Göç Yolları / Lori.. – Nejdet Evren

goc-yollariGöç yollarında her varlık ve değerlerimiz kırılan kanatlar gibi bir bir eksilir bizden; istemesek de o yolculuğa bir güç bizi zorlar ve kafilelerle çıkarız yollara,ufkun görünmez çizgisine doğru çıkınımızda sadece umut taşırız; ancak bunun gerçek olup olmadığını da asla bilmeyiz, buna rağmen o yükü sırtlamak zorundayız,

Yoksa yaşamamızın bir anlamı kalmayacak; ötesinde karşı gelmek, direnmek, itiraz etmek ve kabul etmemek sonradan anladığımız bir yargı olarak çıkar karşımıza; geçmiş zamandır, gecikmiş zamandır, zaman artık bir sızı olmaktan öte hiç bir şey değildir; sonrakine, direnmeyi öğretebiliyorsak ki, öğretmemiz gerekir, o zaman tüm yıkıntılarımıza ve tüm kırgınlığımıza karşın yabancısı olduğumuz hayata karşı sorumluluğumuzu gerçekleştirmiş olabileceğiz. Tüm olanlara rağmen mutluluk arayışlarımızın beyhude olduğunu bilmemiz gerekiyor…
../.
Doğarsın hesapsız, ön-yargısız; olancası bir tutam can çocuksundur, yaşar mısın yaşayamaz mısın bilinmez ve dahası önemsenmez; öyle böyle katılırsın kervana ve başlar göç yolları; ayakların direnir dikenler battıkça ağlarsın içinden içine, bir duyanın olur mu bilinmez…Hayatta kalmak için adım almak ve her adımda incinen yüreğine rağmen düşe kalka yürümek istersin…Zebaniler her dönemeçte kervan-sarayları, hanları, hamamlarıyla karşılar seni; güleç yüzlerinde saklı mask/elenmişlik yüzlerini görürsün, ısıtmaz içini ve lakin kör karanlıkta, en ücra han-a sığınırsın; han-cının kemanı ayrı çalar oysa sen ayrı diyardasındır, simbiyotik bir ilişki içerisinde sabah-ı edersiniz; gün doğduğunda han-cı kalır, kervan törpülenerek yola koyulur; kim kalır geriye?…

../.
Sığınaklar aradık göç yollarında, bir dem soluk almak için…Geçip gitti yıllar üzerimizden, ne çocuk ne genç ne yaşlı sayılmadan gömüldük; yaraladı günler bizi beklendik sokaklarda, gerçeğimizin saklı olduğu çocuk yanı-başımızda, geçip gittik…İnceden bir çizgi kaldı geride…

../.
Sustuk, susturulduk, çok bilenin gözünde bir hiçtik! Aynaların ters gösterdiğini bilsek bile dile getiremedik; çünkü göç yoluna çıkan bizdik…Çıkmak nasip olmasın der ana atalarımız; bu nasıl bir nasip diye sormadan…Kime kızmalı, kime sormalı?…

../.
Ve satır başlarında dizlerin öykülerinde bir ninni tutturmak çocuk heyecanında; korkarak uyumak ve korkuyu al-aşağı ederek; kıl-kara çadırda bit tüfengin yaratacağı çığlığı duymak istemeyerek onun gölgesinde uyumak; göç etmenin, yeniyi görme telaşında;….Öncesi olmayana yapılan bir yolculuk gibi umut beslemek…Geride bir boşluk bırakarak geleceği görmek ne kadar mümkünse; göç eden yollar ve yolculuklar da bir o kadar karanlık boşluklarla kaplanmıştır; ne bir duvar ne de bir hat…

../.
Ren-renk turnalar geçti üzerimizden; iki koldan süzülüyorlardı ve telaşlıydı çığlıkları. Gözlerini hiç kırpmadan yorgun kanatlarına teslim olmuş ilerliyorlardı. Kaç bin yılı geride bırakmış günün telaşı ile bir sonrakine yer açmak için çıkmışlardı bir yola…Hem göğü hem de yeri ve ötesinde yıldızları izlemek zorundaydılar; en küçük yanılgı hayatın sonuydu onlar için…Öncüleri ve artçıları vardı kafile içinde ve onlar ilk kez bu yolda uçanlara rehberlik etmekteydiler…Yola yeni çıkanların telaşı ayrıydı; hiç tanımadıkları coğrafyalara yolculuk, bilinmezlik, keşfetme, macera duygusuyla dolup taşıyorlardı. En yaşlısından bir telek koptu, süzüldü ve düştü ellerime…Yol alma zamanıdır…

../.
Göç yollarında yönünü kaybetmiş göçmen kuşları gibiyiz. Bir kere çıktık yollara ve herkes kendince bir yön gösterir oldu bize…Çok şey kaybettik özümüzden, kanatlarımızın ağırlığı belki ondandır, taşımıyorlar artık bizi; anka desek de küllerimizi unuttuğumuz yeri hatırlayamıyoruz ki yeniden doğalım örselenmiş ateşte. Yolculuğumuzda güneş ay ve yıldızlar, bulut rüzgar ve yağmur, kar-boran, börtü-böcek ve yabanıl hayvanlar dışında zaman bize eşlik etmedi; oysa, yaşadığımız ve yeryüzü-cenneti sandığımız acun kendi zamanına göre devinmekteydi; göç yolarında ne bir ufuk çizgisinin belirginliği ne de bir liman yoktu ki, sığınma kaygısında da değildik ve fakat topuklarımızdan kan sızıyordu. Pir-im dedi-m ki, madem yönümüzü kaybettik hele bir durup düşünelim, al-yeşil başlı turnalara danışalım, sesini dinleyelim doğa-ananın…

../.
Konuşmalarımız bir çatışkıya dönüştüğünde her birimiz çaresizliğimiz ve kavrulmanın acizliği içinde yek-diğerimizi suçladık; çorak topraklarda adım almanın ne demek olduğunu öğrenmemiz için bu çelişkileri ve çatışmaları yaşamamız gerekiyor muydu bilemiyorum ve fakat her gün ağır her gece sessiz geçiyordu üzerimizden…Bir çaputa sığınarak daldığımız uykularımızda gök-kuşağı altında geçtiğimizi görüyorduk; ne kadar yanıldığımızı görmek için çok zaman geçmesi gerekmiyordu; her uyandığımızda güneşin alnacında sonsuz bozkırda olduğumuz gerçeği ile karşılaşmamız yetiyordu bize; işte o zamanlar ayaklarımız yere basıyor ve düş dünyasından uyanıyorduk…

../.
Bir karartıya doğru yürüyorlardı ve gök-ana kapanmış, tüm hışımla göz-yaşlarını boşaltıyordu; yağmur dediler adına…İliklerine kadar ıslanmış ve adımları çamur deryasında ağırlaşmıştı. Günlerce taş sırtında uykuya dalar gibi tekinsiz uyumanın sızısı döşlerinde … Gizliydi acıları, yek diğerinin direnme gücü bu gizde saklıydı… Bir bilinmezden gelmiyorlardı oysa ve fakat gidişleri tam anlamıyla bir bilinmezdi…Omuz omuza dayanarak, düşerek,kalkarak, her yanları yırtık-pırtık, kan revan içinde gidiyorlardı…İçlerinden biri düştü çamur deryasına ve takatı kalmamıştı yürümeye; omuzladılar, bırakın beni dedi, olmaz dediler; sürüklenen bir çift ayak iz bıraktı geriye; çok sonra iki çift diz ve geride kalan bir çift ayak izi;…Hiç birinin ayağında çarık kalmamıştı…

../.
Lori, lorika min, bebeğim, içinde göz-yaşı olmayan ninniler söylemek isterdim sana; yüreğimde bir yangındın sen ve lakin hayatımın en hüzünlü ağıtını ninni olarak söylüyorum sana; sen daha kundaktasın oysa ve bu yükü benimle taşıyorsun. Göz-pınarlarım kurudu, yaşlar içime akar, oysa sen, hüngür hüngür dışa akmaktasın; her bir damla göz-yaşın yaralarıma Lokman hekimin elleriyle hazırladığı merhem gibi dokunur; işte o zaman Gül açar saçlarımda…Çok güzel bir dünyamız vardı ve kadim ırmaklarda yıkanmıştık; pir-ü-paktı giysilerimiz ve yer açmıştık her yeni gelene; son lokmamızı paylaşmak adına pervazsız yaşamaktaydık…Bize ait olanlar şimdi nerede? Bezirganlar dünyalarımızı kirlettiler ve bize ait olanları çaldılar sofralarımızdan; ve şimdi göç yollarında sana ağıt yakmak dışında güzel bir ninni söyleyemediğim için bağışla beni…Lori, lorika min, bebeğim, gözümün karası, karanlık günlerimin aydınlığı, göz-ucumda gördüm yumuk avuçlarında sakladığın saçlarımı; sen benim kokuma doyamadın, ya ben…ya ben neylerim?! Bir dile gelsen, konuşsan, anlatsan bir bir geçmişten gelen ve geleceğe uzanan aşkımızı, tutkumuzu, özlemlerimizi ve sana doymazlığımı…bir dile gelsen; lorika min, bebeğim bağışla beni…

../.
Saf ve Duru Deniz’di gözlerin; kovadan boşalırcasına yağmur yağdığında; iliklerimize kadar ıslanmıştık ve seni saracak çul yoktu; titriyordun koynumda, sıcaklığım yetmiyordu körpe bedenine ve sen ağlıyordun bebeğim…Çaresizdim, gök-yıldızlardan arınmış, kendimleydim ve sen vardın yanı-başımda; sım-sıkı sardım-sarmaladım, tüm ıslaklığı ile ne varsa tüm çaputları örttüm üzerine, çok ağladın ve lakin aç-karına derin bir uykuya daldın…ve sonra ben baktım karanlık bulutların rengine; ayırt etmek için gün-geceyi, doğru-yanlışı; ancak gözlerim ahhh şu gözlerim fersiz, renkleri karıştırır birini yek-diğerine…Şafak söktüğünde gök-ana duruldu, parlak bir gün doğdu sabahımıza, bir umut ışığı gibi baktım ufuk çizgisine, çamur deryasında adım alırken bir tutam kekiği sıkıştırdım dişlerine…sel gibi aktık engereğin üzerinden…Sel gibi aktık…Lori Lorika min, bebeğim…Bağışla beni…

Nejdet Evren
Ekim 2016, Akarca,
Değişik zamanlar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here