Aydın Çelişkisine Dair Sorulara Yanıtlar 2 – Nejdet Evren

“Yabancılaşma” olarak tanımlanan olgu, üretim araçlarından yoksun olan kitlelerin ürettikleri ile herhangi bir bağ kuramamasını, üretilenden uzak ve gereksinimleri ile doğrudan orantısız olmasını ifade eder. Felsefi temellerini son yüz yıllarda bulmuş olması onun kapitalist üretim tarzı ile doğrudan ilişkili olduğunu gösterir. Aydınlanma ile kapitalist üretim tarzı at başı giderken “yabancılaşma” nın bunlara eşlik etmesi kaçınılmazdır. Bu olgu toplumun tüm kesimlerini etkisi altına alacaktır. Emeğine yabancılaşan büyük kitleler bu yabancılaşmanın bir nesnesi haline dönüşürken, aydın olan ise bunun özensi konumunda yer alacak; hem emeğine yabancı olmanın anlamını bilecek hem de tüm yabancılaşmaya karşı kürek çekecektir. Buna dair çözüm önerileri çelişkileri içselleştiren çoğunluğun, tutucu düşüncelerin eleştiri odağına oturtulacak, aydın ile “yabancılaşma” yı yaşayan kitleler arasında bir yarılma yaşanacaktır. Aydın olanın kitleye inme düzeyi bu yarılmanın mesafesini doğrudan belirleyecek; indikçe azalacak çıktıkça artacaktır.

Bilim, özünde gözlem ve deneye dayanan, aynı koşullarda doğabilecek sonucu önceden tespit edebilen ve mutlak ile kesin olana uzak, her yer ve zamandaki aynı koşullar altında olabilecekleri öngören bir bilgi birikimini ifade eder. Onun rasyonal bilimlere dönüşmesi, ya da o şekilde kendini var edebilmesi de yine aydınlanma ile mümkün olmuştur. Rasyonel akıl kendini de eleştiriye tabi tutarken “aklın üstünlüğü” ne dair sapması onu, bilimleri -biyoloji-kimya-fizik- vs tüm alanlarda gök-tanrıların yerine koymak sureti ile bilimsel olmayı tabulaştırmıştır. Bilimsel sonuçların doğruluğu bilimsel çalışmalar ile doğrudan bağlantılı olduğu kadar, salt bu doğruluk onun özenllikten kopuk olduğunu da doğrulamaz. Bilimsel çalışmaları yapan öznel çalışmalar asla göz ardı edilemez. Nesnel ve öznel çelişkisi ve birlikteliği burada da kendini gösterir. Özünde bilim tarafsız görünse de tarafsız değildir. Üretim araçlarına sahip olmayan çoğunluğun bilimsel çalışmalardan çok uzakta kalmalarının başka izah tarzı olabilir mi? Bilimsel sonuçlar “yaratıcı aklın” ürünü olsalar da her hal ve şartta taraflıdırlar ve temsil ettiği sınıfın çıkarına hizmet etmeye eğilim gösterirler. Bu nedenle her bilim kisvesi içindeki kişi aydın olamaz. Aydın tam da bu noktada bilimsel gerçekliğin evrensel ortaklaşmanın bir ürünü olduğunu ve tüm canlılar çıkarına kullanılacak birikimi ön plana çıkartan kişi/kimliktir. Bilimsel uğraşı içerisinde olup ta bilimsel sonuçların toplumsallaştırılmasına önem veren bilim insanı ise hem bilim insanı hem de aydın sayılmalıdır. Bilim insanı ile aydının örtüştükleri ve ayrıştıkları kavşak bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Aydın olanın bir etiği olmalı mı sorusu, genel anlamda etik olmalı mı sorusu ile bağlantılıdır. Etiğin bağlayıcılığı bilim insanı ve aydın olana ayak bağı oluşturur mu? etik “bir üst yapı” olmakla birlikte tüm toplumsal düzlemlerde bağlayıcı, yasaklayıcı ve aykırı edime karşı tepkisel/yaptırımcıdır. Çıkarların çatıştığı salt biyolojik canlı dünyası ile biyolojik-sosyal canlı dünyası bu açıdan bir diğerinden önemli ölçüde farklılaşmıştır. Etik, bir değer yargısını barındırmakla salt biyolojik canlılar açısından hiç bir anlam ifade etmeyecektir. Oysa biyo-sosyolojik canlı türleri için etiğin bir anlamı vardır. Aydın olanın bir etiği olmalıdır; ancak bu etik yaşadığı toplumun benimsediği tüm etik kuralları içermez; zira, o, toplumunun dışına çıkabilmesi gerekir ki aydın olabilsin. Bu nedenle o, hem bire etik sahibi iken hem de ayak bağı olarak gördüğü etik kurallarına karşı durmak zorunda olan kişidir. Aydın olanın etiği söz, düşünce ve edimlerinde doğa ve canlı türlerinin ortak yararına olan ile bir ya da birden çok canlı türüne ve doğaya zarar veren söz, düşünce ve edim arasında ilkine yönelik yapması gereken tercihtir; bu tercih, aydın olanı genel-geçer etik kuralları gibi bağlayan bir yapı değildir.

Moderniteyle birlikte sorunlar karmaşıklaşırken, kaotik yapılarda da atış olmuştur. Uzmanlaşma bilgiyi tek-elde toplarken, evrensel bilginin öğrenilmesinin önünü kapatmıştır. “kendine yabancı” insanın elinde kırıntı bilgiler kalmıştır. Tüm engellemeler/engellere karşın bilgiye ulaşma olanağını yakalayan birey/ler bu bilgiyi ya tamamen kendi bireysel çıkarları için kullanmayı yeğlemiş ya da onu topluma mal etmeye yönelmiştir. Tam da bu ayrışımda aydın ikinci kategori içerisinde olan birey sayılmalıdır. “üretimin mal edinme biçimi”ne bağlı olarak giderek artan çelişki mevcut/güncel bir “durum”u ifade etmektedir; ve bu “durum”un “değerlendirilmesi” ise kaçınılmaz bir görev olarak aydın olanın önünde durmaktadır. Aydın bu ödevi kendisi üstlenir; kimse ona bir görev veremez; o, neyi ele alacağını, hangi noktalara ne şekilde değineceğini, temasının içeriğini ve bunu yaparken de hangi yöntemleri kullanacağını tamamen kendisi belirler. Başka bir belirleyene göre olgu seçimi, işlenişi ve buna dair yöntem aydın olmak ile bağdaşmaz.

Aydın, Fikret Başkaya’nın ısrarla vurguladığı gibi “şeylerin gerçeğini söyleyebilmek” ile mükelleftir. Şeyleri/olguları gerçeğine uygun olarak tanımlamak için aklın rasyonelleşmesi gerektiği düşünülecektir. Oysa hiç te öyle değildir. Rasyonelleşme elbette yadırganacak, yadsınacak bir şey olamaz, lakin, gerçeğin dile gelmesi için aklın rasyonelleşmesi gerekmemektedir; öyle olsaydı, aydınlanma ile başlayan rasyonalizmden önceki tüm çağırmaların hurafe olduğu sonucuna varmak gerekirdi ki bu akla yatkın değildir. “Şeylerin gerçeğini söyleyebilmek” için aydın olmak ta gerekmiyor. Ancak aydın olanın gerçeği dillendirmesi bir görev olarak onun sırtında yüktür. Herşeyin, tüm toplumsal olguların rasyonel akıl tarafından çözümlenebileceği, buna dair rasyonel aklın verilerinin tartışılamayacağı yönündeki oryantalist rasyonalizmi aydın olanın tartışması, eleştirmesi ve aklın üstünlüğünün neye hizmet ettiği ile etmesi gerektiği ayrımını yapması gereklidir. Zira; bu durum, akıl ile gelinen aşamada tüm yaratıların ne için üretildiğine, neye hizmet ettiğine dair verilecek karar ile yakından ilgili olup, insanı ve tüm canlı doğayı doğrudan etkilemektedir. Dolayısı ile, “akılcı bir evren” kavramı burjuva ideolojisinin ruhbanı filozof yapmasından başka bir şeyi ifade etmeyecektir.

Hem bilim ile uğraşan ve hem de aydın olan elindeki bir takım materyaller ile araştırma yapar; gözlem ve deneyini bunlar üzerinde inşa eder; fizik dünyadaki yasalar ile sosyal-ekonomik-politik dünyadaki yasalar aynı değildir, olması da beklenemez. Bu nedenle fizik bilimcisinin kullanacağı veriler ile sosyo-ekonomik-politik olguların gözlemcisinin kullanacağı veriler yek-diğerinden ayrışacaktır. Her ikisi için kullanılacak metodoloji ortaklaşabilir; bilim insanı ve aydın ya diyalektik tarihi materyalist bir metodu ya da metafizik bir metodu kullanarak analiz yapacak, sonuçlara varacaktır. Bu konuda yapacağı tercih onun sınıfsal tercihi ile doğrudan ilişkili olacaktır. İlk yöntemi kullandığında sınıfsal konumuna aykırı ikincisini seçtiğinde uygun davranmış olacaktır. Kullanacağı materyaller onun istencinden bağımsızdır; ve ancak,bir çok materyal arasında seçme yapma onun istenci ile doğrudan bağlantılıdır. Her ne olursa olsun bu materyaller orta yerde salınan materyalledir ancak bir kısmı hazırlanmış ve veri olarak değerlendirilmek üzere önüne konulmuştur. Bu konuda fizik bilimcisinin durumu daha ağır ve seçeceği materyalleri salınanlar arasından seçme şansı neredeyse sıfıra yakındır. Bilimsel çalışmalardaki maliyet sorunu kapitalist aydınlanmacı dünyada bireysel ekonomiler ile karşılanabilecek durumda değildir. Hal böyle olunca verilerin yanlı olması analiz ve sonuçların da yanlı olması sonucunu doğuracaktır. Sosyal-ekonomik-politik çözümleyici bu konuda daha özgürdür; zira materyalleri için büyük bir harcama yapması gerekmemektedir. Bu son durum onun yapacağı tercihler konusunda daha fazla yargıya tabi tutulması anlamına gelecektir ki; aydın olanın tanımı da tam bu noktada devreye girmektedir.

Nejdet Evren

Akaraca/tüm-zamanlar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here