Mehmet Atlı ile ‘Hepsi Diyarbakır: Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği’ isimli kitabına dair söyleşi

Bugüne kadar şarkılarından ve güzel sesinden tanıdığımız Mehmet Atlı’nın ‘Hepsi Diyarbakır: Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği’ isimli kitabı geçen ay İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, şehrin çeşitli bölgelerinin mimari tarihine farklı açılardan bakışı merkeze alan makalelerden oluşuyor. Atlı’yla kitabını ve kitabından yola çıkarak Diyarbakır’ın tarihini ve bugününü konuştuk.

Bu kitap nasıl ortaya çıktı? Bundan sonra ne gibi tasarılar var aklınızda?

Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde öğretim görevlisi olmanın yanı sıra doktora öğrencisiyim. Derslerde tartıştığımız konuları; güncel mimarlık/kent ve historiyografi sorunsallarını Diyarbakır özelinde ele alan yazılar yazıyordum. Yazıların ortak konusunun Diyarbakır olması onları, peş peşe bir doktora tezi ya da bir kitap gibi okunabilir kıldı. Yazıları birbirine bağlayan bir iç-diyalog (belki monolog) ve karakterler oluştu. Kitap, kendini bu doktora ödevleriyle süreç içinde kurdu. Başlangıçta sadece Diyarbakır tren garını ve istasyon yapılarını ele alan ve Tanıl Bora’nın editörlüğünü üstlendiği, ‘Tren bir Hayattır’ kitabı için yazdığım bir makale vardı elimde, Kemal Varol’un teşvikleriyle yazdığım. Şehir üzerine düşünmeye devam etmek istiyordum. Bu yazıdaki, teknik ağırlıklı bir analizden çok kişisel dil ya da üslup, diğer yazılar için de bir fikir verdi bana. Mimari gerçeklikleri anıların, edebiyatın, portrelerin ışığında tasvir ya da kritik etmek ya da şehri, içinde yaşayan birinin gözünden otobiyografik-monografik bir metin olarak kurarak; şehri de bir aktör, edebi bir karakter haline getirerek mimarlıkla ilgili, roman gibi okunabilecek eleştirel metinler kaleme almak iyi bir fikir gibi geldi. Ve doktora programım da bu kitabın oluşmasına imkân/mekân oldu. Şehir hakkında gözlemler, okumalar yapıp düşünmeye ve yazmaya devam etmek istiyorum. Özellikle Kürt orta sınıfların mekânsal teşekkülü açısından Diyarbakır’ın oynadığı roller üzerine.
Kitabınızın alt başlığı ‘Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği’. Diyarbakır’a dair herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği nedir?
Bu alt başlık tek bir şeye değil birçok şeye gönderme yapıyor. Ama en genel anlamda, şehrin, herkesin bildiği/bildiğini sandığı, statik bir geleneksel yöre; hakkında söylenecekler söylenmiş, klişelerle anlaşılan ve anlatılan, karpuzu ve surları ile ünlü bir yöre olmaktan daha kaotik, daha öngörülemez, dinamik, heterojen, metropoliten bir şeye dönüşüm sürecini ifade ediyor, “herkesin bildiği bir yerden kimsenin bilmediği bir yere” ifadesi. Bir de münhasıran Göçmenler Caddesi, Kuruçeşme, Körhat Mahallesi gibi ‘kenar’ addedilen; şehrin tarihi-turistik yerlerine öncelik veren kent rehberlerinde yer bulmayan bölgelerini işaret etmek için kullandığım bir ifade. Varlığını bildiğimiz ama görselleştirmeye, tarihini yazmaya değer bulmadığımız köşelerini…
Kitabın girişinde şehirlerin ‘yöreleşmesi’nin şehre dair üretimi engellediğini söylüyorsunuz. ‘Yöreleşmek’ten kastınız ne? Neden üretimi engelleyen bir şey?
Yıllar yılıdır, Mıgırdiç Margosyan’ın kitapta da andığım, sevdiğim ifadesiyle, “bizim oralarda” yürütülen akademik çalışmalar, sinema-dizi filmler, fotoğraflar, imgeler genelde ya milliyetçi-ümmetçi bir bakışla illa ki ‘Türk ve Sünni Müslüman bir Diyarbakır’ın; başka merkezlere bağımlı, dolayısıyla siyasi tarihe paralel bir toplum ve mimarlık tarihi anlatısı ile maluller. Ya da sadece bunu görmek istediler. Şehir, Türkiye’nin pek çok yeri gibi taşralaştırıldı. Fizikî-mekânsal olarak da söylemsel olarak da. Bu taşralaştırmada “yöre” kavramı belirleyici önemde, kritik bir role sahip. Bu tahayyül hala premodern kavram ya da örüntüler üzerinden kentleri okuyor, daha doğrusu okuyamıyor… Kent tarihleri yazılamıyor. Karşımıza ünlü yemekler, yöresel türküler, “mahalli sanatçılar” çıkıyor çıkmasına ama bunların hiçbiri gerçekte görünür değil. Çünkü şehir ve içerdiği kültürel unsurlar ilişkide bulunduğu diğer şehirler, diğer kültürler, yollar ve en nihayet küresel ilişkiler içinde okunmadığı gibi tekil, özerk varlıklar olarak da okunamıyorlar. Somut tekil varlıklar olarak insanlar, mimari gerçeklikler ya da kentsel durumlar birer prototip ya da stereotip olarak anlaşılıyor. O yere dair ezeli ve ebedi, dolayısıyla tarihsiz, “yöresel kimlikler” olarak donduruluyor ve öyle görselleştiriliyor. Öyle olunca da ‘Kürt’, isterseniz ‘kıro’ deyin, bir tip oluyor. ‘Doğulu’ bir tip oluyor. Homojenleştirmeye ve totalitarizme, nihayet ırkçılığa giden yollar buralardan döşeniyor. Şehre dair bir şey söylermiş gibi yaparken hiçbir yere dair hiçbir şey söylemez oluyor sonuçta, yöreselleştirici dil. Nostaljik anlatılar da bir o kadar problemli. Burası hiçbir zaman bir cennet olmadı zira. Olduysa bile cennetin de (bin) bir tarihi olmalı. Yazılmadı, yazılamadı.
Diyarbakır’ın Türkleştirilmesi Cumhuriyet döneminin çok yoğun çabalarından biri. Sizce ne kadar başarılı olmuş bir girişim bu?
Kısmen başarılı ama hayırlı bir başarı değil bu. Karşıt tepkilerini ve bazen benzerlerini de yarattı çünkü. Çok büyük ve telafisi zor acılara neden oldu ve aslında “şehrin Türklüğüne” de zarar verdi. İstanbul Türkçesini esas alırsanız Diyarbakır’ın, Urfa’nın ya da diğer yöreleştirilmiş yörelerin kendilerine özgü Türkçelerini de heba edersiniz, karikatürize birer “bozuk şive” mertebesine indirirsiniz mesela. Bu oldu. Öte yandan tarihsel bir Diyarbakır’ın kaybına yol açtı. İnsanlarını, renklerini, seslerini, cemaatlerini eksiltti. Bunun –başta mimari– her alanda kayıplarını yaşadık/yaşıyoruz. Şehir homojenleştirilmeye çalışılırken taşralaştırıldı da. Sonuçta başarısız da oldu. Şehir bugün metropolleşme yolunda yürürken bir ‘Kürt metropolü’ olma yolunda da aynı zamanda.
Diyarbakır’ın bir ‘Kürt şehri’ olduğuna dair yoğun bir anlatı var, Amed olarak anılması da bunun bir parçası. Bu konuda ne söylersiniz?
Diyarbakır’ın bir ‘Kürt şehri’ olduğunu söylemek, bir Türk ya da Ermeni şehri olduğunu ya da bir güvercin kenti olduğunu söylemekten farklı değil. Yani hem doğru hem değil; eksik. Bazen düpedüz kötü niyetli, yanlış! Buradan da bir hayır çıkmaz. Bir metropol, geçmişte de kozmopolit bir yapısı olduğunu bildiğimiz bir metropol, etnik-dinsel kimliklerle sınırlanamaz; sınırlanmaya kalkıldığında felaket olur! Ağırlığını ve enerjisini kaybeder, yöreleşir, taşralaşır, dediğim gibi. Diyarbakır, olabilecekse, bir dünya şehri olabilir ve bence olması gereken, bunca felaketten sonra ona yakışan da bu. Bu ise hem Dikranegerd, Diyarbekir, Amed ‘i ve hem de Diyarbakır’ı tüm katmanları ile kabul etmekten geçiyor. Tarih yaşanmamış gibi yapamazsınız.
‘Amed’ ise daha karmaşık bir durumu ima ediyor. Kürtlerin gönlünde bütün bir tarihlerinin, siyasi varoluşlarının, mücadelelerinin, kazanımlarının ve bundan sonraki ufuklarının da bir simgesi olmuş durumda, Cumhuriyet’in ‘Diyarbakırı’na karşı. ‘Diyarbakır Cezaevi’ ve onca faili meçhul cinayet yaşanmamış gibi de yapamayız.
Bu ölçüde olmasa da kutsanmış bir Amed’i, ‘İslami-ümmetçi Diyarbakır’ tahayyülünde de görebiliriz. Son bir-iki yıldır ‘Amed’in fethi’, kutlanıyor, birileri tarafından. İslam ordularının şehre girişinden 1374 yıl sonra! ‘İstanbul’un fethi kutlamaları’ pespayeliğinden daha beter bir durum.
Diyarbakır Ermenilerinden bahsettiğiniz bölümde Mar Yeşua’dan yaptığınız bir alıntı var ve bölüm Sergius’a yazdığınız bir mektupla başlıyor. Neden Sergius’a mektup yazıyorsunuz?
Çünkü mektup güzel bir şey, seviyorum. Yazması da alması da… Ama yola çıkarken amacım bu değildi tabii. Surp Giragos Kilisesi üzerinden Türkiye kent ve kasabalarının, Diyarbakır’ın dinsel ve etnik homojenleştirilmesine ve buna dirençler, Diyarbakır’ın bu konuda aradığı yeni dile, yeni bakış açılarına dair bir şeyler yazmak istiyordum. Surp Giragos Kilisesi restorasyonunun anlamına bakmak istiyordum. Kitaplığımda bulunan ‘Diyarbakır ve Urfa’nın Felaket Çağı’ isimli kitap, 1915 benzeri felaketlerin, katliam, kuşatma ve saldırıların 5. yüzyıldaki bir tanıklığı idi. Mar Yeşua da benim yaptığıma benzer bir şey yapıyordu. Ya da ben onunkine benzer bir vakanüvisliğe öykündüm ve onun dilini, üslubunu ödünç aldım. Ben de Mar Yeşua gibi Sergius’a mektup yazıyormuş gibi anlatayım ‘Diyarbakır ve Urfa’nın Felaket Çağı-II’yi, dedim.
Mar Yeşua’nın alıntı yaptığınız kitabının ismi ‘Urfa ve Diyarbakır’ın Felaket Çağı 494-507’. Siz de 1915-2015’i bir felaket çağı olarak isimlendiriyorsunuz. Neden bu yüz yıl bir felaket çağı?
Çünkü aradan geçen bin beş yüz yılda insanın insana zulmü katlandı, azalmadı. Daha da kitlesel boyutlara, daha da üstün teknolojilere, daha da ‘incelikli’ retoriklere kavuştu. Çünkü felaket, 1915 ve Ermenilerle sınırlı kalmadı, devam ediyor ve edecek gibi de görünüyor; biz bu felaketi yaratan zihniyet dünyasından çıkmadıkça. Söyleşimizi, sorunuza karşılık ben de bir soruyla bitireyim. Acaba –Ermeniler başta– gayrimüslimlere yönelik ‘Büyük Felaket’in, Diyarbakır gibi şehirlerimizdeki mimariler açısından ne gibi sonuçları olmuştur? Yalnız yapılar değil, daha da önemlisi bu alandaki emek kaynağı, bilgi, beyin, duyarlık, yetenek, görgü kaybının ne gibi sonuçları olmuştur? Şehrin seslerine ne olmuştur? Buyurun mimarlık ve müzik tarihçilerine dev bir akademik çalışma alanı. Madem ki konuyu ‘tarihçilere bırakmak’ lazım!

EMRE CAN DAĞLIOĞLU
01 Kasım 2014, http://www.agos.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Sosyoloji, Söyleşi, Tarih
Rusya’da Eylemin Sanatla Buluşması (Edebiyatta ve Sinemada Devrim)

Rus devrimlerinin edebiyat ve sinema tarihini her yönüyle ele alan bir ortak çalışma. Devrimler toplumsal, siyasal, ekonomik ve tarihsel nedenlerle...

Kapat