Michel Foucault: İfadeyi Tanımlamak

Şimdi bir risk aldığımızı; daha ziyade söylemlerin görkemli dış görünüşüne eklemlemek için, söylemsel oluşumlar adını verdiğimiz bu biraz dolaylı, biraz yabancı figürleri, tasarlamak istediğimizi; kitabın ve eserin geleneksel birliklerini, kesin olarak değil ama bir zaman için ve yöntem gereğince, bir kenara koyduğumuzu; söylemin kuruluş yasalarını (onlardan doğan biçimsel örgütlenmeyle birlikte), ya da konuşan öznenin durumunu (bu durumu belirginleştiren psikolojik bağlam ve öz ile birlikte) birlik ilkesi olarak almaktan vazgeçtiğimizi; söylemi artık ne bir deneyin ilk zeminine, ne de bir bilginin a priori talebine bağlamadığımızı; fakat onu oluşumuyla ilgili kurallar üzerine kendi kendisiyle sorguladığımızı tasavvur ediyorum. Nesnelerin doğuşu, ifade biçimlerinin ortaya çıkışı ve bölümlenişi, kavramların yerli yerine konuluşu ve dağılımı, stratejik seçimlerin kendini göstermesi ile ilgili sistem konusundaki bu uzun soruşturmaların içine girmeyi kabul ettiğimizi düşünüyorum. Kesin bir açıklıkta olmasa bile, hemen hemen algılanabilir bir yakınlıkta verilmiş olan birlikleri derlemek yerine, daha çok, böylesine soyut, böylesine problematik birlikleri oluşturmak istediğimizi düşünüyorum.

Fakat, gerçekte, buraya kadar neden sözettim? Soruşturmamın konusu ne oldu? Neyi betimlemek niyetinde idim? «İfadeler»! -söylemin, hem bu kadar kolay bir biçimde almış olduklarını kabul ettiğimiz tüm biçimlerden kendilerini bağımsız kılan bu sürekliliğin içindeki, hem de genel, sınırsız, görünüşte biçimsiz bulunan alanın içindeki, ifadelerin.- Oysa, ifadenin giriş niteliğindeki tanımını vermekten kaçındım. Hareket noktamın naivliğine bir haklılık kazandırmak için, ilerleyebildiğim ölçüde bir tanım oluşturmaya çalışmadım. Üstelik -ve bu, bunca aldırmazlığın da tasdikidir- yol boyunca yön değiştirip değiştirmediğimi, geleceğe yönelik ilk adımda bir başka araştırmaya geçip geçmediğimi; «nesneler»i ya da «kavramlar»ı, öncelikle de «stratejiler»i çözümlerken bunların daha ziyade kendilerinden söz ettiğim ifadeler olup olmadığım; kendileriyle bir söylemsel oluşumu belirginleştirdiğim dört kuralm tümünün ifade gruplarını tanımlayıp tanımlamadıklarını kendime soruyorum. Nihayet «söylem» kelimesinin bu kadar kaypak olan anlamını yavaş yavaş sıkılaştırmak yerine, daha çok onun anlamlarını çoğaltmış olduğumu sanıyorum: kimi kez bütün ifadelerin genel alanını, kimi kez belirlenebilir ifadeler grubunu, kimi kez ifadelerin belirli bir kısmını açıklayan düzenli uygulamayı; ve ifade terimine sınır ve aşağı yukarı zarf hizmeti görmek ödevinde bulunan bu aynı söylem kelimesini, çözümlememi ya da onun uygulanış yerini değiştirdiğim ölçüde, ifadenin kendisini gözden ırak tuttuğum ölçüde çeşitlendirmiş olmaz mıyım?

O halde işte şimdi yapılması gereken şey: ifadenin tanımını, kaynağında, yeniden ele almak. Ve onun önceki betimlemeler içinde gerçekten ortaya konulmuş olup olmadığını görmek; bunun söylemsel oluşumların çözümlenmesinde söz konusu olan ifadenin tanımı olup olmadığını görmek.

Yeniden ele alışların bir çoğunda, ifade terimini bazen (sanki bireyler ya da tekil olaylar söz konusu imiş gibi) bir «ifadeler topluluğu»ndan söz etmek için, bazen da onu (parçanın bütünden ayrıldığı gibi) «söylem» olacak olan bu bütünlerin karşısına koymak için kullandım. İlk bakışta ifade ayrışmaz, kendinde izole edilmeye elverişli ve kendine benzer başka elemanlarla bir ilişkiler oyununun içine girmeye yetili, son bir eleman gibi görünüyor. Satıhsız fakat bölüşüm planlarının ve özel gruplama biçimlerinin içinde tespit edilebilen nokta. Kurucu elemanı olduğu bir kumaşın yüzünde görünen pütür. Söylemin atomu.

Ve hemen problem kendini ortaya koyuyor: eğer ifade söylemin basit birliği ise, söylem neden ibarettir? Onun ayırıcı özellikleri nelerdir? Onun hangi sınırlarla sınırlandırılması gerekir? Bu birlik mantıkçıların Önerme terimiyle gösterdikleri şeyle, gramercilerin cümle olarak belirginleştirdikleri, ya da «çözüm-lemeciler»in ifade aktı (speech act) başlığı altında ortaya koymaya çalıştıkları şeyle aynı mıdır, değil midir? Ortaya koydukları problemler ne kadar zorsa pek çok durumda onları katı bir biçimde sınırlamanın da o kadar zor olduğu, dilin-incelenmesinin daha önce ortaya çıkardığı, fakat teorisi çoğunlukla tamamlanmış olmaktan uzak bulunan, bütün bu birlikler arasında onun işgal ettiği yer nedir? İfadenin varolması için gerekli ve yeterli koşulun tanımlanmış nisbî bir yapının mevcudiyeti olduğunu, ve önermenin varolduğu her defasında ve sadece bu durumda ifadeden bahsedilebileceğini düşünmüyorum. Bir ve aynı değeri taşıyan, bir ve aynı kuruluş yasaları bütününe tâbi, ve aynı kullanım olanaklarını içeren bir önermeyi ancak bulduğumuz orada, gerçekte, çok farklı söylemsel gruplardan ileri gelen, birbirinden tamamıyla ayrı iki ifadeye sahip olabiliriz. «Hiç kimse anlamadı» ile «Hiç kimsenin anlamadığı doğrudur» mantık açısından birbirinden ayırd edilemez ve farklı iki önerme olarak düşünülemez. Oysa ifadeler olarak, bu iki oluşum ne birbirine denktir ne de birbirinin yerini alabilirler. Onlar ne söylemin planı içinde aynı yerde bulunabilirler, ne de tam olarak aynı ifade grubuna ait olabilirler. Eğer «Hiç kimse anlamadı» formülü bir romanın ilk satırında bulunuyorsa, yeni bir düzene kadar, bazen müellif tarafından bazen da bir roman kahramanı tarafından (yüksek sesle ya da bir iç monoloğu biçimi altında) yapılmış bir tespitin söz konusu olduğu anlaşılır; «Hiç kimsenin anlamadığı doğrudur» ikinci formülü eğer ilk satırda bulunursa, o zaman bir iç monoloğu, sessiz bir tartışmayı, kendi kendisiyle bir tespiti, ya da bir diyalog parçasını, bir sorular ve cevaplar toplamını oluşturan bir ifadeler oyununun içinde, ancak olabiliriz. Her yerde aynı önermesel yapı, fakat birbirinden çok farklı ifadesel karakterler. Buna karşılık, açık bir biçimde basit, tam ve otonom (bütün bir başka ifadeler grubuna bağlı olsa bile) bir ifadeyle meşgul bulunduğumuz yerde, karmaşık ve birçok kez tekrarlanan önerme biçimleri, ya da tam tersine parçalı ve eksik önermeler bulunabilir: «Fransanın mevcud kralı dazlaktır», örneğin, biliniyor (ki, o, eğer bir tek ifadenin türleri altında, birbirinden ayrı, her biri kendi hesabına doğru ya da yanlış olmaya elverişli iki önerme kabul edilirse, ancak mantık açısından çözümlenebilir), yahut da aşağı seviyeden bir iddiayla ilişkisi içinde ancak gerçeklik kazanabilen «yalan söylüyorum» gibi bir önerme örneği biliniyor. Bir önermenin kimliğini tanımlamak, bir oluşum birliği altında onların bir çoğunu birbirinden ayırmak, onun otonomisini ya da tamamlanmışlığını belirginleştirmek olanağını veren ölçütler bir ifadenin tekil birliğini betimlemek için geçerli değildir.

Ya cümle? Cümle ile ifade arasında bir denkliği kabul etmek gerekmez mi? Dilbilgisel olarak ayırt edilebilir bir cümlenin varolduğu her yerde bağımsız bir ifadenin varlığı kabul edilebilir; fakat, buna karşılık, bizzat önermenin altında, onun kurucularının düzeyine ulaşıldığı zaman artık ifadeden bahsedilemez. Bu denkliğe karşı, bazı ifadelerin, özne-bağ-yüklem yasal biçiminin, basit bir nominal sözdiziminin («Bu adam!») ya da bir zarfın («mükemmel olarak»), yahut bir şahıs zamirinin («Siz!») dışında kompoze edilebildiklerine itiraz etmek hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü dilbilimcilerinin kendileri, benzer oluşumların içinde özne-yüklem şemasından hareketle bir dönüşümler serisi tarafından elde edilmiş olsalar bile, bağımsız cümlelerin varlığını kabul etmektedirler. Üstelik: onlar «kabul edilebilir» cümlelerin statüsünü doğru olarak kurulmuş bulunmayan dilbilimsel eleman birlikleriyle uyuştururlar, yeter ki bu cümleler yorumlanabilir olsun; buna karşılık, dilbilgisel cümlelerin statüsünü de, doğru olarak oluşturulmuş olmaları koşuluyla, yorumlanabilir bütünlerle uyuştururlar. Cümlenin bu kadar geniş -ve, bir anlamda, bu kadar serbest- bir tanımıyla, ifade sayılmayacak olan cümleleri, ya da cümle sayılmayacak olan ifadeleri kabul etmek nasıl yanlış anlaşılır.

Bununla birlikte denklik tam olmaktan uzaktır; ve cümlelerin dilbilimsel yapışma uymayan ifadeleri söylemek göreli olarak kolaydır. Latin dilbilgisinde ard arda dizilmiş bir kelimeler serisini: amo, amas, amaî bulduğumuz zaman, işimiz bir cümleyle değil, fakat amare fiilinin şimdiki zaman haber kipinin farklı kişisel esnekliklerinin ifadesiyledir. Belki tartışılabilir örnekler bulunabilecek; belki orada basit bir temsil oyununun söz konusu olduğu, bu ifadenin elips şeklinde, nispeten alışılmamış bir biçimde özetlenmiş, özelleştirilmiş bir cümle olduğu, ve onu cümle olarak «Amare fiilinin haber kipinin şimdiki zamanının birinci şahısı için amodm» şeklinde okumak gerektiği, v.s. söylenecektir. Başjca örnekler, her halde, daha az kapalıdır: botanik türlerle ilgili tnr tasnif tablosu ifadelerden kurulmuş, cümlelerden yapılmamıştır (Linne’nin Genera Plantarum’u ancak cümlelerin sınırlı bir sayısının kabul edilebildiği, bütün bir ifadeler kitabıdır); bir soykütüğü ağacı, bir hesaplama kitabı, bir ticarî denge hakkındaki tahminler ifadelerdir: cümleler nerededir? Daha da uzağa gidebiliriz: /î’inci dereceden bir denklem, ya da kırılma kanunuyla ilgili cebir formülünün ifadeler olarak düşünülmesi gerekir: ve eğer onlar (anlamları kullanım kuralları tarafından belirlenmiş ve ard arda gelişleri kuruluş kanunları tarafından yönetilen sembollerden oluşturuldukları için) çok katı bir dilbilgiselliğe sahip iseler, doğal bir dilin içinde, kabul edilebilir ya da yorumlanabilir bir cümleyi tanımlamak olanağını veren aynı ölçütler söz konusu olmaz. Nihayet bir grafik, bir büyüme eğrisi, bir kuşaklar pramidi, bir bölüştürme bulutu ifadeleri meydana getirir: onların, kendileriyle birlikte bulunabildikleri cümlelere gelince, bu cümleler onların yorumu ya da eleştirel açıklamasıdır: kendileri değildir: bunun kanıtı, pek çok durumda, sadece cümlelerin sonsuz bir niceliğinin bu tür ifadelerin içinde açık bir biçimde oluşmuş bulunan bütün elemanlara denk olabileceğidir. O halde, bütünüyle düşünüldüğünde, bir ifadeyi cümlenin dilbilgisel karakterleriyle tanımlamak mümkün görünmüyor.

Son bir olanak kalıyor: ilk bakışta, hepsinin doğruya en yakın görüneni. Bir oluşum fiilini -şu «ifade aktı», ingiliz çözümleyicilerinin sözünü ettikleri şu «ifadesizlik» aktı gibi bir şey- kabul ve ayırt edebildiğimiz her yerde ifadenin var olduğunu söyleyemez miyiz? Bununla, (yüksek ya da alçak sesle) konuşmaktan ve (elle ya da makinayla) yazmaktan ibaret olan maddî eylemi hedeflemediğimiz; konuşan bireyin niyetini (inandırmak istediği, kendini saydırmayı arzu ettiği, bir problemin çözümünü keşfetmeye çalıştığı, ya da onun yeni çözümlerini vermeyi arzuladığı olgusunu) de amaçlamadığımız; bununla, bireyin söylediği şeyin (güvensizliğe inandırdı ya da yol açtıysa; emirleri dinlenip yerine getirildiyse; duası işitildiyse) muhtemel sonucunu da göstermediğimiz; formülün kendisi tarafından, doğuşu içinde (söz verme, düzen, karar, antlaşma, yüklenme, tespit etme) gerçekleştirilmiş olan işlemi betimlediğimiz anlaşılıyor. Konuşmama eylemi (müellifin düşüncesinde ya da onun niyetlerinin oyunu içinde) ifadenin aynı anından evvel oluşan şey değildir; ifadenin kendisinden sonra, arkasında bıraktığı izin ve ortaya çıkardığı sonuçların içinde, meydana gelebilmiş olan şey hiç değildir; fakat ifade – ve çok iyi belirlenmiş koşulların içindeki bu apaçık ifade (asla ondan başkası değil)- nin varlık kazandığı aynı olgu olarak meydana gelmiş olan şeydir. O halde ifadelerin belirginlik kazanmasının oluşum fiillerinin tespitiyle aynı ölçütlerden ileri geldiği varsayılabilir: her fiil bir ifadenin içinde varlık kazanacak ve her ifade bu fiillerden biriyle, içten, kaynaşmış olacaktır. Onlar birbirleriyle, ve tam bir karşılıklılık içinde var olacaklardır.

Bununla birlikte, böyle bir karşılıklı ilişki incelenmeye karşı koymaz. «İfade aktı»m gerçekleştirmek için, çoğunlukla, bir ifadeden daha fazlasına ihtiyaç vardır: yemin, dua, sözleşme, söz verme, kanıtlama çoğu zaman, birbirinden ayrı formüllerin ya da birbirinden ayrı cümlelerin belirli bir sayısmı gerektirir: onların hepsi bir ve aynı konuşmama aktının içinden geçtiler diye onlardan her birine ifade statüsü vermemek zor olacaktır. Bu durumda, belki, ifadeler serisinin tamamı boyunca eylemin kendisinin aynı kalmadığını; bir duanın içinde birbirinden ayrı ifadeler tarafından oluşturulmuş istekler kadar, sınırlı, sürekli ve bağımsız dua akdarının da bulunduğu; ve bir söz vermenin içinde birbirinden ayrı ifadeler halinde belirginleştirilebilir olan bölümler kadar angajmanların da bulunduğu söylenebilecektir. Bununla birlikte bu cevapla yetinilmeyecektir: ilkin, oluşumun fiili artık ifadeyi tanımlamaya yaramayacağı, ama, tam tersine, -gerçekten problem olan ve belirginleştirme ölçütlerini gerektiren- ifade tarafından tanımlanması gerekeceği için. Ayrıca, bazı konuşmama akdarı, birçok ifadeden her birinin kendine uygun yere eklemlendiği takdirde ancak bu ifadelerin tekil birlikleri halinde tamamlanmış olarak göz önüne almabilir. Bu aktlar o halde bu ifadelerin serisi ya da toplamı, onların yan yana gelişleri tarafından oluşturulurlar; onların tümünün, aralarından en küçüğünün içinde mevcut bulunduğu, ve onların, her biriyle birlikte yenilendikleri düşünülemez. Orada, ifadelerin bütünü ile konuşmama akdarının bütünü arasına iki yanlı karşılıklı bir ilişkiyi de yerleştiremeyiz.

İfadeler belirginleştirilmek istendiği zaman, dilbilgisinden, mantıktan, ya da «Çözümleme» den ödünç alınmış modellerin hiç birisi eksiksiz kabul edilemez. Üç durumda da, öne sürülmüş ölçütlerin çok sayıda ve çok yüklü olduğu, onların ifadeye her boyutunu bırakmadıkları, ve bazen ifade daha çok betimlenmiş biçimleri almış ve orada tam olarak düzenlenmiş olsa bile, ifadenin o ölçütlere uymadığı da olabilir: meşru önerme yapısına sahip olmayan ifadeler bulunur; cümleyi kabul edemediğimiz yerde ifadeler bulunur; «ifade aktları»ndan soyutlayamadığımız daha birçok ifade bulunur. İfade sanki bütün bu figürlerden daha fazla belirlemeleri andırıyormuş, daha az belirlemelerle doldurulmuş, daha az sağlam bir biçimde yapılaşmış, daha fazla her yerde hazır imiş gibidir; sanki onun karakterleri daha az sayıda, ve yeniden birleştirilmeleri daha kolaymış gibidir; fakat aynı yolla, o her betimleme olanağını sanki redde-diyormuş gibidir. İfadenin ne hangi düzeyde kurulacağı, ne de hangi yöntemle kendisine yaklaşılacağı iyi anlaşılmadığı sürece: az önce anımsattığımız bütün çözümlemeler için o asla dayanak ya da arazların cevheri olmaz: mantıksal çözümlemede, ifade, önermenin yapısı elde dildiği ve tanımlandığı zaman «kalıcı olan» şeydir; dilbilgisel çözümleme açısından, o, bir cümlenin biçimini, kendisinde kabul edebildiğimiz ya da edemediğimiz dilbilimsel elemanların serisidir; dil aktlarının çözümlenmesi bakımından, o, kendisinde bu aktların ortaya çıktıkları gözle görülebilir cisim gibi görünür. Bütün bu betimsel yaklaşımlara göre, ifade, gerçekte saf ve basit, bir kalıntısal elemanın, uygun olmayan bir yapı malzemesinin rolünü oynamaktadır.
Sonuç olarak, ifadenin özgün karaktere sahip olamadığının ve, ifade, dilin bütün çözümlemeleri bakımından, bu çözümlemelerin nesnelerini kendisinden hareketle belirledikleri dışarıda-ki madde olduğu ölçüde, eksiksiz tanımlanmaya elverişli olmadığının kabul edilmesi mi gerekir? Herhangi bir işaretler, figürler, grafikler ya da izler serisinin -bu serinin örgütlenmesi ya da örgütlenme olasılığı ne olursa olsun- bir ifadeyi teşkil etmeye yeterli olduğunu; ve bunun eğer bir cümle söz konusuysa ya da değilse söylemenin dilbilgisine, bu cümle eğer bir önerme biçimini ihtiva ediyor ya da etmiyorsa tanımlamanın mantığına, cümlenin içine nüfuz edebilen dil aktı olan belirlemek hakkındaki çözümlemeye ait olduğunu mu kabul etmek gerekir? Bu durumda, birbirinden bağımsız bir çok işaret varolduktan –niçin mümkün olmasın?- itibaren, onlardan biri ve sadece biri varolduktan itibaren ifadenin varolduğunu kabul etmek gerekir. İfadenin eşiği işaretlerin varoluşunun eşiği olacaktır. Bununla birlikte, orada hâlâ, şeyler basit de değildir ve «işaretlerin varoluşu» gibi bir ifadeye verilmesi gereken anlam açıklanmayı gerektirir. İşaretler vardır, ve ifadenin varolması için işaretlerin varolması yeterlidir, denildiği zaman ne denmek istenir? Bu «vardır»a hangi tekil statü verilmek istenir?

Çünkü ifadelerin bir dilin ve, o dille birlikte, birbirinin zıddı anlatım biçimleri ile kullanım kuralları tarafından belirlenmiş bir işaretler bütününün varolduğu anlamında varolmadıkları açıktır; gerçekte dil asla kendinde ve tamlığı içinde verilmemiştir; o, ikinci bir biçimde ve kendisini konu olarak alacak olan bir betimlemenin dolaylı yoluyla ancak varolabilecektir; dilin elemanlarını oluşturan işaretler kendilerini ifadelere empoze eden ve onlan içten yöneten biçimlerdir. Eğer ifadeler varolmasaydı, dil varolmayacaktı; fakat hiçbir ifade dilin varolması için zorunlu değildir (ve her zaman, her hangi bir ifadenin yerine, yine de dili değiştirmeyecek olan bir başka ifade tasarlanabilir). Dil ancak mümkün ifadeler için kuruluş sistemi olarak vardır; fakat bir başka bakımdan, o, bir gerçek ifadeler bütünü konusunda elde edilmiş (çok ya da az eksiksiz) betimleme olarak ancak vardır. Dil ve ifade aynı varoluş düzeyinde değildirler; ve dillerin varolduğu söylendiği gibi, ifadelerin varolduğu söylenemez. Fakat, bir dilin işaretleri bir ifadeyi kurdukları sırada, şu ya da bu tarzda meydana getirilip getirilmemeleri (eklemlenip eklemlenmemeleri, belirtilip belirtilmemeleri, imal edilip edilmemeleri, çizilip çizilmemeleri), zamanın bir anında ve uzayın bir noktasında görünüp görünmemeleri, onları telaffuz eden sesin ya da biçimlendiren davranışın onlara bir maddî varoluşun boyutlarını verip vermemesi yeterli midir? Bir kağıt yaprağı üzerine benim tarafımdan, bir ifade olmayan şey örneği olarak, rasgele yazılmış alfabenin harfleri; kitapların basımı için kullanılan kurşun karakterler -yeri ve hacmi olan maddîlikleri inkâr edilemez-ortaya serilmiş, gözle görülebilir, elle kullanılabilir olan bu işaretler, mâkul bir biçimde, ifadeler olarak göz önüne almamız mı?

Bununla birlikte biraz daha yalandan bakılacak olursa, bu iki örneğin (kurşun karakterler ve benim tarafımdan yazılmış işaretler) tamamıyla üstüste çakışmadığı görülür. Elimde tutabildiğim bu bir avuç baskı karakteri yahut da bir yazı makinesinin klavyesi üzerinde gösterilmiş olan harfler ifadeleri meydana getirmezler: bunlar olsa olsa kendileriyle ifadeleri yazabileceğimiz araçlardır. Aklıma geldikleri gibi ve, düzensizlikleri içinde, bir ifadeyi oluşturamadıklarını göstermek için, bir kağıt yaprağı üzerine rasgele yazdığım bu harfler nedir, hangi biçim onları şekillendirmektedir? Olumsal bir biçimde seçilmiş bir harfler tablosu olmadığı takdirde, bir alfabetik seri hakkındaki ifadenin rastlantıdan başka yasaları bulunmayacak mıdır? Aynı şekilde, istatistikçilerin zaman zaman kullandıkları rasgele sayılar tablosu, hiçbir sözdizimi yapısı tarafından aralarında yeniden birbirlerine bağlanmamış olan bir sayısal semboller dizisidir; bununla birlikte o bir ifadedir: birbirini izleyen sonuçların olasılığını geliştirebilecek olan her şeyi dışarıda bırakan davranışlar tarafından elde edilmiş bir rakamlar toplamının ifadesi. Bir örnek daha verelim: bir yazı makinesinin klavyesi bir ifade değildir; daktiloyla ilgili bir el kitabında sıralanmış olan şu aynı A, Z, E, R, T, harfler serisi Fransızca makineler tarafından benimsenmiş olan alfabetik düzenin ifadesidir. Demek ki biz olumsuz sonuçların belirli bir niceliği karşısında bulunuyoruz: düzenli bir dil yapısı bir ifadeyi oluşturmak için gerekli değildir (bir seriden en küçük bir olasılığa kadar ifade kurulabilir); fakat, bir ifadenin ortaya çıkması ve varlığa gelmesi için, dilin elemanlarının herhangi bir maddî gerçekleşimi yeterli olmadığı gibi, işaretlerin zamanda ve uzayda herhangi bir doğuşu da yeterli değildir. Demek ki, ifade ne (tabiî ya da sunî bir dil sisteminin içinde ancak, belirlenmişlikleri halinde, tanımlanabilir olan işaretlerden meydana geldikleri halde) dille aynı biçimde, ne de (her zaman belirli bir maddîlikle dolu olduğu ve her zaman uzaysal-zamansâl bağlara göre kurulabildiği halde) algıya açık sıradan nesnelerle aynı biçimde varolur.
İfade hakkındaki genel soruya cevap vermenin henüz zamanı değildir, ama problemin sınırları çizilebilir: ifade cümle, önerme ya da dil aktıyla aynı türden bir birlik değildir; demek ki o aynı kriterlerden doğmuyor; fakat sınırları ve bağımsızlığı olan maddî bir nesne olabileceğinden dolayı bir birlik de değildir. İfade, tekil olmak biçimi içinde (ne tamamıyla dilsel, ne de yalnız maddî), cümlenin, önermenin, dil aktınm var olup olmadığını söyleyebilmemiz; cümlenin doğru (ya da kabul edilebilir, veya yorumlanabilir) olup olmadığını, önermenin meşru ve iyi biçimlendirilmiş olup olmadığını, aktın taleplere uygun olup olmadığını ve güzel olup olmadığını ve iyi gerçekleştirilmiş olup olmadığını söyleyebilmemiz için kaçınılmazdır. İfadede, uzun ya da kısa, güçlü ya da zayıf yapılanmış, fakat mantıksal, dilbilgisel ya da söylemsel bir ilişkinin içinde başkaları olarak alınmış bir birliği aramamak gerekir. Başkaları arasında bir elemandan ziyade, belirli bir çözümleme düzeyinde onarılabilir bir parçadan ziyade bu çeşitli birliklere göre düşey olarak işlev gören, ve, bir işaretler serisine göre, orada mevcut bulunup bulunmadıklarını söyleme olanağını veren bir işlev söz konusudur. İfade, o halde, bir yapı (yani somut modellerin belki sonsuz bir niceliğine izin veren değişik elemanlar arasındaki bir ilişkiler bütünü) değildir; o, işaretlerin özüne ait olan ve nihayet kendisinden hareketle, çözümleme ya da sezgi yoluyla, onların «anlam olup» olmadıklarına, hangi kurala göre birbirlerini izleyeceklerine ya da üstüste konulacaklarına, işaret olacaklarına, ve hangi eylem türünün onların (sözlü ya da yazılı) oluşumu tarafından gerçekleştirilmiş bulunacağına karar verebileceğimiz bir varoluş fonksiyonudur. Demek ki, ifade için birliğin yapısal ölçütlerini bulamadığımız takdirde şaşırmamak gerekir; bu, onun kendisinde bir birlik olmamasından, ama bir yapılar ve mümkün birlikler alam ile kesişen ve onları, somut içerikleriyle, zamanın ve uzaym içinde görünür kılan bir fonksiyon olmasından dolayıdır.
Şimdi, bu şekilde, yani varoluşunun, koşullarının, kendisinin gerçekleştiği alanı kontrol eden kuralların içinde betimlenmesi gereken, işte bu fonksiyondur.

Michel FOUCAULT

Bilginin Arkeolojisi
Fransızca Aslından Çeviren: Veli Urhan
Birey Yayıncılık

Yorum yapın