaz ilgi kuruldu: Düşmanlık. Bu nasıl oldu bilmiyorum. Ama galiba bir camın öbür yanına geçmek isteyen bir sineğin aslında camın öbür yanında olduğunu bilmemesi gibi bir şey. Onun o sonsuz çabası yok mu? Hâlâ anlayamadım. Anlayamadım. Bugün bile hiçbir şey bilmiyorum. Ama düşmanlık kuruldu. İkinci gündü sanıyorum. Bahçeden bir kasımpatı alıp göğsüme takmak istedim. Belki değmezdi. İşe yaramaz, soluk, taç yapraklarının çoğu kurumuş bir şeydi. Olsun, istedim işte. Tam dostuma dönmüş, “Şu kasımpatılarından mor olanını koparıp geleyim. Göğsüme takacağım,” diyordum. Birden o zamana kadar hiç görmediğim ama varlığını sezdiğim on dördüncü kedi saklandığı yerden çıkıp kendini bütün hızıyla yüzüme fırlattı. Geriye çekildim. Korkunç bir bakışla burnuma sürünerek geçti. Sapsarı olmuştum. Bir de iskemlenin arkalığı. Sırtımı öyle acıttı ki.
“Ne oluyor yahu?” diye bağırdım.
Dostum telaşlandı.
“Durun, durun canım! Bir şey yok. Bazen olur. Yalnızca bir yanlış anlaşılma.”
Bir saat kendime gelemedim. O mor kasımpatı da dalında kuruyup kaldı.
Sonraki günler daha korkunç şeyler oldu. Geceleri uyurken yaptıklarını anlatmak bile güç geliyor. Ya gündüzleri. Örneğin, ut çalınırken ufak bir gürültü yapsam kötü kötü bakıyorlar, sinir bozucu miyavlamalarla kafamı şiş iriyorlardı. Kaçıp kurtulmayı düşünmedim değil. Ama kapının ardındaki cadde, gürültü, kalabalık, bizimkiler ve bütün ötekiler bana çok uzaklarda kalmış bir geçmişin artık düşünmesi bile hayalden başka bir şey olmayan ayrıntıları gibi geliyordu.
Üçüncü gündü sanıyorum. Öğleye doğruydu. Dostumla karşılıklı oturmuş düşünüyorduk. Kediler ortalarda yoktu. Bir ara ona burada oturmaktan sıkılıp sıkılmadığını, kapıyı açıp caddeyle bir ilgi kurmanın mümkün olup olmadığını soracak oldum. Birden o şeytanlardan birkaçı köşelerden fırlayıp üstüme atılınca, “Eee! birader,” dedim. “Yeter artık. Ne bu? Şu kedilerinize bir çekidüzen verin. Hele bazıları yok mu? Artık bayağı rahatsız olmaya başladım.”
Ben bunları söyleyince birkaçı daha atıldı yüzüme. Dostum heyecanla, “Hiçbir şey yapamam,” dedi. “Onları ben öyle olsunlar diye yetiştirdim, hiçbir şey yapamam. Asıl siz kendinize bir çekidüzen verin.”
Kan tepeme sıçradı. Güçlükle tuttum kendimi. Anlaşılan bu serseri kedileriyle üzerimde bir egemenlik kurmak istiyordu. Bütün gece bir çare düşündüm. Şu kedileri bir ortadan kaldırabilsem diye düşündüm. Çok güçtü. Dokununca dağılıyor, sonra yeniden eski biçimlerini buluyorlardı. Suya çizgi çizmek gibiydi. Sonunda sabaha karşı buldum. Uzun bir yoldu ama en sağlamıydı galiba. Neden daha önce düşünemediğime şaştım.
Ertesi gün hemen planımı uygulamaya koyuldum. Oldukça güç oluyordu4 Sakallıyla konuşmalarım bana yardım etmese belki de bu işte hiç başarı gösteremeyecektim. Bu konuşmalar aracılığıyla daha iyi sonuçlar aldım. İşe iyilerden başladım. İyi kedilerden. Önce onları besledim. Domuzlar gibi semirdiler. Artık öbürlerinin yiyeceklerini kapıyorlar, yerlerine gidip oturuyorlardı. Bu durum sonucunu göstermekte gecikmedi. Bir öğle vakti büyük bir kavga çıktı. Sakallının bütün çabasına rağmen kedilerden biri öldü. Bir pelte gibi dağıldı, bir daha eski biçimine dönemedi, belirsizleşti, geldiği yere gitti. Sakallı çok üzüldü buna. Sinirinden saatlerce ağladı. Tam ortalık bir parça yatıştığı sırada ikinci bir kavgada bir kedi daha ölünce üzüntüsünden yatağa düştü. Yatağını iyi bir yere yerleştirip ona çay pişirdim. Udunu istedi. Biraz akort ettikten sonra başucuna astı. Üzüntüsü dinmek bilmiyordu. Uzun bir süre hıçkırıklar içinde kekeleyerek yakındı. Kavganın neden çıktığını bir türlü kestiremiyordu.
Hiç acımadım. İşe devam ettim. Her gün bir iki tanesi gidiyordu. Odanın havasını dolduran o yoğun koku hafifliyor, tavanda anlaşılmaz şekiller çizen, devinip duran kırçıl çizgiler azalıyordu.
Dostum artık pek az konuşuyordu. Ut başucunda asılıydı. Akort etmek bile istemiyordu. Zayıfladı. Gözleri çöktü. Doktor getirmek istedim. Kesin olarak reddetti. Yemek yemiyordu. Sütçünün her sabah kapıya bıraktığı sütünü içmez olmuştu. Günlerimiz tuhaf bir çılgınlık içinde geçiyordu. Sıçrayan, kavga eden, ölen kediler, hastalık kokusu, uykusuz saatler. Böyle giderse bir gün onu öldüreceğimi bildiğim halde, üstüne titriyor, bütün isteklerini pek isteği yoktu ya yerine getiriyordum. Kimbilir belki de onun öleceğini kabul etmek istemiyordum. Ama bu, gün gibi apaçıktı.
Yağmur gittikçe bastırdı. Eski evin tavanlarından sular sızıyordu. Döşemede öylesine su birikti ki, bahara kadar kalsa hasırlar yeşerebilirdi. Avluya bile çıkmıyordum. Avlu bana artık oksijeni bol, yaşayamayacağım bir ortam gibi geliyordu. Ama odadaki hayatım dayanılmaz bir durum alınca bu, hastanın odadaki son temiz hava kırıntılarını boğuk nefeslerde tükettiği ve kendini ölüme hazırladığı gündü bahçeye fırladım. Yağmur altında sarhoşlar gibi dolaştım.
O gün öğleden sonra son kedi öldü. Dostuma, hastalığın ölü kedilerle birarada yaşamadan arttığını, onların insana umutsuzluk verdiklerini anlattım. Sonra sağlık meselesini. Odanın ortasında bir yığın leş. Bırak artık şunları dedim. Şu dış kapıyı açayım. Gidelim. Daha temiz, bir hastane mi olur ne olursa, çekip
gidelim dedim. Konuşamıyordu. Boğazından kesik bir hırıltı çıktı. Kaslarıyla, “Hayır,” dedi. Ölü kedilere sanki canlıymışlar gibi sevgiyle bakıyordu. Geçmişi, kedi tüyleriyle dolu yoksul utları düşünüyordu.
O zaman günlerce tutsak kalmış birine açılan özgürlük kapısı gibi sokak kapısına saldırdım. Açtım. Cadde bütün gürültüsüyle doldu içeriye. Yağmurda iki gazoz içtim. Yarım kilo keçiboynuzu aldım. Bir otobüse yetişmek için bir duraktan öbürüne kadar koştum. Sonra bir fotoğrafçıya girip tam on iki tane vesikalık çektirdim.
Sonra bir otobüse binip G.’ye geldim.
Altı gün G.’yi gezdim. Hep kenar mahalleleri, çamurlu, pis dere boyunu. Yine de bir mektup geldi, buldu beni. Poturlu martinli bir adam beni bekliyormuş. Oysa kimse görmemişti. Hem ben de bir şey yapmamıştım ki. Herif kendi kendine öldü öldü mü? bir korkudur aldı beni. O ıslak, alaca rüzgârlı, rahat ikindide üşüdüm, titredim. Yeni bir hesap başlıyordu. İstasyona gittim, ilk trene binip kasabama döndüm.
İstasyonun yanındaki kır kahvesi. Şimdiye kadar gelmemişim demek buraya. Bir tahta barakanın önünde beş on masa. Sırıkların ucuna gerilmiş kırmızılı beyazlı yuvarlak tenteler. Uçları rüzgârdan yırtılmış, sallanıyor. Arasıra bir parçası kopup hafif bir kelebek gibi lokomotif dumanlarına karışıyor. Yağmur dinmiş, hava ılık. Bir masaya çöktüm. Beklemeye başladım. Olayın tek tanığı aslında tek tanık benim. O nereden tanık oluyor benden hesap soracak. Sorsun bakalım. Artık temizlensin şu iş, diye düşündüm. Düşmanlıkla, boğuşmayla, sıkıntıyla, korkuyla geçen şu kadar günden sonra artık bitsin her şey diye düşündüm. Ne olacaksa olsun. Hızlanan bir trene yetişmek isteyen ama yetişeceğine kimsenin inanmadığı biri gibiydim. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.
Bir çay söyledim. Gözlerimi yoldan kuş uçurtmayacak bir noktaya çiviledim. Ve bekledim. Akşam oldu. Gelmedi. Eve gitmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Ya o sırada gelir, beni bulamazsa. Hava ılıktı. Paltoma sarınıp oturdum. Kahveci gelip birkaç defa baktı. Sonra başını sallayıp barakasına gitti yattı. Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Sonra yeniden akşam. Çay içmekten ağzım buruldu. Cebimde delikli iki kuruştan başka bir şey kalmadı. Açlıktan, soğuktan dizlerim titriyordu. Hiç kalkmadım oradan. İskemlenin ayakları çimende yer etti. Böylece kaç gün geçti.
işte rüzgâr tentemin son parçasını da aldı, götürdü. Nerdeyse sabah olacak. Dört kırk treni dağın ardında. Başım dönüyor. Midem kazınıyor. Kahveci üç gündür yanıma uğramadı. Artık zararsız bir süprüntü gibi bakıyor bana. İçerde esrar çekiyorlar. O daracık, kasvetli barakada. Dün biri ölmüş olmalı. Musalla taşını yıkayıp temizliyorlar. Temizleyicilerden biri poturlu. Başında da fötr şapkası var. Belki de odur. Bana baktı bir an. Zaferi o kazanıyor. Kalkıp gitsem yanına. Nerde… Gözlerim bile görmüyor artık. Yalnız rüzgârı görüyorum. İkinci bir tenteye başladı. Parça parça götürüyor.

Kediler – Onat Kutlar

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
‘Hafif Soluk’ adlı öykü – İvan Bunin

Mezarlıktaki henüz taze killi toprak tümseğinin üzerinde meşeden sağlam, ağır ve düzgün bir haç duruyordu. Nisan ayıydı ve günler griydi;...

Kapat