?Kiralık Ev? adlı öykü ? Jaklin Çelik

Genç kadın, cumbalı ahşap evin önünde durdu. Dört katlı binayı aşağıdan yukarıya süzdü. Elini tuttuğu çocuk, iki kanatlı tahta kapının önünde ufacık kalıyordu. Kadın, “Herhalde burası.” diye düşündü. Kapının yanındaki ipi iki defa çekip bıraktı; çıngırak üç dört defa vurdu. Çocuk, gözlerini ipe dikti, bütün çabalarına rağmen sesi çıkaran çıngırağı göremedi.

Alelacele üstüne başına son bir çekidüzen verdi genç kadın. Çocuğun cebindeki mendilin yerinde durup durmadığını kontrol etti.

“Burnun akarsa sil kızım, olur mu?”

Çocuk; “olur” dercesine başını salladı. Elini cebine sokup mendilini sıkı sıkıya tuttu.

Çok geçmeden, geniş, kocaman tahta kapı önce “şlink” sonra “şlank” sesiyle aralandı. Tavandaki delikten sarkan ip, kapının açılan kanadındaki kilidin diline bağlıydı. Böylelikle, ip yukardan çekildiğinde, demir dil kapının sabit kanadı üzerindeki raydan kurtulup ardına dek açılıyordu. Çocuk, kapı açıldığında yüzüne vuran serin havayı hissetti, gördüğü manzara büyüleyiciydi. Annesi, yüksek tavanlı mermer taşlığa adımını attı, tahta kapıyı yavaşça yerine itti. Bu defa kapı “şlank” sesiyle kapandı.

Sağlı sollu iki tahta merdiven yukarıya, birinci kata çıkıyordu. Önlerinde duran iki taş basamak, iki metrekarelik, sağında ve solunda iki küçük bölmenin bulunduğu iki tahta kapılı sahanlığa iniyordu. Daha önce banyo olarak kullanılan bu bölmeler, merdiven boşluğundan yararlanılarak yapılmıştı ve şimdi odunluk olarak kullanılıyorlardı.

Merdivenlerden ağır ağır inen birinin ayak sesleri duyuldu.

“Ev sahibi herhalde.” diye düşündü kadın.

Tek basamakla ikinci büyük taşlığa indiklerinde, çocuk usulca annesinin elinden sıyrılıp, sol dip kısımdaki bahçe kapısına yöneldi. Güneş ışıkları içerdeki nem kokusuyla birlikte yüzüne vuruyordu. Hemen solda, duvarın üzerindeki örümcek tutmuş taş rafta renkli bir tabak ilişti gözüne. Elini uzatıp almak istediğinde tabak yere düşmüştü bile.

Arkadan, yaşlı, kısık, tiz bir ses:

“Dokunma ona, bak ne yaptın!” diye bağırdığında, çocuğun ilk gördüğü, annesinin yüzündeki o mahcup ifade oldu.

Genç kadın alt dudağını ısırarak, tabağı yerden aldı ve rafa, tozların arasındaki temiz kalmış dairenin üzerine özenle yerleştirdi. Küçük çocuk, sesin sahibi yaşlı kadınla göz göze geldiğinde, sesi gibi yüz ifadesi de hiç hoşuna gitmedi. Kadının açık renk sabahlığının altındaki vücudu kaskatı kesilmiş, elleri titriyordu. Bembeyaz saçlı, pamuk tenli bu kadının, kendisinden pek hoşlanmadığını anlamıştı. Zaten bunu fazlasıyla belli de etmişti.

Yaşlı kadın evi kiralamak için gelen genç kadına döndü:

“Ben evimde çocuklu aile istemiyorum.” dedi bir çırpıda.

Genç kadının yüz ifadesinde, eteğine yapışmış duran çocuğuna karşı bir suçlama yoktu artık. Yaşlı kadın evinde kesinlikle çocuk istemiyordu. Onu ikna etme girişimleri boşuna olacaktı. Bu sert çıkış karşısında, iki çocuğunun daha kendisiyle gelmek istediğini, utanma belasına onları evde bıraktığını nasıl söyleyebilirdi genç kadın.

Kısa süren sessizliği, tahta basamaklardan aşağı inmekte olan terlik sesleri bozdu.

“DiginAzat, ur es*??

“Hoş em Kayane, yegur*?”

Çocuk, gözlerini fal taşı gibi açtı. Ayak seslerini dinledi. Anlamadığı bir lisan

konuşan biri giderek yaklaşıyordu. Bu ikinci yaşlı kadının suratından önce siyah file terliklerine dikti gözlerini. Kayane, Azat’a dönerek, İstanbul Ermenilerinin şivesiyle:

“Ev için geldiler?” diye sordu.

Azat memnuniyetsizlik belirten bir edayla:

“E he…” demekle yetindi.

Kayane bu cevabı aldıktan sonra genç kadına:

“Haysınız*?” diye sordu. Şaşalayarak sorusunu düzeltmeye koyuldu hemen. “Yani Ermeni misiniz, demek istedim…”

Genç kadın bu sorudan biraz sıkılmış gibiydi.

“Kocam Hay, ben Süryaniyim.”

Bu defa iki yaşlı kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşkın bakan iki çift göz genç kadına dikildi.

Kayane:

“Siz de vaftiz oluyorsunuz?” diye sordu.

Genç kadın şaşırmıştı.

“Tabii ki, bütün Hıristiyanlar gibi.”

Evi kiralamaya gelen bu genç kadın, anlam veremediği bu soruya şaşırmış, bu iki yaşlı kadına bakıyordu. Kayane kendini hemen toparladı.

“Bilgisizliğimizi bağışla kızım. Azat da, ben de daha önce bir Süryani’yle tanışmamıştık. Oğlan senindir?”

Gerginleşen ortam bu soruyla biraz yumuşamıştı.

“Oğlan değil, kız.” dedi genç kadın.

Kayane’nin kelebek gözlüklerinin arkasındaki gözleri nemliydi. Çocuğa yaklaşıp onu yanaklarından öptüğünde, taşlıktaki nem kokusunu naftalin ve sarmısak kokusu bastırdı. Genç kadına döndü:

“Başka çocuk vardır?”

Genç kadın bir çırpıda:

“Bundan büyük bir kız, bir de oğlan var evde.”

Kayane, Azat’a döndü; “Azat ka*\ Desene evimiz şenlenecek!” dedi. Azat ifadesiz baktı Kayane’nin suratına. Sinirlenmişti.

Genç kadın bir çırpıda çocuklarının iyi özelliklerini saymaya başladı. O sıra küçük kız cebinden mendilini çıkarıp akmayan burnunu sildi. Bunu yaparken de tiz sesli yaşlı kadının gözlerinin içine içine bakıyordu.

Ev sahibesi Azat Hanım evini üç çocuklu bir aileye kiralamaya gönülsüzce razı oldu. Arkasından, şartlarını birbiri ardına sıralamaya başladı.

“Her hafta merdivenler ve taşlık silinecek. Tahta bezi iyice sıkılacak. Bez sulu kalırsa merdivenler tahta olduğu için çürür, taşlığın zemini de mermer olduğu için üzerlerine basıldığında çamur olur. Taşlığın sokağa bakan camlan ayda bir kez silinecek, örümcekler alınacak. Kapıyı hızlı kapatmak yok. Çocuklar basamakları

yavaş inip çıkacaklar. Evimi sokak gibi kullanmak yok! Onun dışında hele bir yerleşin de konuşuruz. Şimdi aklıma pek fazla bir şey gelmiyor…”

Kayane döndü, biraz mahcup bir ifadeyle:

“Kızı bu kadar korkutma, eve hizmetçi aldığını zannedecek.” dedi.

Azat ters ters baktı Kayane’ye. Genç kadın hemen atıldı. “Tamam, kabul ediyorum.” Kayane rahatlamıştı.

O gün, doğal olarak, ilerde olacaklardan hiç kimsenin haberi yoktu.

Nasıl olabilirdi ki? Kim bilebilirdi, yaşlı Azat’in tersleyerek konuştuğu bu genç kadım beş yıl sonra evlat edineceğini; genç kadının otuz yıl boyunca o evde oturacağını, kendisine miras kalan evi sırf Azat’a bağlı anılarından dolayı satmak istemeyeceğini.

O gün için kestirmesi en kolay olan; Azat ile küçük kızın birbirlerine hiçbir zaman ısınaınayacaklarıydı. Ve üvey anneanne hastane yatağında son günlerini geçirirken bile, adı konulmadık o ilk bakışmalar çocuğun hafızasından sonsuza dek silinmeyecekti.

Kayane ise çok sevdiği ufaklığa sorduğu “Ben ölürsem beni unutur musun?” sorusunun yanıtını zamansız ölümünden sonra fazlasıyla alacaktı.

Bütün bunları o gün hiçbiri bilmiyordu…

Küçük kız artık bahçeye çıkabilirdi. Fakat eşikten dışarı attığı ilk adım, o tiz, yaşlı sesi yine harekete geçirdi: “Basma oralara! Çamuru içeri getireceksin!”

Öyküde geçen ermenice kelimeler ve cümlelerin anlamları
Digin Azat, ur es: (Erm.) Azat Hanım, neredesin?
Hoş em Kayane, yegur: (Erm.) Buradayım Kayane, gel!
Haysınız? : [=Hay mısınız? =Ermeni misiniz?] Ermenice’de “mi/mu” gibi soru
ekleri yoktur ve sorular ses tonu değiştirilerek sorulur. Kayane’nin sorusu Türkçe’yle harmanlanarak konuşulan İstanbul ağzına güzel bir örnek oluşturuyor.
ka: istanbul Ermenicesi’nde, kad?ınlara yö?nelik, “be, ayol” anlam?nda hitap.

‘Kiralık Ev’ adlı öykü – Jaklin Çelik

Yorum yapın

Daha fazla Ermeni Edebiyatı, Öyküler
Jaklin Çelik ‘in Hayatı

1968 yılında Diyarbakır'da doğan Jaklin Çelik, 1970 yılında ailesiyle İstanbul?a yerleşti. Gedikpaşa?daki Surp Mesropyan Ermeni İlkokulu?nda ve Çemberlitaş Kıs Lisesi?nin...

Kapat