Melek Tavus’un Halkı: Yezidiler – Sabiha Banu Yalkut

Yezidiler, dini inançlarının kurbanı bir halktır. İnandıkları Melek Tavus, Tanrı’nın cennetten kovduğu melekle, yani Şeytan’la bir tutulduğu için Müslüman ve Hıristiyan komşuları tarafından dışlanmış, lanetlenmişlerdir.
Sabiha Banu Yalkut, Yezidiler üzerine çalışmaya 1979 yılında bir arkeoloji öğrencisi olarak gittiği Mardin’in Midyat ilçesinde karar verdi. Yıllarca onların izini sürdü; Almanya’da, diaspora koşullarında yaşayan Yezidilerle düzenli bir biçimde görüştü.
Melek Tavus’un Halkı Yezidiler, artık sayıları birkaç yüze inmiş olan Türkiyeli Yezidilerin, göç etme nedenlerini, göçün yarattığı dönüşümü ve diaspora koşullarında varolma ve varkalma mücadelelerini göstermeyi amaçlıyor.

Önsöz, s. 9-15
Bu kitabın yayımlanmasından kısa bir süre önce, Mardin’in Midyat ilçesi Baran köyü doğumlu olup Almanya’da büyümüş iki Yezidi genç kızla birlikte yaptığımız geziden birkaç anı aktarmak istiyorum. Şanlıurfa ve Diyarbakır’dan sonra Midyat’a gidiyoruz. Midyat, 1979 yılında ilk kez gördüğümde güzelliğine, temizliğine hayran kaldığım, nüfusunun çoğunluğunu Süryanilerin oluşturduğu ufak bir kasabaydı. Kentin çevresinde pek çok Yezidi ve Süryani köyü vardı. 1991’de ikinci kez gördüğümde, göçün etkisiyle çehresi iyice değişmeye başlamış, gittikçe bir Sünni yerleşim yeri olmaya yüz tutmuştu.
2001 yılında ise tüm Yezidi köyleri boştu. 60-70 Süryani ailenin kaldığı Midyat’ta, tamamı ileri yaşta sekiz Yezidi yaşıyor. Aralarında iş görebilecek durumda olan iki erkeğin işleriyse hiç bitmiyor. Zira Avrupa’daki Yezidilerin ölülerini başka diyarlara gömmeye içleri bir türlü el vermiyor. Yaşantılarını Avrupa’da sürdürmelerine karşın ölülerini uzaklardaki boş köylerine gömmekten vazgeçmiyorlar. Büyük bir çoğunluğu mülteci olduğu için cenaze törenine katılamıyor, töreni ancak video kayıtlarından izleyebiliyor. Her düğünün olduğu gibi her cenaze töreninin de bir video kaydı var.
Göç ettiklerinde topraklarını satmamışlar. Atalarının topraklarından kopmak istemiyorlar. Avrupa’da büyümüş, kentlerde yaşamaya alışmış çocuklarının köylerine dönmesinin pek mümkün olmadığını biliyorlar. Güçlenme potansiyeli taşıyan köktendinci hareketlerin onların geri dönüş imkânlarını ortadan kaldırabilecek olması, ölüleriyle de olsa topraklarına, geçmişlerine sahip çıkmalarını engellemiyor. Yeni kuşakları geleneklerine bağlı yetiştirmeye özen göstererek, onların köylerindeki kabirleri ziyaret edip ayinlerini sürdüreceklerini umuyorlar. Birçoğu yalnızca köylerine gidip gelebilmek ya da ömürlerinin son günlerini orada geçirmek istiyor. Bugünlerde çatışmalar kesilmiş durumda, dolayısıyla bazı Yezidiler Avrupa’dan gelerek ölülerini anmak için boş köylerinin kabristanında kurban kesiyorlar. Geçmişte olduğu gibi özellikle çocuksuz aileler köylerindeki ziyarete (yatıra) adak adamak için de buralara geliyor.
Süryaniler Çelkoyi diye adlandırdıkları Yezidilere daha hoşgörülü davrandıkları için, Midyat’ın içinde 35 civarında Yezidi ailesi oturuyormuş. Bu gezimiz sırasında da Midyat’ı bize bir Süryani gezdiriyordu. Arkamızdan gelen birçok çocuğun sadaka istemesini yoksullukla açıklamaya kalkarak, onlara karşı cömert davranmak istediğimizde, Süryani dostumuz, “Bizim çocukların yabancılardan para istememesini cemaatimizin ekonomik durumunun görece iyi olmasına bağlayabilirsiniz, ama son derece yoksul Yezidi çocukların dilendiğine kimse tanık olmamıştır. Dini inançlarınca günah sayıldığından tükürdükleri de asla görülmemiştir,” diyor.
İkinci durağımız olan Nusaybin çevresindeki 20’yi aşkın Yezidi köyünde yalnızca 25 civarında aile kalmış. Eskiden Yezidi ve Süryanilere ait olan, şimdi ise çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu (yalnızca dört Yezidi aile ile iki Süryani aile kalmış) bu köyde, Almanya’da yaşayan Yezidi dostlarımın kirvesi olan aileyi ziyaret ediyoruz. Aile fertlerinden birisi, “Bundan 25 yıl kadar önceydi, Yezidi bir aile Nusaybin’e taşındı, her gün evlerini taşladılar, çaresiz köylerine geri döndüler. İşte eskiden bu kadar cahildi buraların halkı,” diyor.
Bu arada orada olduğumuzu duyan köy sakinleri bulunduğumuz eve geldi. Yeni gelenlerden biri, orada bulunan genç kızlardan birinin tıp öğrenimine başlamak üzere olduğunu duyunca söze girerek, “Kendilerini koruyabilmek için hep dağların en sarp yamaçlarına çekilmişlerdi. Şimdi hemen hemen hepsi gitti. Anladığım kadarıyla orada çok imkânlara sahipler. Bir yerde bizlerden kurtuldular!” dedi.
Yezidilerin şeytana taptıklarını iddia eden bazı önyargılı Müslümanlar onları taşlayarak cennete gitmeyi umuyormuş. Anlaşılan dini ideoloji, buralarda uzun zamandır sevgiden çok nefreti körüklemiş, saldırganlığı örgütlemiş. Yüzyıllardır uygulanan zulümler, Müslümanlığa zorlanmaları Yezidilerin sayılarını çok azaltmış. En inatçı, en mücadeleci olanları ancak direnebilmiş. Bu bölgede birkaç nesil öncesine kadar Yezidi’yken şimdi Müslümanlaşmış büyük bir nüfus bulunuyor. Bunlardan bazıları, geçmişlerini sahiplenerek eski akrabalarıyla iyi geçiniyorlar. Diğerleri, muhafazakâr Müslümanlarla birlikte onları lanetliyor. Belki de Yezidi kalanlar gibi direnç gösteremedikleri için yitirdikleri bu dünyayı yok ederek geçmişin izlerini silmek, yenilgilerini unutmak istiyorlar.
Pek çok insan dünyaya ancak kendi penceresinden bakarak, diğerlerinin tasavvur ve düşüncelerini hep kendisininkine tercüme ediyor, karşısındakini ancak bu tercüme yoluyla algılayabiliyor. Kendilerini çevreleyen Sünni tasavvur âlemi, yavaş yavaş zayıflayıp da özellikle şehirlerde yerini başka kavramsal çerçevelere bıraktıkça, Yezidiler hakkındaki yorumlar da değişik ve bazen komik şekiller alıyor.
Burada Yezidi dostlarımdan birinin bana anlattığı ilginç bir hikâyeyi nakletmek istiyorum: Yaşamakta bulunduğu yerleşimin yüksek bir mülki amiri kendisini çağırıp ona, “satanist” olup olmadıklarını ya da bunlarla bir ilgilerinin bulunup bulunmadığını sormuş. Bu sorunun nedeni bir günlük gazetede satanistlerle ilgili çıkan bir habermiş. Aydın ve samimi bir kişi olan mülki amir, dostumun cevabıyla ikna olarak kendisinden içtenlikle özür dilemiş. Olay hasarsız atlatılmış. Olayın şaşkınlığını hâlâ taşıyan Yezidi dostum, benden satanizm hakkında bilgi almak istedi.
Sanırım bu “tercüme eylemi” nedeniyledir ki, birçok kişi hiç sorgulamadan Yezidilerin Melek Tavus’unu kendi şeytanlarıyla özdeşleştirmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Başkaları, tasavvurlarında, örneğin Yezidilerde olduğu gibi iyi ve kötünün iki zıt kutup olarak kavramsallaştırılmamasını hesaba katmadıklarından, en iyi ihtimalle onları “şeytanı melek sayanlar” ya da “şeytanı yatıştırmaya çalışanlar” diye nitelendiriyorlar. Yezidilerin, onların şeytanıyla kendilerinin sandıkları kadar içli dışlı olmadıklarını, onların kavramlarıyla düşünmediklerini akıllarına bile getirmiyorlar. Neden şeytanla bu denli uğraştıkları sorusunu kendilerine sormadıkları gibi, kendi fantezi ve korkularını onlara yansıtıyor olabilme ihtimalini de tabii ki hiç göz önünde bulundurmuyorlar.
Yezidiler de buralarda yaşadıkları sürece dillerine kilit vurarak “günah keçisi” olmak zorunda kalmışlar. Birçokları bana ne kadar lanetlenmiş de olsa Yezidileri bir İslam mezhebinden sayanların ehven-i şer olduğunu, kendilerini “pagan” diye nitelendirenlerin daha da acımasız olduklarını, kelime-i şahadet getirmediklerinde öldürülmeleri caiz olduğu için büyük kayıplar verdiklerini söyledi. Bu nedenle Harici mezhebinden veya Yezid bin Muaviye’nin takipçisi olarak bilinmeyi yeğlemiş olduklarını anlattılar. Peki ama, ne Harici ne pagan olan, taptıkları söylenen “şeytan”ın adını bile anmayan, hele günümüzdeki satanistlerden haberleri bile bulunmayan Yezidiler kimdir aslında?
Yezidi topluluğu eskiden oldukça dağınık olarak, bugün Irak, Suriye, İran, Ermenistan, Gürcistan ve Türkiye arasında bölünmüş bulunan bir bölgede yaşıyordu. Bu bölgenin Ermenistan, Gürcistan ve İran dışında kalan kısımları Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altındaydı. Yezidiler Osmanlı yönetimindeki topraklardan Ermenistan ve Gürcistan’a, Kırım Savaşı (1853-1856) ve sonrasında da özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında siyasi nedenlerden göç ettiler. Ama Transkafkasya’ya asıl büyük Yezidi göçü 20. yüzyılın başında oldu. Van, Doğubeyazıt ve Kars’ta yaşayan Yezidiler, Osmanlı kuvvetleri ve Hamidiye Alayları’ndan kaçıp Ermenistan’daki boş köylere yerleştiler. Gürcistan’daysa Tiflis ve daha sonra da çoğunluğu Telavi’de olmak üzere kentlerde yaşamaya başladılar. Genellikle aynı köyden aileler, şeyhleri ve pirleriyle birlikte ya aynı köye ya da şehirlerde aynı sokağa yerleştiler.
Gürcistan’daki Yezidilerin bir kısmı 1930’larda ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ermenistan’daki köylerinden gelerek şehirli kesimi oluşturmaya başladı. Bu süre boyunca pek çok Yezidi, yükseköğretim görerek SSCB’de Yezidi-Kürt aydın zümreyi oluşturdu. Yüzyıla yakın bir süre SSCB’deki Yezidilerin diğerleriyle ve dini merkezleri Laliş’le irtibatları tamamen koptu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan yeni devletler ve yeni sınırlar Ortadoğu’daki Yezidileri birbirinden iyice ayırmış oldu. Türkiye’deki başlıca Yezidi yerleşimleri Urfa, Mardin ve Batman illerinde bulunuyordu. Hem dinsel, hem de gündelik yaşamda çok önemli rol oynayan dini merkez Laliş ise Irak’ta kalmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte gidilmesi zor bir yer haline gelmişti. Ayrıca kimi Yezidi köyleri de Suriye sınırları içindeydi. Şiilerin yaşadığı yerlerde ise Yezidilerin durumu daha vahimdi. Bu bölgelerde Yezidi kimlikleriyle varlıklarını takiyesiz sürdürebilme şansları daha azdı.
Karabağ yüzünden Ermenilerle Azerilerin arasında çıkan anlaşmazlıklardan Ermenistan’da yaşayan Kürtler ve Yezidiler de etkilendi. Pek çok Azeri’yle birlikte topraklarından sürülen Müslüman Kürtlerin çoğunluğu Azerbaycan’a göçtü. Yezidi Kürtlere ise iki alternatif sunuldu: Ya Kürt etnik kimliklerini reddederek Ermenistan’da kalacak ya da diğer Kürtlerle birlikte ülkeyi terk edeceklerdi. Ermenistan’da kalan Yezidilerin azınlık statüsü ve buna bağlı tüm hakları vardır.
Ermeni tezine ve onlara yakın Yezidi tezine göre, Yezidilerle Kürtler aynı etnik kökenden değillerdi. Bu görüşe göre Yezidiler dilleri asimilasyona uğrayarak Kuzey Kürtçeyi (Kırmançi) benimsemişlerdi. Ermeniler Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra bile bazı Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi inançlarını muhafaza etmişlerdi. Örneğin Mardin yöresinde kısa bir zaman öncesine kadar yaşayan Şemsilerin Ermeni soyundan oldukları kabul edilir. Şemsiler de Yezidilerde olduğu gibi güneşi kutsal sayar, hatta ona tapar. Bu iki dinin arasındaki benzerliklere dayanılarak Yezidilerin Ermenilerle yakınlıkları öne sürülmüştür. Bu görüşü benimsemeyerek Kürt etnik kimliğine sahip çıkan Yezidilerin büyük çoğunluğu ise belirtilen nedenlerden Azerbaycan’a değil de, Rusya’ya gitti ya da Avrupa’ya iltica etmeye çalıştı.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla meydana gelen ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle bu bölgelerden Avrupa’ya büyük bir Yezidi göçü başladı. Özellikle bu bölgelerde milliyetçi hareketlerin güç kazanması Yezidilerin varlığını tehdit eden baş etmenlerden biri oldu. Suriye ve Irak’tan göçün artmasının önemli nedenlerinin başında bölgede köktendinci İslami hareketlerin güçlenmesi gelmektedir. Türkiye’de ise parmakla sayılacak kadar az kalan Yezidiler, Türk devleti ile PKK arasındaki çatışmanın kısa bir süre içinde şiddetlenmesiyle (1984-1994) ülkeyi terk ettiler. Hoşgörüsüzlük ve zulme bir de savaş eklenip, dünyanın başka bir köşesinde var olabilme imkânları doğunca binlerce yıllık yurtlarından kopup gittiler.
Günümüzde Türkiye, Suriye, Ermenistan, Irak ve Gürcistan’dan gelen Yezidiler neredeyse yüzyıl sonra Avrupa’da buluşuyor, Avrupa toplumuna entegre olmaya çalışıyorlar. Arzuları dışında aralarına bir dizi sınır girmiş olsa da, Yezidiler, bütün bu sınırları yavaş yavaş aşarak Avrupa’da bir cemaat oluşturmaya çabalıyor. Onları her şeyden önce anadilleri olan Kırmançi ve dinsel inançları birleştiriyor. Dünyanın çeşitli ülkelerine savrulmuş bu insanların, tüm değişik tarihi deneyimlerine karşın, geleneklerini, dinlerini ve dillerini unutmamayı başarması ve kimliklerini koruyabilmesi ilginç bir olgu. Bence bu olgu, açıklamasını, Yezidilerin sıkıca bağlı oldukları iç evlilik pratiğinde buluyor. Bununla birlikte Avrupa’da hesaplaşma ve yeniden biçimlenme sürecini yaşayan bu cemaatte bir canlanma göze çarpıyor.
İlginçtir, Yezidi cemaatinin geleneksel yapısındaki kısmi çözülmenin, diaspora ortamında, Yezidiliğin yeniden canlanmasına yaradığına da tanık olduk. Bu gelişmenin nedenlerinden biri Avrupa’da gündemde olan çokkültürlülük ve kültürel çoğulculuk tartışmaları. Sınıfsal, sosyal ve dini kimliklerin gölgede kalmasına neden olan bu söylem, doğası gereği etnik kimliği ön plana çıkardığı için cemaatler ve kişiler, kendilerine ve geleceğe ilişkin tasarımlarında da bu kimliklerine daha çok önem veriyorlar. Kişiler ve gruplar, geçmişlerini içinde bulundukları durumdan yola çıkarak değerlendiriyorlar.
Belleklerin, geçmişi ayıklayıcı biçimde değerlendirerek anılarını bugüne uygun olarak yeniden biçimlendirdiklerini kabul edecek olursak, kişilerin ve grupların mutlak bir kökene ve statik bir konuma sahip olduklarını kabul edemeyiz. Freud’un da belirttiği gibi kimlikler, kökenler ve farklılıklar verili koşullarda, belli bir bağlamda birbiriyle ilişki içinde oluşurlar, yeniden üretildikleri için değişken, oluşma halinde ve görecedirler. Geçmiş, her yeni deneyimle yeniden şekillendirilir. Köken ve kimlik tartışmalarını herhangi bir gerçekliğe dayanmaktan ziyade ideolojik yanı ağır basan, sisteme özgü koşullarda ve üretilen politikalarla şekil değiştiren süreçler olarak değerlendiriyorum.
Küreselleşme olgusu teknik gelişmenin sağladığı olanaklarla iletişimi kolaylaştırarak, mesafeleri yakınlaştırarak kültürler arasındaki farklılıkları yok ediyor. Diğer taraftan yine bu gelişmenin ürünü olan atomizasyon süreciyle insan ilişkilerinin sürekliliğini kaybetmesi gibi olgular karşısında duyulan derin güvensizlik ve yalnızlık kaygısı, cemaat fikrini güçlendiriyor. Tüm toplum ve cemaatleri benzer bir şekilde etkileyen bu süreçlerin yarattığı benzeşme kaygısıysa insan topluluklarında farklılıkların ön plana çıkarılması eğilimini artırıyor.
Paranın başlı başına bir “maneviyat” oluşturduğu dünyamızda bu gelişmeye özgünlüklerini koruyarak direnç göstermek isteyen kültürel kimliklerin, sistem tarafından özümsenmekten ve birbirlerine benzemekten kurtulmaları zor gibi görünüyor. Ne kadar farklı kültürlerden olsalar da yeryüzündeki çoğunluk belli ürünlerin tüketicisi haline geliyor. Yöresel kültürler ya hızla yok oluyor ya da çehre değiştiriyor.
Her ne kadar kitabımızda geleneklerine bağlı Yezidileri ele alıyorsak da, aynı kişilerin yaşadıkları toplumun tüketim alışkanlıklarına ayak uydurmuş oldukları da açıktır. Örneğin birçok Yezidi için Almanya dışında yaz tatilini geçirmek ihtiyaç haline gelmiş. Bazıları Bodrum, Antalya gibi yörelere Avrupalı Yezidi turistler olarak geliyor. Pek çok Yezidi çocuğu kullandıkları eşyaların Nike, Levi’s gibi markalardan olmasına önem veriyor. Kürt müziğinin yanı sıra rock, caz, hip-hop gibi müzik türlerini sevenlerin sayısı da hayli yüksek. Böylece Avrupalı birçok Yezidi genç bir taraftan geleneksel düğünlerinde halay çekerken, aynı zamanda break dans yapıyor, diskoteğe giderek eğleniyor.
Son olarak kitabın iç yapısına ilişkin birkaç cümle edeyim: Dört bölümden oluşan bu kitapta, Türkiyeli Yezidilerin esas alarak bu hesaplaşma ve yeniden biçimlenme sürecini sergilemek istedim. Yezidilerin Türkiye’den göç etme nedenlerini ve bu göçün yarattığı toplumsal, dini ve ekonomik değişimleri, tarihsel ve politik bağlamı dikkate alarak belirtmeye çalıştım.
Birinci bölüm, araştırma alanım hakkında genel bir bakış sunuyor. İkinci bölümde, Yezidilerin din anlayışını tanıtıp bu anlayışın diaspora koşullarında uğradığı dönüşümün nedenlerini tartışıyorum. Sosyal ilişkilerde vuku bulan ve diğer cemaatlere kıyasla farkların belirlenmesi suretiyle Yezidi cemaatinin bir yeniden-tanımına yol açan dönüşüm ise, kitabın üçüncü bölümünün konusunu oluşturuyor. Bu yeni tanımın bir başka yönü dördüncü bölümde, Yezidilerin bugünkü durumunu etkilemekte olan çeşitli eğilimlerin sürdürdüğü politik tartışmalar bağlamında incelendi.

Dönüşüm Sürecinde Bir Cemaat – Ayşegül Devecioğlu
(Radikal 2, 5 Ocak 2003)

Tanrının önce yanından kovup, yedi bin yıl sonra bağışladığı baş meleği Tavus, halkını göstermek için parmağıyla bir daire çizdi ve “daire içindeki bu halk benim halkımdır” dedi. Yezidi inanışına göre daire, ruh göçünü ve evrendeki uyumu ifade ediyordu. Ne var ki, Yezidiler, hem Müslümanlar hem Hıristiyanlarca şeytanla özdeşleştirilen Melek Tavus’un halkı olmanın bedelini yüzlerce yıldan beri ödüyorlar.
Çoğu kişiyi Yezidilerle tanıştıran Murathan Mungan’ın Mahmut ile Yezida isimli tiyatro oyunuydu; hüzünlü, ustaca yazılmış bir aşk hikâyesiydi. Yezidilerin Müslümanlarca taşlanmasının bir düğün eğlentisi olacak kadar kanıksanmış olduğunu gösteren sahnelere rağmen, genel olarak etnik diye ifade edebileceğimiz konuların henüz bu kadar can alıcı biçimde gündemde olmaması nedeniyle olsa gerek, yöreye özgü, ağa kızı yanaşma ya da töreye karşı çıkan kız öyküsü olarak hatırda kalmıştı.
Yezidiler uzak dağlara çekilmiş efsanevi bir halktılar; beyaz giysileri, dövmeleri, daireleriyle fazlasıyla masaldılar. Oysa uzakta değil, bulunduğumuz ülkenin sınırları içinde yaşıyorlardı. Ve tarih boyunca bu topraklarda farklı din ve kültür inanç açısından azınlık durumunda olanlara uygulanan kıyımdan nasiplerini almışlardı. Yaşar Kemal “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”da günde üç kez kutsal bildikleri güneşe dönüp içlerinden geçenleri söyleyen, havayı, suyu ve toprağı kutsal bilen Yezidilerin yüzyıllar boyu uğradıkları kıyımı anlattı. “Korkuyla beklerken” diyor Julia Kristeva, “güçlü yabancıya karşı öç almak duygusuyla biz ortaya çıkar…Bizi bir arada tutan; yabancıyı dışarıda tutmaktır.” (Aktaranlar David Morley, Kevin Robins Kimlik Mekânları, Ayrıntı Yayınları.)
Yine de, o zamanlarda, taşlansalar bile bu topraklarda yaşayabildikleri zamanlarda, “Ben başka diyarlarda solarım” diyordu Yezida, “başka topraklarda kök salamam kurur giderim…” Oralardan ayrılmak, töresinden kopmak, Mahmut’a duyduğu aşk kadar imkansızdı. Yezida’nın sözlerini duyduğumuz 1980’den bu yana Güneydoğu’da savaş, adeta bir kehaneti gerçekleştiriyormuşçasına Yezidileri kök saldıkları topraklardan kopardı. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen Wittgenstein’a bakacak olursak, Kürtçe ibadet eden Yezidiler için sürgün çok uzun yıllar önce başlamıştı.
Melek Tavus’un Halkı Yezidiler kitabının yazarı Banu Yalkut, yurtlarından edilmiş bu halkın, Almanya’da ?yazarın tercih ettiği ifadeyle diaspora koşullarında? geçirmek zorunda olduğu evrimi ele alıyor. Çözülme-yeniden oluşma içinde yaşadıkları toplumla bütünleşme ve yaşadıkları çevrenin ölçülerine göre şekillenen dönüşüm süreci…
Kitapta anlatıldığına göre, 1960’lara kadar tarımla uğraşan bir halk olarak Müslüman komşularının tehdidi altında yaşayan Yezidiler için, 80’ler tam anlamıyla bir milat… 1985’te köy koruculuğu yasasının gündeme gelmesiyle, korucu olmayı reddeden Yezidi, Süryani ve Alevi köyleri devlet düşmanı olarak kabul edildi. Mardin civarında tapusuz topraklara el kondu ve bölgenin en eski halklarından biri, yerinden edildi. Türkiyeli Yezidilerin yüzde 99’u sürgünde yaşıyor. Yezidiler, başta Almanya olmak üzere Belçika ve Fransa’ya dağılmış durumdalar; Türkiye’de kalan Yezidilerin en fazla birkaç yüz kişi oldukları tahmin ediliyor. Binlerce Yezidi’den sadece birkaç tanesinin oturduğu onlarca Yezidi köyü ise bomboş… İnsanın doğduğu yer, kendisi için dünyanın merkeziymiş; yaşlı Yezidiler köylerinde ölmek arzularını ümitsizce korurken, binlerce kilometre uzaktan gelen Yezidi cenazeleri bu ıssız topraklarda defnediliyor. Yalkut’un Berlin Özgür Üniversitesi Etnoloji Fakültesi’nde master tezi olarak sunduğu bu çalışması, ‘Metis Siyah-Beyaz’ dizisinden önce, Berlin’de özellikle Yakın ve Ortadoğu araştırmalarıyla ilgilenen bir yayınevi olan ‘Das Arabische Buch’ tarafından yayımlandı. Ancak, Yalkut’un Yezidilerle ilişkisi 1980 öncesinde arkeoloji öğrencisi olarak gittiği Mardin’den bu yana kesintisiz olarak sürüyor. Daha öncede, etnologların ve din bilimcilerin dikkatini çekmiş olan Yezidilerin var kalabilmek için titizlikle korudukları kapalı yapı, haklarında yazılanların birçoğunun onlara çoğu kez hoşgörülü bile davranmayan komşularının bilgi ve tanıklıklarına dayalı olması sonucunu yaratmış. Bu nedenle Yalkut’un etnolog ve din bilimci kimliğiyle sürdürdüğü yakın ilişki, birinci elden paha biçilmez bir tanıklığa dönüşüyor.
Yalkut, Yezidi toplumuyla uzun süredir devam eden yakın ilişkisine rağmen, toplumun geçirdiği değişimi tarafsız bir gözle aktarabilmesini sağlayan akademik-etik mesafeyi korumayı başarmış. Ayrıca törelere, ibadet biçimlerine, simgelere, efsane ve yaradılış mitlerine fazla vurgu yapmadan Yezidileri, mitolojik bir halk olarak vasıflandırmaktan uzak duruyor.
Castoriadis, dünyanın belki bu en eski negatif bilgisini, “ötekilerin daha aşağılık görülmesinin insan toplumlarının doğal eğilimi olduğu” sözleriyle ifade ediyordu. Buna tepki olarak, milliyetçiliğe kapı açmak pahasına, öteki addedilen toplumların ?hele de mazlumlarsa üstün addettiği? niteliklerini öne çıkarmak, bunları doğal/doğuştan özellikler olarak kabul etmek, törelerinin, ibadet biçimlerinin farklılığından, dillerinin üstünlüğünden hatta fiziksel özelliklerinden dem vurmak etnik gruplarla araştırmacı ya da gazeteci olarak ilişki kuranların sıkça içine düştükleri bir durum. Bu aktarma biçimleri, söz konusu grubun soyu kurtarılması gereken egzotik bir tür olarak mistifikasyonuna yol açıyor. Oysa, Habermas’ın bu konuda değer ölçütü oluşturmaya çalışanları eleştirmek üzere belirttiği gibi, “Herkesin kimlik oluşturacağı yaşam bağlamlarında da talep edebileceği eşit saygı hakkının, geldiği kültürün olağanüstülüğüyle hiçbir ilgisi yok.” (Öteki Olmak Öteki’yle Yaşamak, YKY.)
Politik tanınmayla ilgili bu makalesinde, modern toplumlarda hızlı değişimin, tüm yerli yaşam biçimlerini parçaladığını ve sadece eleştiri ve kopmalarla öz dönüşüm gücüne sahip kültürlerin ayakta kaldığına dikkat çeken Habermas, çok kültürlü toplumlarda yaşam biçimlerinin eşit haklı varoluşunun; vatandaşlara diğer kültürleri olduğu gibi kendi kültürlerini de sorgulama kendi kültürlerini sürdürme ya da değiştirme fırsatı verme, hatta buyruklarından kayıtsızca uzaklaşma ya da eleştirel yaklaşarak ilişkilerini tümüyle kesme olanağı tanımak olduğunu söylerken gelişmiş Batılı ülkelerde, hem o ülkelerin vatandaşı hem de cemaatlerinin bir parçası olarak yaşamak isteyen Yezidilerin karşı karşıya bulunduğu soru ve sorunları da ortaya koyuyor.
Yezidiler ne masal kahramanı ne efsane yaratığı, ne de kendilerini dışa kapatarak tanımlayan diğer cemaatlerden büyük bir farkları var. Banu Yalkut’un kitabının başarısı da onları mistifiye etmeden, ete kemiğe büründürerek, gözümüzün önüne koymak. Hem de çokkültürlülük, küreselleşme, kültür emperyalizmi, postmodern coğrafyalar, etno-milliyetçilik, halkların Avrupası, küreselleşmenin yarattığı kimlik krizleri, cemaatçilik-bireycilik Avro-kültür, gibi sayısız başlıklarla süren sayısız tartışmanın tam göbeğinde…
(Not: Yezidilerle ilgili olarak bir diğer önemli kaynak, John Guest, Yezidiliğin Tarihi, Avesta)

Kitabın Künyesi
Melek Tavus’un Halkı: Yezidiler
Sabiha Banu Yalkut
Çeviri: Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Metis Yayınları
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Eylül 2002
2. Basım: Ekim 2006

İçindekiler
Önsöz
Giriş
Yezidi Kimliği ve Diasporası
Dini Bilinçte Değişim
Toplumsal İlişkilerde Değişim
Zerdüşt ve Politika
Sonsöz
Kaynakça

Sabiha Banu Yalkut Hakkında Bilgi
1952’de Ankara’da doğdu. TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Prehistorya ve Arkeoloji Bölümü’nde öğrenimini sürdürdü. 1982’de Berlin’e yerleşti. Berlin Özgür Üniversitesi’nde (Freie Universität Berlin) Etnoloji ve Dinbilim Bölümü’nden mezun oldu. 1979-1982 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yaptığı çok sayıda gezide Yezidi köylerini de ziyaret etti. 1988-1995 arası Berlin ve Batı Almanya’nın çeşitli kentleri ile Mardin’in Midyat ilçesinde alan çalışması yaptı. Bu kitap söz konusu çalışmaların bir ürünüdür. Halen Almanya?da yaşayan yazar konuyla ilgili araştırmalarını sürdürmektedir.

Melek Tavus’un Halkı: Yezidiler – Sabiha Banu Yalkut” üzerine 3 yorum

  1. insanların dini inançları hakkında bilgi edinmeme sebep olmuştur üzücü olaylar yaşanmış hata yapıp insanlara zulmedenlerinde birgün hatalarını anlayacaklarına inanıyorum

  2. biz çok yanlıştık ama geçti ya geçti ezidiler kendi ulusuna çok düşkün bir halktır ama kıymetlerini bilm-eden hep dışlamaya çalışıyorduk !!!!!!!!!!!! ama şu varki hep kürt ulus düşmanlarının etkili oyunuyudu !!!!!!!!!!!!!!!

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Sosyoloji
Tarihin Çarmıhında ?Güneş Ülkesi? ? Mahmut Alınak

Bir ülke hayal edin ki savaş yok, haksızlık yok, sömürü yok, yalan tedavülden kalkmış, diller yasak değil, eşitlik vazgeçilmez, bayrak...

Kapat