Aydınlanma – Dorinda Outram “Aklını kendin kullanma cesaretini göster!”

* ?Aydınlanma bir icat mı, bir akım mı, bir dönem mi, bir süreç mi? Sürecin sonu bir komplo mu, bir devrim mi? Başlayıp bitti mi, devam ediyor mu? Bela mı, yoksa aklın olağanüstü lûtfu mu?
Bilgin, düşünür ve yazarlar; örneğin İsaac Newton, 1687’de Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri, John Locke 1690’da İnsan Anlağı Üzerine Bir Deneme, 1719’da Daniel Defoe Robinson Cruose gibi yapıtlar yayımladıktan sonra dünya bir daha eskisi gibi olmadı. İlk dönemde bunu çok az insan biliyordu. Ardından, Hume, Rousseau, Diderot, d’Alambert, Voltaire, Goethe, Kant, Laclos, Lavoisier, Condillac, Thomas Paine, Hegel ve daha niceleri yeni akıllar, yeni yorumlar getirdi dünyaya. Tanrının varlığından insanın doğasına, eşitlikten özgürlüğe en mahrem konularda insan algısını, bilgisini bakışını, inancını sarsan yapıtları peş peşe yayımladılar. O dönemde, bu olağanüstü ad verildi: Aydınlanma.
Bu adı 18. yüzyılda bir İtalyan kullandı: ‘İlluminismo’. O gün bugün, hakkında bitmeyen tartışmaların sürdüğü ‘Aydınlanma nedir?’ tartışması hızını kesmedi. Yanıtı, başından bu yana sayısız; birbirinin karşıtı düşüncelerin çatışma konusu Aydınlanma.
Gelgelelim, ‘aydınlanma’ sözü, süslü salonlardaki gibi yankılanmadı sokakta. Bu yeni düşüncelerin savunucuları, tezlerine yeni pazarlar, yeni kitleler bulmaya başladılar. Aydınlanma düşüncesi hızla kahvelere, sokaklara, pastanelere, meyhanelere indi.
O saatten sonra, hayat karıncalanmaya başladı. Aydınlanmış halk kitlelerinde bir huzursuzluk, bir tevekkül noksanlığı salgını doğdu. “Ne olacak bu dünyanın hali” sorusu, alçak tavanlı yoksul ev içlerinden geniş amfili yüksekokullara kadar uzandı. Kiliseye az ilgi, efendilere fazla küfür… Hak kavramına olağanüstü bir umutla sarılan insanların tutum ve eğilimleri zamanın ruhuna dönüştü. “Liberte, egalite, fraternite” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sözü ‘selam’ın yerini aldı. (Osmanlıya oldukça geç ve değişerek geldi bu söz: “Hürriyet, müsavat, adalet”).
Tarihçiler için bir türlü anlaşmaya varılamayan konu şu oldu: 1789’da zamanını F tipi cezaevi zındankale Bastille’in yıkılmasında, 1793’te kralın başının ‘mösyö giyotin’ marifetiyle kirli sepete düşmesinde Aydınlanma düşünceleri mi sebep oldu? Devrimlerde Aydınlanma’nın rolü var mıydı gerçekten?
‘Ona ne şüphe’ diyenlerin sayısı fazla. Bunu demek pek kolay değil yine de. Bazı tarihçiler, tam tersine, ‘Aydınlanma’ Fransız Devrimi’ne karşıydı demeye bile kalkıştı; dahası, ilginç kanıtlar öne sürdüler. Bu tezlere karşı çıkanlar, ‘elbet vardı, kuşku duymak aptallık’ demeye getiren polemiklerle yazdılar tarihi. Bazılarıysa tekniğin insan yaşamındaki rolüyle açıkladı değişimi. Yeni düşüncelerin basımı için dönen matbaanın merdanesinin dünyayı başka türlü döndürdüğüne kanaat getirenler az değildi. Yenidünyalar bulmanın, akıl almaz keşiflerin, medeniyetler arası ilişki yoğunluğunun, kıtalarda ‘ilkel’ yaşamları görüp yeni ulusal ve ırksal kibirlenmenin, yeni bilim kürsülerinin heyecanlı derslerinin çağıydı o çağ. Pazarda palazlandıkça mecliste horozlanma gücü bulan burjuvaların bu gelişmedeki rolünü öne çıkaranlar, tezlerine bol bol kanıt bulabiliyorlardı.
Beri yandan, Adam Smith gibi, düşünce üretimiyle pazar arasında, yeni işbölümleri yaratan ‘geniş yeniden üretim ilişkileri’ ile yeni tipler yaratan arz ve talep arasında diyalektik gerilimi betimleyenler de çıktı. Bir de Horkheimer, Adorno gibi, Aydınlanma’yı niyetlerle sonuçlar arasındaki bağları düşünerek yorumlayanlar vardı: “Aydınlanma’nın programı dünyanın büyüsünü yok etmekti; mitleri parçalamak, düş yerine bilgiyi koymaktı. (…) Aydınlan her zaman insanları korkudan kurtarmayı ve onları egemen kılmayı hedefledi.” Ama sonuçta ne oldu? “Ancak tam olarak aydınlanan dünya felaket yaymaktadır” diyordu Adorno ile Horkheimer. Ya Jameson, ya Habermas, onlar ne düşündü?
Daha niceleri var bu tartışmada. Hem kazancı hem yarası hem de tartışması bitmeyen bu sürecin üzerine kafa yormak, dünyayı anlamanın kaçınılmaz konularından biri. Dorinda Outram’ın Aydınlanma kitabı bu ezeli ve güncel tartışmanın kapsamlı ve sıkı bir raporu niteliğinde.?
* Mahmut Temizyürek?in 21/03/2008 tarihinde Radikal Gazetesinde yayımlanan kitaba dair ?Aydınlanma bela mı, iyilik mi?? adlı yazısı

Aydınlanma çok çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. On sekizinci yüzyılda bile, bir İtalyan bu düşünce hareketine Illuminismo dediğinde, insanlar onun bir Fransız tarafından kullanılabilecek Lumières veya Alman devletlerinde geçerli olan Aufklärung sözcüğünden farklı bir şey kastettiğinin kesinlikle farkındaydılar. İşte, bu farklılıklardan dolayı, Berlinische Monatsschrift?in 1783 yılında bir yarışma açarak ?Aydınlanma Nedir?? sorusuna verilecek en iyi yanıtı ödüllendireceğini duyurması şaşırtıcı gelmemelidir. Çağın önde gelen düşünürleri Monatsschrift?e denemelerini sundular. Filozof Moses Mendelssohn?a (1729-86) göre, ?Aydınlanma?, insan aklının kullanımına ilişkin henüz tamamlanmamış ve herkese açık olması gereken bir eğitim sürecinin adıydı. Bu nedenle, Mendelssohn, aşağı tabakalardaki insanlar arasında Aydınlanma fikirlerini yaygınlaştırmayı amaçlayan ?popüler felsefe? akımını destekliyordu. Diğer yarışmacılar ise oldukça farklı görüşler ileri sürdüler; çoğunlukla da estetiğin Aydınlanma?yı tanımladığını vurguladılar. Bu denemeler yüzyılın sonunda ?Aydınlanma? denildiğinde akla gelen farklı anlamların bir derlemesi olarak okunabilir.

Aydınlanma’nın anlamı konusunda XVII. yüzyılda başlayan tartışma günümüzde de tüm yoğunluğuyla sürüyor. İnsanın doğası, hakikat, Tanrı’nın yeri, düşüncelerin uluslararası dolaşımı gibi kavramlar merkezindeki tartışma o günden bu yana çok farklı biçimlerde irdelendi. Ne var ki, Aydınlanma’nın zenginler ve yoksullar, erkekler ve kadınlar, Avrupalı olanlar ve olmayanlar nezdinde aynı anlama gelip gelmediği hala yanıtsız bir soru olarak durmakta. Kavramı büyük toplumsal dönüşümler ve bunların küresel ölçekteki etkileri bağlamında ele alan Dorinda Outram, kolonyal imparatorluklardan köleliğe dek bütünlüklü bir zeminde tartışıyor Aydınlanma’yı. Kavramın toplumsal ve kuramsal öncüllerinden hareketle evrensel düşünce tarihine kapı aralayan bir çerçeve sunuyor okuruna.


Kitabın Künyesi
Aydınlanma (The Enlightenment)
Dorinda Outram,
Çeviren: Sevda Çalışkan,
Dost Yayınevi, 2007, 196 sayfa.

Aydınlanma Çağı/Vikipedi, özgür ansiklopedi
Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, Aydınlanma felsefesi de denilen 18. yüzyıl felsefesinin genel adıdır.
Aydınlanma felsefesi ya da 18. yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlenmesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız devrimi (1789), ve ardında gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır.

Din ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş ve genel anlamıyla aydınlanma, ortaçağda hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temelendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır; bu ideale göre, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır.

Aydınlanma felsefesinin kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17. yüzyıl felsefesinin ortaya koyduğu ilkelerdir. Rönesanstan itibaren düşüncenin tarihsel otoritelerden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında akla ve deneyime dayanmaya başlaması sözkonusudur. 17. yüzyıl da bu gelişmeler sistemleştirilip temel ilkelere dönüştürülmeye başlanmış, rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma felsefesinin düşünsel temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olmuş olan bir yönelimdir.

18. yüzyıl felsefesinde bir yanda rasyonalizmin öte yandan empirizmin güçlenmesi ve bunlardan meydana gelen teorik sorunların yeni bir takım sentezlerle aşılmaya çalışılması sözkonu olacaktır. Aydınlanma çağı, aklın ışığında felsefenin de yepyeni bir etkileyicilikle ortaya çıkışına, yaygınlaşmasına, yeni sentezlerle sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla “felsefe yüzyılı” denmesi de sözkonusudur.[1]

Aydınlanma nedir?
Aydınlanma Çağı, akıl’ı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönenilen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, “aklı kullanma cesareti” olarak tanımlandığında, genel olarak Aydınlanma Çağı’nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkıp gelişmiş ve “aydınlanma” fikriyle yaygınlaşmıştır.

Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der:

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaışılabileceği ve bu dogru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir. Daha 15.yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da “karanlık çağ” olarak değerlendirilen Ortaçağ’ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemim ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.

Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu sürec aydınlamacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir.

Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa’daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler icerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.

Aydınlanmanın doğuşunda ve gelişmesinde belirleyici olan bazı isimler
Spinoza
Newton
Kopernik
Galileo
Laplace
Dekart
Jean-Jacques Rousseau
Francis Bacon
David Hume
Immanuel Kant
Claudie Andrien Helvetius
Ettienne Bunnot de Condillac
Lois Rene de Caradeux de la Chalotais
Gothold Ephraim Lessing
Julien Offrey de Lamettrie
Thomas Hobbes
John Locke
Berkeley
Leibniz
Denis Diderot
dalambert
Voltaire
Montesquieu

1^ Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi, 2.Basım, sayfa;328

«AYDINLANMA NEDİR?» SORUSUNA YANIT(1784) Immanuel Kant

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.

Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da’ insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları ‘boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir ‘baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar:

Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:

Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden
kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .3 Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve ‘hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.

Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda’dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır. Söyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak ‘böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,’bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich’in yüzyılıdır. Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir ‘tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma .rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha. çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çak parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]

Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: ?İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın’ insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

——————————————————————————–
Felsefe Yazıları ?Aydınlanma Nedir?(1784)- Immanuel Kant- Türkçesi: Nejat Bozkurt ?Felsefe Yazıları-1983

?AYDINLANMA NEDİR??İ AYDINLATMAK*

Betül ÇOTUKSÖKEN**

Yaklaşık iki yüz elli yıldır düşünürler, filozoflar ?aydınlar?, ?Aydınlanma?nın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. 1784 yılında yazılmış olan ?Aydınlanma Nedir?? başlıklı ünlü iki yazı ise güncelliğini hâlâ koruyor. Üstelik yazılardan daha sonra yazılanı, Kant?a ait olanı1, çok büyük bir ün kazanmış durumda. Adı çokça anılmayan ya da Kant?ın yazısı kadar ünlü olmayan öteki yazı ise Moses Mendelssohn?a ait2. Her iki yazının da ortak paydası, insanın diğer insanlarla ve toplumla/kamuyla olan ilişkisine yönelik olması ve her bireyin toplum üzerinden, toplumsal/kamusal ilişkiler üzerinden kendini anlamasının yolunu göstermeye çalışmasıdır.

Mendelssohn?un yazısında aydınlanma, kültür ve eğitim kavramlarıyla birlikte anılmaktadır. Eğitim dikkate alındığında, eğitim; dil aracılığıyla, kültür ve aydınlanma olarak somutlaşmakta; insan, birey ve yurttaş, toplum da kamu ve ulus haline gelmektedir. Öyleyse bu bağlamda dil-kültür-aydınlanma ilişkisi üzerinde ö z e l l i k l e durmak gerekmektedir; çünkü <>3 Bu, kısacık ancak son derece ufuk açıcı metinde Mendelssohn, kavramların sayısını çoğaltır ve ?bilgi?yi de öne çıkarır; böylece, dil, kültür, eğitim, aydınlanma, bilgi, bilim, edebiyat kavramlarının birbirini bütünleyen, birbirini gerekseyen kavramlar olduklarını fark ederiz. Ayrıca burada sıralanan kavramlarca imlenen söz konusu oluşumlar insan-insan, insan-toplum/kamu/ulus ilişkileri dolayımında ortaya çıkarlar.

Bireyin, insanın, toplumun ve ulusun aydınlanmasını belli bir düzen içinde mercek altına alan Mendelssohn bu uzgörüsüyle (: vizyon, özgörüş) metnine ?tarihüstü? olma niteliğini kazandırır. Ona göre: <<(?) bir ulusun aydınlanması şunlarla ilişkilidir: 1) bilgi oranıyla, 2) bilgilerin önemiyle, yani bu bilgilerin a- insan olarak insanın ve b- yurttaş olarak insanın yapısıyla olan ilişkileriyle, 3) onların bütün toplum sınıflarına yaydırılmasıyla, 4) mesleklere göre olmasıyla ilişkilidir. Böylece bir ulusun aydınlanma derecesi, en az bu dörtlü ilişkiye göre belirlenmelidir; tek tek bu ilişkiler ise yine daha basit ilişki öğelerinin bir araya gelmesiyle oluşur.>>4

Gerek aydınlanma, gerek kültür, kendinde, kendi başına yansız terimlerdir; her ikisi de niyete, amaca göre olumluyu ya da olumsuzu imleyebilirler; başka bir deyişle zehir de panzehir de olabilirler. Mendelssohn bu durumu şu etkili sözlerle ortaya koyuyor: <>5 Günümüzde, iletişim devriminin sınırları zorlayan s ö z d e o l a n a k l a r ı i ç i n d e bunların hepsine tanık olmaktayız.

Kant, ??Aydınlanma Nedir?? Sorusuna Yanıt? başlıklı yazısında, tek kişi için erginleşmenin, olgunlaşmanın; insanın kendisini, bios?a gömülmekten ve onun da üstündeymiş gibi görünmesine karşın, salt psikolojik yüklü inanca, hurafeye bel bağlamaktan kurtarmada ne denli önemli olduğunu vurgular. İnsan ergin olamamanın, olgun olamamanın öznesi ve hatta nesnesi durumundadır. Ergin olmama durumuna insan; bile, isteye düşmüştür; i s t e r s e kendini bu durumdan, özgürlük aracılığıyla kurtarabilir.

Kant?ın aydınlanmaya ilişkin bu yazısında en çok dikkati çeken noktalardan biri, itaat kültürüyle birlikte giden ?aklın özel kullanımı? ve özgürlükle, ifade özgürlüğüyle birlikte giden ?aklın kamusal kullanımı?dır. Kant her iki kullanımı şöyle belirtir: <>6

Kant?a göre kamu yaşamında, kamu hizmetinde herhangi bir görevi üstlenen kişi, yükümlülüklerini itaat ederek yerine getirmelidir. Burada yasalara, kurallara itaat söz konusudur; özgürlük yoktur. Kant?ın aklın özel kullanımına ilişkin görüşü aslında tartışmalıdır. Çünkü kamu hizmeti de bilgi eşliğinde, kamusal nitelikli bilgi eşliğinde yapılmalıdır. Konuya günümüz açısından bakıldığında, hukuk-yasa ayrımı göz önünde bulundurulduğunda, kimi zaman yasanın keyfi uygulamalara da olanak tanıdığı dikkate alındığında; çalışandan, hizmet verenden itaati beklemek oldukça tartışmalı görünmektedir. Toplum; hukuka dayalı yasaların güvencesi altında örgütlendiğinde, her yurttaş için aklın kamusal kullanımı olağan konuma gelecektir. Bu durum belki de aydınlanmanın tam olarak gerçekleşmiş olmasını, a y d ı n l a n m ı ş l ı ğ ı imler. Öyleyse, aklın özel ve kamusal kullanımı ayrımı, aydınlanma yolunda atılan adımların ancak başlangıcını oluşturabilir. Keyfiliğin yasalara bağlı olarak oluşturulduğu ve sürdürüldüğü bir toplumda durum ne olacaktır? Böyle bir toplum hiçbir zaman kamusallaşmayacak; dolayısıyla aydınlanmış olmayacak, itaat kültürü sürekli olarak yeniden üretilecektir, hem de yasaya, sözde hukuka bağlı olarak! Böyle bir toplumda uç örneği, din konusundaki ergin olmayış oluşturacaktır: <<Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece, evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşuyla ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır.>>7 Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, Kant çok umutlu görünüyor aydınlanma yolunda.

Gerçekten de umudumuzu yitirmemeli ve yine Kant?la birlikte ne olduğumuzu, nasıl bir yapıda olduğumuzu görmeye çalışmalıyız. Kant?ın bu konuda yaptığı belirlemeler de son derece çarpıcıdır; bu belirlemelerin ışığında, aydınlanma için umutlu olmamak için hiçbir neden yok gibidir: <>8 Aydınlanma, insanın araç kılınmasını engelleyecektir.

* Bilim ve Gelecek dergisi için hazırlanmıştır.

** Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, betulc@maltepe.edu.tr

1 Immanuel Kant, ??Aydınlanma Nedir?? Sorusuna Yanıt (1784)?, Çeviren: Nejat Bozkurt, Toplumbilim Aydınlanma Özel Sayısı, Sayı: 11, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000, ss. 17-21.

2 Bu, ülkemiz açısından böyle bir bakıma (B. Ç.). Moses Mendelssohn, ??Aydınlanma Nedir?? Sorusu Üzerine?, Çeviren: Ali Irgat, Toplumbilim Aydınlanma Özel Sayısı, Sayı: 11, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000, ss. 13-15.

3 M. Mendelssohn, agy., s. 13.

4 M. Mendelssohn, agy., 14.

5 M. Mendelssohn, agy., 14.

6 I. Kant, agy., s. 18.

7 I. Kant, agy., s. 20.

8 I. Kant, agy., ss. 20-21.

Prof. Dr. Macit GÖKBERK, Cumhuriyet Gazetesi Kültür Yayınları, Ağustos 1997
“Aydınlanma” nedir?

Rönesans düşüncesini simgeleyen eğilimler, on yedinci yüzyılda Descartes, Spinoza, Leibniz vb.’nin büyük felsefe sistemlerinde işlenip olgunlaştıktan sonra, daha çok bir kültür felsefesi niteliğinde olan on sekizinci yüzyıl felsefesinde taşıdıkları olanakları geniş ölçüde ortaya koyacaklardır. Gerçeğe-özellikle insan gerçeğine-akılla- ve aklın gereci olan deneyle- yönelme; bütün konuları akılla aydınlatmayı isteme, bu yüzyıl felsefesinin ana tutumudur. Onun için, on sekizinci yüzyıl felsefesine “Aydınlanma Felsefesi”de denir.

1. Akılla Kendisini Kurtaran İnsan
“Aydınlanma nedir?” adlı yazısında Immanuel Kant, bu akımın başlıca düşüncelerini, 1784’te, özetle, şöyle belirtiyor: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayışı durumundan kurtulmasıdır. Demek ki ergin olmayışın nedeni, aklın kendisinde değil, aklı kendisi kullanmayı göze alamayan, kullanma kararını veremeyen insandadır. Bundan dolayı “Aklını kendin kullanma cesaretini göster” sözü aydınlanmanın parolası olmalıdır. Doğa insanları, bir yabancının kılavuzluğuna bağlı olmaktan çoktan kurtarmıştır, ama insanların çoğu ömürleri boyunca erginliğe erişmemiş kalırlar. çoğu ömürleri boyunca erginliğe erişmemiş kalırlar. Çünkü tembel ve korkaktırlar; çünkü ergin olmayış çok rahattır: “Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanım yerine geçen bir papazım, perhizlerimi bildiren bir hekimim oldu mu, artık kendimin zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz.” Ayrıca insanların çoğu erginliğe doğru bir adım atmayı sıkıntılı, hatta tehlikeli bulurlar. Bu yüzden bu gibileri gözetmeyi lütfen üzerlerine almış olan vasiler, bu konuda gerekeni yapmada himmetlerini esirgemezler: Önce güttükleri hayvanları aptallaştırırlar; bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını şiddetle yasak ederler; sonra da onlara tek başına yürümeye kalkışırlarsa başlarına gelecek tehlikeleri anlatırlar. Gerçi bu tehlike öyle pek büyük değil, onu göze alan bir iki düşükten sonra pekala kendi başına yürüyebilir, ama böyle bir örnek ürkütüverir, başka denemeleri önler. İnsanda ergin olmayış doğal bir durum olmuş; bundan kurtulmak çok güçtür. Ayrıca, yasalar, mevzuat, ergin olmayı sürekli olarak engeller. Bütün bu nedenlerden ergin olmayıştan kurtulup kendi başına güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır. Ancak bağımsız düşünen birkaç kişi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın değeri ile bağımsız düşünmenin insan için bir ödev olduğu düşüncesini çevrelerine yayacaklardır. Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Bunun için gerekli olan, özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her bakımdan, kamunun önünde açık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki, dört bir yandan “düşünmeyin” diye bağırılıyor: Subay, “Düşünme, talimini yap”, papaz, “Düşünme, inan” ; maliyeci, “Düşünme, öde” diyor. Oysa aklın, kamu önünde kullanılması, yani bir kimsenin bilen bir kişi olarak aklını okurları önünde kullanması serbest olmalıdır. Aydınlanma ancak böyle sağlanabilir. Hiçbir kurum, insan soyunun aydınlanmasına engel olacak bir anlaşma yapamaz. Hiçbir dönemin kendisinden sonraki dönemin bilgilerini genişletmemesi, yanılmalardan kurtulmaması, aydınlanmada ileri gitmemesi için sözleşmeler yapmaya hakkı yoktur. Böyle bir şey insanın yaradılışına karşı bir cinayet olur. Çünkü insan doğasının belirlenimi olan ilerlemeye aykırıdır.” Kant’ın böylece nitelediği bu “aydınlanmakta olma” ya da aydınlanma süreci geriye doğru izlenirse, Milat’tan önce beşinci yüzyıla değin uzanmak gerekir. Bu sıralarda Eski Yunan’da da, daha önceleri dinin belirlediği bir kültür yapısının dinsel değerleri etkilerini yitirmeye başlayınca, yeni bir kültürün yeni temelini insanın kendisinin kendi aklı ile arayıp aydınlatmaya giriştiğini görürüz. Bu Antik Yunan Aydınlanması’nın tipik temsilcileri olan Sofistler, Yeniçağ Aydınlanmacıları gibi, eski kültür normlarını aklın ışığına tutarak acımasız bir eleştiriden geçirirler: “Devlet, toplum, din nedir? Bunların kökleri nerededir? Nasıl bir yapıları olmalıdır?” Bu sorulara gerçeğe bakılarak verilen yanıtlar, gelenekçi görüşlere, varolan kurumlara karşı kökten bir eleştirme olarak belirirler. Birkaç örnek:”Her şeyin ölçüsü insandır” (Protagoras ) . Oysa bundan önce her şeyin ölçüsü tanrılardı; bu değişmeyen, zaman üstü olan normlardı. “Devlet bir sözleşmeden doğmuştur, dolayısıyla ona göre düzenlenmelidir” (Protagoras ) . “İnsanlar doğadan eşittirler, bundan dolayı özgür ve köle ayrılığı olmamalıdır” (Antiphon ) . “Din kurnaz devlet adamlarının halkı itaat altında bulundurmak için uydurdukları bir kurumdur” (Kritias ) vb. Oysa din- gelenek çağında din, devlet, insanlar arasındaki eşitsizlikler, bütün bunlar değişmez tanrısal kurumlar ve düzenlerdi. Gezici öğretmenler olan Sofistler, toplum düzenini sarsan bu yeni düşünceleri bütün ülkeye yaymışlardır. Gerçekte aydınlanma, felsefesinin başlamasıyla birlikte başlamıştır da denebilir. Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Milet’li Thales, temel varlığın (arkhe ) ne olduğunu aramış, bunun “su” olduğunu ileri sürmüştü. Thales’i ilk filozof yapan, aradığı sorunun Yunan mitolojisinde- dinsel tasavvurlarında- bulunan yanıtıyla yetinmeyip, kendi görgü ve deneyleriyle, bunları düşüncesinde işleyerek bulmaya girişmesidir. Bu tutum, bütün Batı uygarlığının çıkış yeri olacaktır. Milat’tan önce beşinci yüzyıl Yunan düşüncesinde gözlenen dine ve geleneğe karşı ayaklanma; bunları temellerinden eleştirme; yeni bir yaşam düzeninin dayanaklarını insanın kendi aklı ile bulmaya çalışması ve bütün bunların olabildiğince geniş çevrelere yayılmak istenmesi, her yerde, her zaman “aydınlanma”ya özgü olan belirtilerdir. Doğru bilgiler elde etmek için, her şeyden önce, gerçeği çarpıtan önyargılardan kurtulmak gerektiğini Francis Baccon idoller öğretisinde vurgulamıştı. Bunlar arasındaki “tiyatro idolleri”, otoritelere gözü kapalı bağlanmaktan doğan kuruntulardı. Yüzyıllar boyunca düşünme ve değerlemede başta gelen otoriteler, din ve gelenekti. Bundan böyle bunlar da eleştiren akıl ile ele alınacaktı. Onsekizinci yüzyılda bu tutum en tutarlı sonuçlarına dek vardırılıp ussal-akılcı-bir kültür sistemi oluşturulmuştur. Yalnız kurumsal planda kalmayıp yaşama yol göstermek, yararlı olmak isteyen bu kültür dizgesi, insanı özgürlüğe ve yargılarında bağımsızlığa kavuşturmayı, onu akla uygun bir dünya görüşüne, akla dayanan bir yaşama yükseltmeyi göz önünde bulundurur.

2. Tanrı Devleti’ne Karşı Dünya Devleti
Amaca nasıl yaklaşıldığını ve bu doğrultuda nasıl ilerleneceğini, en iyi, Aydınlanmanın tarih felsefesi gösterebilir: Yeniçağ, birçok konuda olduğu gibi, tarih konusunda da ortaçağınkine karşıt olan bir anlayış getirmiştir. Ortaçağ Hıristiyan dünya görüşünün gözü, öbür dünyaya çevrilmişti. Ona göre tarih, zaman içinde geçen bu süreç, sonsuz bir düzenin yalnızca ön basamağıdır. Tarihin kendine özgü bir düzeni, kendi içinde saklı olan (immanent ) bir ereği yoktur; onun planı da, ereği de Tanrıdadır. Tarih, iki sonsuzluk arasında yer almış olan bir süreçtir. Ortaçağın büyük tarih filozofu Augustinus, tarihi, “Tanrı Devleti” ile “Dünya Devleti” arasındaki bir savaşım olarak yorumlar. Tanrı Devleti gerçekten inananların, Dünya Devleti ise dünyaya, Şeytana bağlı kalanların topluluğudur. İnsan bu iki devletten birine bağlanmayı seçecek, sonunda inananlar sonsuz olarak Tanrının katında, inanmayanlar da Şeytanın yanında kalacaklardır. Bu iki devlet arasındaki savaşmada da Tanrının devleti gittikçe zafere yaklaşmaktadır. Bu bakımdan tarih, Tanrının yeryüzünde ilerleyen bir açınmasıdır; insan türünü kurtarmak için Tanrının zaman içinde gelişen bir plandır. Augustinus’un çizdiği tarih tablosu, ana gidişi, tarihin gidişini anlayışıyla baştan aşağı tanrıbilimseldir (teolojik ) . Burada tarih gerçek bir gelişme olmak değerini yitirir, ancak bir simge olarak görünür. Bütün ortaçağ ilkece bu “aşkın” (transcendent ) tarih şemasına bağlı kalacaktır. Yeniçağ ile bütün dünya görüşünde olduğu gibi, tarih görüşünde de temelden bir değişiklik oluyordu. Ortaçağın dururluğuna karşılık yeniçağ “oluş”u, “değişme”yi getirmiştir. Ancak, tarih gerçeğini derinliklerinden kavrayabilmek için, yalnız değişmenin belirtilmesi yetmezdi, bu değişmeyi güden güçler ile bu oluşun ereğini “bu yana”, insanın dünyasına da yerleştirmek gerekti. Bu da, yeniçağın “aşkın” bir düşünüşten “içkin” bir düşünüşe, bir din kültüründen bir dünya kültürüne geçmesi ile gerçek olmuştur. İlginin “öbür dünya”dan “bu dünya”ya çevrilmesi, yaşamın yapısını da zorunlulukla değiştirmiştir. Çünkü artık yaşam kendisinin üstünde bulunan bir düzene göre kendini ayarlamak, kendisine kendi dışından yükletilen bir ödevi yerine getirmek durumunda bulunmuyordu; tersine, kendisini geliştirmek, kendisinde uyuyan güçleri uyandırmak, yeni yeni güçleri ortaya koyarak kendini hep sonsuzluğa doğru yükseltmek duygusunu taşıyordu. Bu anlayışla tarihe yaklaşınca, tarih artık yasasını kendi dışından değil, doğrudan doğruya kendisinden edinen, kendi kendisini yaratan bir gerçek, tümüyle insanın olan bir dünya olmuştur.

3. İnanma ve Araştırma Özgürlüğü ile Bilim
Rönesans ile gözlek “öbür dünya”dan “bu dünya”ya çevrilince, insan ortaçağın ortaklaşa ümmet topluluğundan kendini ve toplumunu kurtarıp kendisinin ve toplumunun kişiliğini belirtmiş; inanma ve araştırma özgürlüğü kurulmaya başlanmış; bilinen dünyanın çevresi genişlemiş; sosyal-ekonomik yapıda temeli bir devrime yol açmıştı. Bütün bu değişiklikler dünya görüşünü insanlaştırmaya, tarihsel yaşamı da “doğal” olarak anlamaya vardırmıştır. Bu anlayış on sekizinci yüzyıl felsefesinde doruğuna ulaşmıştır. Böylece de her türlü aşkın tarih tasarımından uzaklaşılmış, bunun yerine tarihin güdücü gücü olarak özellikle akıl konmuştur. İnsanlığın büyüklüğü ile bu dünyadaki yaşamın değeri, bu yüzyılın yaşam duygusunu oluşturan başlıca düşüncelerdir. Bunların yanında, aklın gücüne; ilerlemeye; bütün ayrılık ve savaşlarına karşın insan türünün birliğine dayanışmasına inanma, Aydınlanmanın temel öğeleridir. Aydınlanma düşünürleri, bunların içinde özellikle bir Turgot, bir, Condorcet, bilimi tarihte güdücü bir güç olarak görürler ve bilimin ilerlemesi ile aydınlanmanın ve insanlığın birliği ve mutluluğu duygusunun da el ele geliştiğini varsayarlar. Yeniçağ akılcılığının kurucusu Descartes’i yetiştiren, akılcılığın klasik ülkesi Fransa’da aydınlanma kültürünün en büyük temsilcisi Voltaire’dir. Voltaire, aydınlanmanın temel ilkelerinden olan ilerlemenin en coşkun yandaşlarındandır ve özellikle bu düşüncesi ile kendisinden sonrakiler üstünde büyük etkisi olmuştur. Ona göre, tarihçi de doğa bilgini gibi olayların çokluğu ve akışı arkasında gizli olan yasayı bulmaya çalışırsa, bu yasanın doğada olduğu gibi tarihte de anrısal bir planın gerçekleşmesi olmadığını görecektir. Zeka-ya da akıl-insan yaradılışının özüdür. Yalnız, akıl kendini ilk günden beri öz nitelikleriyle gösterememiş, tersine, birçok gelenek ve törenin arkasında gizli kalmış, önyargıların yükü altında ezilmiştir. Tarih bilimi bize aklın bu engelleri nasıl aştığını, bu direnmeleri nasıl kırdığını gösterir. Bütün tarih boyunca dogma (boş inananlar, din bağnazlığı vb. ) ile aklın dinler karşısına çıkardığı moral birbirleriyle savaşmışlardır. Bu anlayışta ilerleme, aklın zaman içinde kendini göstermesi, özünü gittikçe daha arınmış, daha olgun bir biçimde gerçekleştirmesidir. Tarih sürecinin anlamı da budur. “

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, İnceleme
Marksizm ve İnsan Doğası – Sean Sayers

İnsan doğası diye bir şey var mıdır? Marksizm ve İnsan Doğası?nda Sean Sayers, insan doğasının tarihsel bir olgu olduğunu savunuyor....

Kapat