Kürk Mantolu Madonna ‘ya ilişkin – Sadık Güvenç

Kürk Mantolu Madonna sabahattin aliOkullarda doğru dürüst edebiyat dersi işleyemez olduk. Bir yazardan, bir eserden söz ettik mi öğrencinin sorusu : “Hocam bu konu LYS ile mi YGS ile mi ilgili?” biçiminde. “Elinin körü,” diyesim geliyor, diyemiyorum. “Bakın, bu konu insan olmakla ilgili, duygu ile ilgili, düşünce ile ilgili, sizin kafanızı rahatlatacak güzel şeylerle ilgili,” diyorum. “Ama hocam o dediklerinizden soru çıkmıyor,” diyorlar. Çok meşgul çocuklar çok. Onların YGS’leri, LYS’leri, KPSS’leri var. Sonra adil olmayan bir yarışın içinde neylesinler sanatı, edebiyatı?

Bilgi yarışmalarında tüm özgüvenini toplayıp da ekranlara çıkan üniversite öğrencisi veya yeni mezun gençlerimiz şairleri, yazarları, eserleri bilemediklerinde hırsımdan kuduruyorum. O kadar anlı şanlı üniversitelere o kadar yüksek puanlarla giren bu gençler bu yazarı, bu eseri nasıl bilemezler? Bilemiyorlar işte. Onlar edebiyat eserlerini, yazarları bilerek mi girdiler oralara?
Boşuna kızmayalım gençlere deyimlerin, atasözlerinin anlamlarını bilmiyorlar diye. Halk hikayelerinden, masallardan, romanlardan, öykülerden haberleri yok diye. Suç onların değil.
Şimdi entelektüel birikim varsa yoksa görsellikte. Kimin arabası en lüks, kimin evi akıllı, kimin cep telefonu en akıllı… Kibirden, kendini beğenmişlikten, başkalarını küçük görmekten geçilmiyor. Yazılı kültür mü? Ne kadar da eski kafalısınız!
Öğrencilerim birkaç tane deyimin anlamını bilemeyince kitap okumaktan söz açtım. En bilinen birkaç tane kitabı sordum, gözüme bakıyorlar. Kendileriyle alay ettiğimi düşünmüşler, “biz LYS’ye hazırlanıyoruz, şimdi sırası mı o kitapları okumanın?” dediler.
Gördüğünüz gibi lafı döndürüp dolandırıp sınavlara getiriyorum. Bu eğitim sistemi, bu sınavlar, bu yarış, bu adam kayırmacı mülakat sistemi olduğu sürece yetiştirdiklerimiz de ne yazık ki sapı samanı karıştıracaklar. Ne ektik ki ne biçmek istiyoruz, dedirtecekler.

Bir televizyon programında söz nasıl olduysa oldu dönüp dolaşıp edebiyata geldi. Olacak şey değildi ya oldu işte. Kürk Mantolu Madonna sinemaya aktarılacakmış, baş rolünü Beren Saat oynayacakmış. Beren Saat’e yakışırmış bu rol. Yorumcu Funda Özkalyoncu, bu kitabı yıllar önce okumuş (bakın demek ki bir yerlerde işe yarıyor kitap okumuş olmak!) Madonna’nın yaşamının ilginç, güzel bir film olacağını filan söylüyor. Kitabın 1943 yılında basılmış olduğu söylenince kafası karışıyor yorumcumuzun, “Madonna o yıllarda var mıydı?”
Evet bir Madonna var ama hangisi?

Kitabın adı niye Kürk Mantolu Madonna?

Roman kahramanı Raif, Berlin’de bir resim sergisini dolaşırken “Kürk Mantolu Madonna” adlı tablodan çok etkilenir. Resmedilen kadına oracıkta bağlanır. Tablonun çizeri Maria Puder’le karşılaşır ve aralarında çok güzel, giderek tutkuya dönüşen bir arkadaşlık gelişmeye başlar.
Birinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Anadolu karışıktır. Raif’in babası, bu karışık ortamdan sevgili oğlunu uzaklaştırmak için onu Berlin’e “tahsil” için yollamıştır. “Zenginimiz bedel verir, askerimiz yoksuldandır.” Zenginimiz tahsilini görecek, yoksulumuz vatan için ölecek, ortalık durulunca tahsil görmüş aydın zengin çocuğumuz ülkemizi sömürecek, pardon yönetecektir. Raif, Berlin’de canı istediği zaman bir sabun fabrikasına birkaç saat istidatını artırmak için gitmekte, geriye kalan yirmi yirmi bir saatini Maria Puder’e vakfetmektedir.
Babasının gönderdiği paralarla bir pansiyonda kalmakta olan Raif, dönüşte babasının sabun fabrikalarını yönetecektir. Hattı zatında bu işler Raif’in sanatçı kişiliğine pek uygun değildir. O resme ilgi duymaktadır. İçinden geçen duyguları dışa vuramayacak kadar da çekingen, içe dönüktür. Aynı zamanda bir müzisyen olan ressam Maria Puder ile (Kürk Mantolu Madonna) ile neredeyse ruh ikizi gibidirler.

ÖNER YAĞCI’ya kulak verelim:
“Sabahattin Ali, öyküleri, romanları, şiirleri, mektupları, makaleleri, çıkardığı dergiler, gazeteler ve yaptığı çevirilerle bir edebiyat ustası ve aydınıdır Türkiye’nin.
Sökülüp atılmak istenmiştir belleklerden, hayat bahçemizden.
Korku dağları yaratılmak istenmiştir adının üzerinde.
Çünkü o, yurdunu gerçekten seviyordu; yurdunu ise gerçekten sevmeyenler yönetiyordu.
Çünkü karanlık aydınlığa hep saldırırdı.
Çünkü Sabahattin Ali Türkiye’nin aydınlığının direngen bir umuduydu.
Çünkü umudun düşmanıydı onu yok etmek isteyenler ve korku dağlarını hep besleyip büyütmüşlerdi onun soluk aldığı her parçasında yurdun.
Yazdıklarıyla halk sesi olan, bunun için de yazmaması için olanca baskılara uğratılan ve her şeye karşın “namuslu olmayı” sürdürdüğü için canına kıyılan bir yazarımız Sabahattin Ali. Kuyucaklı Yusuf’unu herkes tanıyor, Aldırma Gönül Aldırma’sını herkes biliyor, “Markopaşa”sını da, trajik ölümünü de…”
(Bağlaç Kültür Sanat Edebiyat dergisi sayı 12)

Toplumsal gerçekçi bir yazar olan Sabahattin Ali, yaşarken de ölümünden sonra da hep hedef tahtasına oturtulan biridir. Onun sol, sosyalist kimliği başına her zaman dert açmıştır. Almanya’da eğitim görmüş, ülkeye dönüşünde öğretmenlik yapmıştır. Yazılarından dolayı şimşekleri üzerine çekmiş, öğretmenlikten alınmıştır. Bir yazısından dolayı hapse atılmıştır. Sürekli izlendiği için yurt dışına çıkmak istedi. Kendisine yardımcı olması için anlaştığı kişinin ajan olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Kırklareli’de sınıra yakın bir yerde o ajan tarafından öldürüldü. Cesedi aylar sonra bulundu.

1940’lı yılların Türkiye’sinde mizah dergisi Makro Paşa’yı çıkartmaktadır Sabahattin Ali. Yasaklarla karşılaşacaktır. Dergi kapatılacak bu kez Malum Paşa olarak çıkartılacaktır. Yazılarıyla geçinmek zorundadır yazar. Kürk Mantolu Madonna bir gazetede tefrika edilmektedir. Yazıyı verdikçe para almaktadır yazar.

Kürk Mantolu Madonna iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde içi geçmiş, ak saçlı, kimseyle konuşmaya cesareti olmayan, mıymıntı, pısırık Raif Efendi’yi tanıyoruz. Kalabalık bir ailenin (bacanaklar, baldızlar, çocuklar ve en az kendisi kadar sessiz, pısırık karısı) bütün yükünü omuzlanmış bir Raif Efendi vardır karşımızda. Olayın anlatıcısı (yazar) Raif Efendi’yi şöyle anlatıyor:
“Sonra herkese bay, bayan denildiği bu sıralarda ondan hâlâ efendi diye bahsediliyordu. İhtimal bu tariflerin kafamda yarattığı hayal orada gördüğüm kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış adama pek benzediği için hiç çekinmeden içeri girmiş, başını kaldırıp dalgın gözlerle bana bakan zata…” (s.18)
“Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu arada kıdemli olduğu halde, şuna buna bol para savuran şirketin, onun ücretini neden artırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: “Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!” diyorlardı. Halbuki Almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim.” (s.19)

1920’lerin, 1930’ların panoraması çizilir bu bölümde. Dürüst, çalışkan memur Raif Efendi’nin kişiliğinde tüm hakkı yenen, ezilen işçilerin, memurların yaşantıları örneklenir. Öte yandan lüks içindeki sürüp giden yaşantıların kimlerin omuzları üstünde yükseldiğinin altı çizilir.
Raif Efendi’nin hastalanması, iş yerine gelemez duruma gelmesi üzerine oda arkadaşı olan yazar onu ziyarete gider. Raif Efendi’nin hatıra defteri yazarın eline geçer.
İkinci bölüm bu anılardır. Genç Raif, savaş ortamından uzaklaştırılmak için öğrenim bahanesiyle Berlin’e gitmiştir. Maria Puder’e aşık olmuştur… Orada geçen iki yıla yakın süre, Raif’in babasının ölüm haberiyle memlekete dönmesi, bacanak ve baldızların kendisine attıkları kazıklar, işleri toparlama çabası, Maria Puder’i Türkiye’ye getirme düşüncesi… Derken bir tesadüfle onun öldüğünü öğrenmesi ile içine düştüğü büyük üzüntü.

NAZIM HİKMET’e kulak verelim:
1943’te Remzi Kitabevi tarafından basılan romanın ilk eleştirisini Nazım Hikmet yapmış. Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği bir mektupta Kürk Mantolu Madonna için şöyle diyor Nazım Hikmet:
“Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”
(Sabahattin Ali’ye Mayıs 1943 adlı mektubundan, F.A.L.-A.Ö., agy. S.184-185)

AYLA ÖNAL’a kulak verelim:
“Buradaki eleştiri Sabahattin Ali’nin “toplumcu yazar” özelliğinin dışına çıkışının bir eleştirisi aslında. Fakat Sabahattin Ali’nin “toplumcu yazar” etiketiyle özetlenmesi doğru değil. Onun toplumculuğunu reddetmemekle birlikte bir edebi akım içerisine hapsedilemeyeceğini düşünüyorum. Bu roman onun edebi kişiliğinin toplumcu yönünü aştığı bir yapıt. Nazım Hikmet’in bir romandan iki roman çıkarma gayesi de biraz bununla ilgili. Raif Efendi’nin küçük burjuva ailesinin hayatından toplumcu bir roman çıkabilir. Ben bu romanın bir aşk romanı olduğu fikrine de karşıyım. Romanın özünde aşk var ama aşkı yaşayan insanlar üzerinden toplumcu aynı zamanda. Bazı iç tahlillerde roman toplumcu yanını adeta haykırıyor okuyucuya. Erkek egemenliğin eleştirisi var mesela.Sonra küçük burjuva özlemlerin eleştirisi. Bu romana bütün olarak bakmak ve tasvir edilen aşkın bile bir kapitalizm eleştirisi olduğunu görebilmek gerekiyor.”
( Bağlaç Kültür Sanat Edebiyat Dergisi sayı 12)

TAYFUN ATAY’a kulak verelim:

“Bizim yazılı kültür evremiz yoktur. O yüzden kitaba yabancılık ve korku, onun karşısında ezilmenin savunma mekanizması olarak nefretle karışık vahim bir küçümsemeye kitabın hem politik hem de popüler kültür bağlamında etkisinin azaldığı “görsellik” çığırının iyi bir bahane ürettiği söylenebilir.
O yüzden eskiden kitap karşısında ondan ürkse bile saygı duyan kitle, şimdi ondan nefretini pervasızca dışa vurabiliyor.
O yüzden sosyoloji okumaya gelen öğrenci, ders yönergesindeki kitap listesini görünce zavallı bir pervasızlıkla “benim kitap okumayla aram yok, n’olcak şimdi?” diye sorabiliyor.
O yüzden Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümüne “rehber” olmak için gelen öğrenci, “Ben kitap okumanın yararına inanmıyorum” diyebiliyor.
O yüzden “edeb’iyat”çının hapse tıkıldığı bu ülkede “Adam gibi ölmek var, madam gibi ölmek var” diye en üst perdeden sesler yükselebiliyor.
O yüzden Ezidileri Hıristiyan sanan bir cumhurbaşkanı var.
Ve o yüzden, Kürk Mantolu Madonna’yı şarkıcı Madonna sanmışız çok mu?!”
(Cumhuriyet, 19 Ekim 2016)

Kürk Mantolu Madonna ‘ya ilişkin – Sadık Güvenç” üzerine bir yorum

  1. Sınava endekslenmiş öğrencilikten çocuklarımızı ve gençliğimizi kurtarmak için eğitimde toplumcu devrime ihtiyaç olduğu kadar edebiyat eğitiminde de sanatsal devrime gitmek zorundayız.
    Sadık Güvenç’in çabasını, tüm edebiyat eğitimcilerinin ortak kaygısı haline getirmenin yollarını aramalıyız.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Göç Yolları / Lori.. – Nejdet Evren

Göç yollarında her varlık ve değerlerimiz kırılan kanatlar gibi bir bir eksilir bizden; istemesek de o yolculuğa bir güç bizi...

Kapat