Küfür / Erk-Sefalet – Nejdet Evren

Onur, insanların sahip oldukları değerlerdendir. Küfür, genel olarak insan /kişi onurunu kıran, inciten,aşağılayan söz ve eylemlerin tanımı olarak kullanılır. Hemen hemen tüm toplumsal düzlemlerde bu eylemin bir yaptırımı vardır. Kişi onurunun korunması, toplum içerisinde bireyin yok edilmemesi elbette doğru bir yaklaşımdır. Küfrün soyut varlıklara yöneltilmesinin de gerçek kişilerin düşünce/duygularında yarattığı kırılma/ezilme/üzüntünün giderilmesi amacı ile yaptırıma bağlandığı bir olgudur. Her iki durumda da küfrün yaptırıma bağlanması haklı ve yerinde olmakla birlikte, küfrün kriminal çözümlenmesi/analizi yapılarak sebeplerinin belirlenmesi ve giderilmesi yönteminin güncelleştirilmesi çözüme yaklaştıracaktır.

Küfrün psiko/sosyolojik yapısına bakıldığında farklı durumlar göze ilişmektedir. Küfrün yöneldiği olguların içerisinde iki kategori belirgin bir şekilde ortaya çıkar; Erkeğin kadını taciz etmesi ve insanın hayvanı taciz etmesi kategorileri … Dikkat edilecek olunursa, küfür içeren sözlerin çoğunlukla ana/avrat/kadın ve emektar eşek ve sadık köpeklere yöneldiği görülür. Bir nedeni olmalı?!

İlginçtir, küfür içeren sözlerin kadına yönelen şekillerini kadınlar da kullanmaktadırlar. Örnek, S…G… Tam bu noktada iki olgu belirginleşir. Birincisi, cinselliğin aşağılanması/basit ve içeriksiz görülmesi, ikincisi de bu eylemin kadın cinsine yönelik bir aşağılama olarak kullanılması… Ve yine çelişik olan diğer durum ise, bunu sarf eden tüm cinslerin cinsellik konusunda hiçte geri duramayıp, aşağılık bir tavır olarak gördükleri eylemi icra etmekteki yönelimleridir. ?cinselliğin aşağılık bir tavır olmadığı dip not olarak belirtilmelidir- Öyle ise, bunun altında yatan olgu deşifre edilmelidir!

E..o..E, İ..o..i, küfürleri de sıkça kullanılır. Hem eşekten hem de köpekten fazlası yararlanıldığı halde…Ama kaplan oğlu kaplan, aslan oğlu aslan denmez. Burada dikkat çeken ve gizlenmiş bir erk-egemen düşünce yatmaktadır. Bu gizlenen olgu nedir? Dikkat edildiğinde ?oğullara? küfredilmektedir; gerçi zaman zaman E…k…E, denilse de, İ…k…İ…denilmediği hemen fark edilecektir. Ve çoğunlukla E…o…E,..İ..o..İ, cinsiyet ayrımı gözetilmeden kullanılır. Eşeğin hamallığı, İtin kapı-eşiğinden ötedeki ayak bekçisi olması ile kişi özdeştirilerek küçümsenirken, tam karşısında duran efendi olmak ve sahip olmak sosyal statülerine ?oğullar? yakıştırılmaktadır. Kadının/kızın ne efendi olması ne de sahip olması düşünülmediğinden bu küfürlerde ?oğul? öne çıkmaktadır. Gizlenen ve korunmak istenen değer erk-egemen erkek olmaktadır.

Her iki olgu şunu göstermektedir. İnsan türü, kendisinden fizyo/sosyolojik olarak zayıf gördüğü ?öyle olmadığı da kesindir- olgulara yönelerek küfrederken zayıf yanlını örtmekte/bastırmakta/gizlemektedir.

Küfür, insanın kutsadığı değerlerine yönelmek olarak değerlendirilemez. Tanrıya küfür ve ana/avrada küfürde tamam bu anlaşılır bir şeydir. Ancak, eşek ve köpek üzerinden küfürde böyle bir kutsama yoktur. Demek ki küfrün temelinde yatan olgu, karşıdakinin kutsal değerleri değildir.

İnsan türü küfrederken rahatladığını düşünür. Bu aslında aciz kaldığının bir göstergesidir. Büyük olanın çocuğa şiddet uygulayarak onu susturmaya çalışması ile küfür arasında doğrudan bir ilişki var mıdır?… Her ikisinde de bir çözümsüzlük ve yetmezlik/acizlik varsa eğer, bu soruya olumlu yanıt vermek olanaklıdır.

Neye/niçin/kim üzerinden/hangi değere yönelerek küfür edildiğinin düşünülmesi ve bunun erkek egemen kültürü ile yakınlığının araştırılması/bilinip/öğrenilmesi ve değerlendirilmesi gerekir.

Neden küfür edilir?

29 Aralık 2008/Küçüksu,
26 Haziran 2010, Batı, -yeniden değerlendirme-

../.
Üretim ilişkileri içerisinde bireyler arası eşitliğin temelde bireysel özgürlüğe bağlı olduğu söylenebilir. Sorun bir yönü ile kişi hak ve özgürlüğü ile ilgilidir. Salt ?kadın hakları? tanımı bu yönden yetersiz kalacaktır. O zaman şu soru akla takılmaktadır; bireysel özgürlüklerin kısıtlanması kime yaramaktadır? Üretim ilişkileri içersinde fizyolojik yapı bir yana bırakılacak olursa kadın/erkek ayrımının anlamsız kaldığı görülecektir. Fizyolojik eşitsizlik sadece cinsler arasında değil aynı cinsler ve kuşaklar arasında da vardır. Bu bağlamda ?soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen? kadın bir yanıyla da ailenin temel taşı ve kutsanan değer olarak öne çıkartılmaktadır. Burada görüleceği gibi retorik/söylem ile eylem/pratik arasında giderilmez bir çelişki vardır. Şu söylenebilir mi? Beş-bin yıllık bir geçmişi olan erkek-egemen kültür eğer kadınların çoğunluğunca içselleştirilmeseydi yaşama şansı bulabilir miydi? Tabi burada hemen diğer bir çok etkenin de göz-önünde bulundurulması gerekir. Yoksa, kadın cinsine karşı ikinci bir haksızlık yapılmış olacaktır. İnsan türü içerisinde ilk köleleştirilen kadın olduğuna göre, bunun çözümünün salt kadınlardan gelmesi elbette beklenemez/beklenmemeli de…

Cinsellik doğasının hükmedilene yasaklanması güç dengesizliğinde bir dokunulmazlık zırhına bürünür. Biri için sınırsız bir hareket alanı/keyfilik sağlarken diğeri için bir katlanma ve bir göreve dönüşür. Bu, bir tabu olsa gerek. Neredeyse beş-bin yıllık bir geçmişe sahip haz duyumunu yok etmeye dayalı Mısır kültüründeki kadınların da sünnet edilerek cinsel yetilerinden yoksun bırakılmalarının temelinde de bu düşünce yatar. Egemen olmak isteyen öge her zaman hükmetmek istediği ögenin ?ki konumuzda erkeğin/kadına yönelik egemenliğidir sözkonusu olan- düşünme/bilgilenme/duyumsama haklarını bir bir elinden almak isteyecektir. Bu şekilde egemenliğini daha kolay sürdüreceğini bilir. Kadına yöneltilen küfür hükmedilene yönelik bir aşağılama ise kadını kişisel çıkarları için önemseyenin/ya da öyle görünen erkeğin bu yönelimi aslında kendini aşağılamasıdır. Aşağıladığından vazgeçememek ve birlikte olmak doğrusu aşağılayanın iki kat aşağılanmasıdır.

Totemik değerlerin kutsal dokunulmaz kılıfları onları kişilere yabancılaştırmaktadır. Bunların farkında olmak yeterli olmayacaktır. Her alanda bireysel özgürlüğün cinsler arasında değil tüm cinsler için gerekli olduğunu bilmek; bunu tarihsel bellek ile doğan tüm bireylere anlatmak ve pratik edimlerle doğrulayarak inandırıcı olmak gerekir.

Canlı türlerin, türün devamını sağlayabilmeleri için biyo/kimyasal dokularında doğa ile süren etkileşimler sonucunda şekillenmeler meydana gelir. Cinsel tepkimelere neden olan hormonal doku da bu şekillenmelerden bir tanesidir. Hayvan türü olarak kategorize edilen türlerde bu tür tepkimeler yalnızca türün sürdürülmesine yönelik ve doğal şekli ile yaşanır. İnsan türünün cinsel tepkimeleri salt doğal tepkimeler olarak kalmaz. Davranış biçimi olarak her edimin bir sosyal içeriği ve sonuçları vardır. Etik olarak belirlenen değerler bu şekilde tarihsel süreçlerde ortaya çıkan, üretim ilişkilerinin belirlediği ve üretim ilişkilerine geri dönerek değişimi zorlayan/yaratan toplumsal yapılardır. İnsan türü için cinselliğin kazanmış olduğu bu boyut, bu tepkimelerinin diğer türlerden farklılaşmasının nedenidir. Böyle olunca, cinselliğin bir iç-güdü/ bir refleks olduğu söylenemez. O zaman, insan türü cinsel olarak doğal belirlemelerin ve toplumsal etiğin ikilemi arasında kalır. İnsan türünün gelmiş olduğu kültürel/etik/estetik birikimine bağlı olarak şu söylenebilir; Nefes alma refleksi dışında insanın denetleyemeyeceği ?doğal olmakla birlikte- toplumsal olan hiçbir edimi yoktur. Tüm davranışlar yetişkin bireyin denetimi altındadır. Gerçi ?bilinç-altı-? na sıkıştırılan duygu ve düşüncelerin bireyde meydana getirdiği sapmalar da belirlenmiş ve bir kısmı da kanıtlanmıştır. Ancak, insan türündeki cinsel sapmanın ?hayvanileşme? olarak yorumu ?yabancılaşma?ya işarettir. Yoksa hayvan türleri arasında yaşanan cinselliğin doğallığına yapılan bir vurgu olmasa gerek. Cinselliğin yüz-yıllarca tabu olarak dokunulmaz sayılması, – ki, ilk günah olarak yorumlanmasını da buna eklersek- doğal sürecin nasıl da ters-yüz/düz edildiğini görebiliriz. Yerine göre gizlenen, saklanan, ayıplanan, günah sayılan bu tepkilerin kişide birikmesi, o kişide iradi gücünün zayıflığına bağlı olarak sapmalara neden olacağı açıktır. Öyle ise cinselliğin tabulaştırılmadan doğal/sosyal çehresine kavuşturulmasının yöntemleri bulunmalıdır.

Küfrün içselleştirilmesi onun bir açıdan benimsenmesi ile ilgilidir. Benimsenmeyen edimler içselleştirilemezler. Ayrıca bu benimseme kişinin hazır bulduğu tarihsel/sosyal/ekonomik/ kültürel çevrenin baskısı altındadır. Bu baskılar ya anlaşılmadan içselleştirilir ya da gerçekten katılarak içselleştirilirler. Dayatmalara karşı çıkan bireyin bunları benimsemesi söz-konusu olamaz. Böyle olunca kişi kendini tercihler içerisinde bulur; var olanlar arasında tercih yapmak ile yeniyi yaratma tercihleri ayrışırlar. Küfür etmenin özellikle kadının ikinci planda bırakıldığı toplumlarda yöneldiği değerlere bakıldığında, bir açlık dürtüsü gibi bir davranış/söz eylemselliği niteliğinde olmadığı görülür. Altında yatan ise, kişinin yetkinleşememesi ve bunu örtüleme çabası olup, anlaşılır ve fakat benimsenemez durumdur. Bu bağlamda doğada var olan ve canlıların genel yapısında olan dürtüler ile küfür eylemini/olgusunu aynı kefeye koymak doğru bir değerlendirme olmasa gerek.

Küfretmenin bir şiddet boşalması ve bunun da kuşaklar-arası aktarılan bir olgu olduğu söylenebilir. Kişisel etik ile toplumsal etiğin çatışmasında kişisel tutum ile benimsenmeyen öğretilerin değiştirilmesinin yol ve yöntemleri bulunabilir ve dogmatik sayılan duvarlar yıkılabilir. Şiddet ise özünde karşıdaki kişiye uygulanan bir erk/iktidar sahası/alanıdır. Şiddetin temelinde ise korku vardır. Ancak, tüm küfürlerin temelinde korku olduğunu söylemek mümkün değildir. Küfrün diğer şiddet türlerinden ayrılan bir diğer özelliği, karşıdaki kişiyi küçümseme eğilimi taşımasıdır. Bu nedenle en masum/zararsız şiddet olarak tanımlanması şeklindeki düşünceler de haklı olmasalar gerek.

Küfretmek bir araç olduğuna göre bunun yerine başka bir araç bulunamaz mı? Öğretiler farkında olmadan kişinin bir parçasına dönüşme eğilimi taşırlar/öyle olmasalardı öğreti olmayacaklardı belki de! Durum bu olunca, ötesini görememek her zaman olasıdır/mümkündür/ancak olmaz değildir. küfretmek yok edilirse ne kaybedilir? hiç!… Tam tersine bir kazanç olacaktır. Nasıl mı? Bu şekilde küfrederken harcanan enerji doğru bir yöntemle kullanma alışkanlığı edinilecek ve hem enerji korunurken, diğer taraftan doğru çözümler üretilecektir. Değilse, küfredilirken o anlık rahatlama ile yanlış olarak değerlendirilen olgu içselleştirerek onaylamış olur; ve bu şekilde o hep varlığını sürdürme eğilimi gösterir. Birey her şekilde değiştirme istencini kullanabilen bir sosyal olgudur ve eğer değiştirme gücünü bulamıyor ise küfretmektense susmalı…evet susmak; belki de en içten bir hesaplaşma ve kendini/ötekini/doğruyu/yanlışı bulma çabasının ön-koşulu gibidir. Susmak…

Yeni doğan bir bireyin ruhundaki saflık ve temizlikten dolayı küfüre gereksinim duymuyor olması onun yelpazeden uzak kaldığını göstermektedir. Demek ki, küfür denilen davranış biçimi bireye içinde yaşadığı toplumsal doku tarafından öğretilmekte ve bu nedenle de ruhunu serinletmek için ona baş-vurma gereksinimi duymaktadır.

Küfür edilmediğinde bir boşluk/yalınlık/eksiklik duyumsanabilir; bu mümkündür. İstemeden de olsa zaman zaman herkesin küfrederek ve hıncını bu yöntemle alması bundan olsa gerek….Ancak bunu en-aza indirmek ve giderek ondan uzaklaşmak olanaklıdır. Susmak her zaman mümkün değildir ki, yeri geldiğinde susmak tam anlamıyla bir teslimiyeti ifade ediyor ki o zaman konuşmak/haykırmak/yürümek gerekir. Dikkat edilecek olura küfredilen anlar hazırlıksız yakalanılan anlardır. O an ne yapılacağı/neye karar vereceği düşünmeden anlık öfke küfredilerek kişiyi yatıştırma eğilimi taşır. – iki sözünden biri küfür olanlar vardır ki onları bu kapsam dışında değerlendirmek gerekecektir- işte tam da bu noktada küfredilirken, o an bir parça susmak/durmak/beklemek/düşünmek onu/olguyu anlamaya yardımcı olacak ve küfretmeden o olgu ile yüzleşme olanaklı hale gelecektir. -karşı küfretmeyi kapsam dışında tutmak koşulu ile- küfretmemek ile duyumsanan boşluğu/gerilimi olguyu değerlendirerek yapılmasına karar verilen eylem ile karşılamak boşluğu kendiliğinden dolduracaktır. Dönüşüm böyle olsa gerek…

Olanaksız olmadığına ilişkin bilgi ile olanaksız olduğuna ilişkin ön-kabule bağlı anlık davranış geliştirmek küfretmemek ile etmek arasında ince bir tül örtüsü gibi kalır; bu ince ayrım o kadar farklı dünyalar yaratırlar ki, bir diğerine geçiş nerede ise olanaksız gibidir. Olan ile olması gereken arasındaki çelişki hiç bir zaman bitmez ve küfretmeden konuşmak/tartışmak, düşünce açıklamasında bulunmak belki hep olması gereken olarak varlığını sürdürecektir. Küfrederken ses tonunun farklılaşması onun güç/erk ile ilgisi olduğunu gösterir. Erk-düşünceyi hazır bulan birey ya onu geliştirir ya da onu yok edemese de en-aza indirgemeye çalışır. Küfretmek ile erk arasında, küfretmekle şiddet arasında bir ilişki vardır. Bu durum olan ve olması gereken çatışmasından uzak değillerdir.

Julien Benda’nın çok anlamlı bir şekilde diyor ki; ” Entellektüelin misyonu, dünyanın efendisi haline gelmiş haksız ve yanlış karşısında, cümle alem diz çökerken bile, ayakta kalıp, ona insanlık bilinciyle karşı çıkmaktır.” Böylesine bir karşı-duruş/direnç düşünüldüğünde, gerçekten küfrün ne kadar küçük/anlamsız/yabancı kaldığı görebilecektir. Entel küfreder, eylemi sınırlıdır; entelektüel küfretmez , yapar, eylemi sözünden önce gelir. Aydın olanın iç çelişkisi onun ne önde ne de arkada olmaması ile sonuçlandığında, öz-toplumsal yapısı, değerleri, iç-içeliği ile gerçek yerini bulur. Aydının çelişkisi, küfretmeyi dayatan düşünce iledir.

Küfür, küçük düşürücü söz ve eylemdir. Kişi sosyal ortamını hazır bulur. Sosyalleşme sürecinde çevresi genişlerken, sosyal dokunun güncelini içselleştirerek büyür. Sorgulamaya başladıktan sonra onunla tersleşebilir. Küfretmek diğer bir açıdan bir şiddet yöntemidir, ayrıca bir kışkırtma ve yine bir şiddete davettir. Şiddet, çıkarların çeliştiği noktasında ortaya çıkan bir eylem biçimidir. Şiddetin temelinde sahiplenme ve çoğaltma yatar. Küfrün özellikle kadın cinsine yönelmesi şiddet ile bağıntısını ortaya koyar. Charlotte Bunch diyor ki; ” Bir etnik ya da ulusal gurup, erkeklerin kadınları öldürdüğü ya da sakatladığı oranda bir diğer guruba zarar verseydi bu durum olağanüstü hal ya da savaş ilanını gerektirirdi. Ne var ki, evdeki şiddet kadınlara karşı yürütülen geniş çaplı savaşın sadece bir cephesidir”. gerçekten sadece bir cephesi midir? yoksa şiddetin temel çıkış kaynağı mıdır? irdelemeye değer.

Konuya dönülecek olunursa, iç-içe geçme, dahil olma, sınırları zorlamanın bir ihlal/bozma olduğu görülecektir. Bozulan aynı zamanda taciz edilendir. Böyle olunca, fiziki bozma/ihlal dilsel ve düşünsel bozma/ihlal/küçümseme ile örtüşecektir. Bu nedenledir ki, A…k… denilir de, S…K… denilmez ve G…K…denilir; İlkinde ve üçüncüsünde ihlal/dahil olma/bozma vardır. Demek ki küfür, sanıldığı kadar basite alınacak bir edim/söz değildir. Küfrün özünde ihlal/taciz/bozma var-olduğuna göre bunun alt-yapısındaki olgu açığa çıkartılmalıdır.

Sayılar gizemlidirler ve birer çokluk ve aynı zamanda sınırlar oluşturmaktadırlar. Sayısal çoklukların sınırlarında egemenlikler aslan gibi yatarlar. Her-hangi-bir sınıra müdahale/ihlal/sızma eylemi denebilir ki yer-yüzündeki ilk küfrün eylemsel biçimini oluşturmuştur. Küfretmek, temelde ait olanı kopartıp atar; ne ki, bunu sonlandırmadığı/el-değiştirdiği için aşağılayıcıdır. En basit ve belki hoş-görülen küfrün altında bile zor/cebir/iktidar olguları yatmaktadır. An…Av…S, demek, anasına, avradına egemen olma istenci/iradesini ortaya koyar. -Bu durum kendi içinde ayrıca kadına egemen olunması gerektiği düşüncesini de taşır- Küfür ile iktidar olma olgusu hem-zeminde yer alan olgulardır. Bu nedenledir ki, Babasını, kocasını…S…denilmez. Bu durum, küfrün erk-egemen olduğunun açık kanıtıdır. Her sonuçta küfür ile iktidar olgusu/erk-egemen olgusu aynı düzlemde bir araya gelirler. Küfretmek, ister görülsün ister görülmesin bir çok yönden erk-egemen olanın varlığını sürdürmeye yarar. Onu yeniden üretir.

Şerefsiz, sümüklü, odun, kazma, aşağılık vs küfür biçimleri de sayılamayacak kadar çoktur. …dölü,…kırması vs şeklinde küfürler de yapılmaktadır. Bu tür küfürlerin diğerlerinden farkı, yetmezlikten ziyade ön-kabule bağlı ve egemen olan bir yargı ile ?öteki?leştirilerek küçümseme esasına/düşüncesine dayanmış olmalarıdır. Bu tür küfürlerin günlük dilde yerleşik olması/içselleştirilmeleri sonucunda, vurgusuz ve anlık kullanılıyor olmaları da küfretmenin temel mantığını/esprisini ortadan kaldırmaz; sadece, günlük olarak kullanıldığını söyleyen kitlenin bir sürü kitlesi olduğunu gösterir. Buradan hareketle şu tesbit yapılabilir; bu tür küfüler sürü/leş/mek ile ortaya çıkan, sürü kitlesinin söz-dağarcığında yer eden küfürler olarak birer psikolojik rahatlama araçlarıdırlar. Her durumda varılan sonuç, erk-in-sefaleti olacaktır. Küfredenin sefaletinin farkında olmaması, onun sefalet içinde olmadığını göstermez.

Organizmanın gereksinmediklerini dışarı atması olarak bilinen dışkılıma ile küfrün a…sıç..şeklinde örtüştükleri görülmektedir. Biyolojik olarak beslenmenin ilk evresini oluşturan ağzın, gereksiz olarak görülen dışkı ile doldurulmaya çalışılması, biyolojik dışkılamanın küçümsenmesi esasına/düşüncesine dayanır. Toksinlerin dışa atılması olan terleme de bir şekil dışa-atımdır. Ancak a…terleyeyim denilmez. Ayrıca tükürmek, el-kol işaretleri ile küfredilmesi ile birlikte değerlendirildiğinde ise, bu tür küfürlerin temelinde cinsel tabuların yer ettiği rahatlıkla görülebilecektir. Küfrün objelerinin genital bölgeler olması onun erk-egemen bastırma ile doğrudan ilişki içerisinde olduğunu gösterir.

Erk-egemen olanı sürdürmek istemiyorsa insan, küfretmeyi bir şekilde aşmalı/hayatından çıkarmalıdır. Mümkün mü?
Yazan: Nejdet Evren
27 Haziran 2010, Batı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Türkçesini bekleyen şair William Butler Yeats – Semiha Şentürk

Şiir dilinin özel bir dil olduğu hepimizin malumu... Gündelik dilden farklıdır. Bize sözcüklerin büyülü dünyasını açar, sözcükleri olduğu gibi dünyayı...

Kapat