Montesquieu, Voltaire ve Despotik Devlet

montesquieuMontesquieu despotik devlet kavramının yaratıcısı değilse de, kavramın somut bilgilerle geliştirilmesinde ve yayılmasında en etkili isim olmuştur.

Düşünür despotik devleti diğer hükümet şekillerini de kapsayan bir bütünlük içinde şöyle tanımlamıştır: “Cumhuriyetçi hükümet bütün olarak halkın veya onun sadece bir kısmının egemen güce sahip olduğu; monarşik hükümet yalnız bir kişinin, ancak yerleşik ve sabit kanunlarla idare ettiği; despotik hükümet ise yine bir kişinin, fakat kanunsuz, kaidesiz ve sadece iradesi ve kaprisine tabi olarak yönettiği bir hükümet şeklidir.”[22] Düşünüre göre her hükümet şeklinin temel kanunları vardı. Despotik devletle ilgili olarak Montesquieu’nün ileri sürdüğü tek temel kanun bu gibi devletlerde iktidarın bir vezire devredilmesidir: “Bu devletlerde bir vezirliğin teşekkülü temel bir kanundur.”[23] Düşünürümüzün ifadesiyle cumhuriyet “erdem” ilkesine, monarşiler “şeref” ilkesine, despotik devletler ise sadece “korku”ya dayanır. Despotun keyfini frenleyecek tek olgu dindir. Ne var ki bu hükümetlerde bizzat din de “korkuya ilave edilmiş bir korkudur.”[24]

Montesquieu iktidarı devralan vezirin despot haline geldiğini, buna karşılık onun da iktidarı kısmen devrettiği her ikincil yöneticinin “vezir” olduğunu yazar. Ancak bütün bunlar büyük despotun keyfine tabidir. “Halk kanunlara göre yargılanır; büyükler ise sultanın keyfine göre. En basit vatandaşın başının emniyette olması, buna karşılık paşaların daima tehlikede olması gerekir. Bu canavar hükümetlerden titremeden söz etmek imkânsızdır.”[25] Cumhuriyette olduğu gibi, despotik devlette de herkes eşittir. Ne var ki cumhuriyette insanlar “her şey oldukları için” eşittirler; despotik hükümette ise “hiçbir şey olmadıkları” için eşittirler.

Görüldüğü gibi Montesquieu despotik hükümetler için son derece olumsuz düşüncelere sahiptir. Kuşkusuz bu düşünceler maddi gerçeklerden tamamen bağımsız, soyut varsayımlar değildir. Bu bağlamda Montesquieu’nün temel fikrinin Osmanlı Devleti’nde mülkiyetin statüsünden kaynaklandığını görüyoruz. Despotik devletlerde “Sultan kendini bütün toprakların sahibi ve bütün tebaasının mirasçısı ilan eder. Bu durum daima tarımın terk edilmesine yol açar. Ayrıca sultan ticaretle uğraşıyorsa, her türlü sanayi de harap olur.”[26] Bu temel fikirden hareketle, Montesquieu, örneklerini yine hep Osmanlı Devleti’nden vererek, despotik devletin ekonomik konulara hiç önem vermediğini belirtir. Özellikle vergi, ödünç verme, gümrükler gibi konularda büyük farklılıklar vardır. Despotik devlet para ekonomisine değil, aynî ekonomiye dayandığı için vergiyi de çok az alır: “Hükümet ne kadar ılımlıysa, özgürlük ne kadar büyükse ve servetler ne derece güvence altında ise tüccarın da devlete ödünç vermesi o kadar kolaydır… Türkiye gibi yönetilen bir ülkede böyle bir şeyi yapmaya hangi tüccar cesaret edebilir?”[27] İktisat ve refaha önem vermedikleri için bu gibi hükümetler eyaletleri birbirlerinden iyice ayırarak yönetirler. “Cumhuriyetler güvenliklerine birleşerek, despotik hükümetler de ayrılarak, âdeta yalnız kalarak kavuşurlar. Memleketin bir kısmını feda ederler; sınırları tahrip edip, çöl haline getirirler. Düşman kuvvetleri giremez.”[28] Ayrıca düşmanla aralarına yabancıları yerleştirirler: “Türkler düşmanla kendi aralarına Tatarları, Eflak ve Buğdanlıları ve –daha eskiden de– Erdellileri yerleştirdiler.”[29]

Montesquieu’nün despotizmle ilgili görüşleri günümüz tarihçilerinde de yaygın olan bir teze, mutlak monarşilerle, despotik rejimler arasındaki ayrıma dayanmaktadır.[30] Bununla beraber Montesquieu’nün içinde yaşadığı monarşik rejim, Hobbes’un kuramsallaştırdığı mutlak monarşiye hiç de benzemiyordu. Bu geçiş döneminde, Batı’da devlet aygıtı niteliksel bir değişim geçiriyor ve merkezileşmiş bir feodal devlet yerini kapitalist devlete terk ediyordu. Montesquieu’nün özel mülkiyet üzerinde uzun uzun duruşu bundandır. Fransız düşünürü sermayenin güvencesi açısından her iki rejimin farkını şurada görüyordu: “Monarşilerde kazanılan şeyin güvence altında olduğuna inanıldığından, daha fazla kazanmak için her şey ortaya sürülebilir; kazanç araçlarını tehlikeye atmak söz konusu değildir… Despotik devlete gelince onun üzerinde durmak gereksizdir. Genel kaide: Esarete dayanan bir ulusta yeni şeyler elde etmekten çok mevcut korunmaya çalışılır. Özgür bir ulusta mevcudu korumaktan çok, yeni şeyler elde edilmeye çalışılır.”[31]

Görüldüğü gibi bütün bu satırlarda, Montesquieu, genel olarak despotik devletlerde, özel olarak da Osmanlı toplumunda ilkel sermaye birikiminin güçlüklerini dile getirmektedir. Bunun dışında yazar, Osmanlı devlet sisteminin toplumsal temelleri ile ilgili bazı ilginç gözlemlerde bulunmuştur. Montesquieu’ye göre “despotik devletlerde her ev ayrı bir imparatorluktur.”[32] Üretim biçimleri kavramının bulunmadığı bir çağda, Montesquieu’nün Doğulu toplumlardaki patriyarkal ilişkilere ve bu ilişkilerin siyasal rejimlere temel teşkil edici niteliğine eğilmesi, sanırım ki derin ve çağının ilerisinde bir görüş teşkil ediyor. Bununla beraber Montesquieu’nün analizinin iki zayıf noktası olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, düşünürün toplumsal mukayeselerini tarihî evrime ve diyalektiğe dayandırmayıp, Doğu-Batı ayrımı gibi kalıplar içinde düşünmesidir. Bu yüzden yazar, toplumsal gelişmede, yükselen kapitalizmden beslenen küresel eğilimler yerine, bölgesel ve yerel kanunlar saptamıştır.

Kuşkusuz Montesquieu, daha önceki açıklamalarımızın gösterdiği gibi, coğrafi özellikler, iklim, ticaret gibi maddi ve genel unsurların da tayin edici rollerini hesaba katıyordu; fakat “despotik devlet”i Batılı devletlerin de yaşadığı tarihî bir dönem olarak görmüyor, daha çok monarşik devletlerin, özellikle de Fransız monarşisinin bozularak bu duruma dönüşmesinden kaygı duyuyordu. Bréhier, düşünürün bu kaygısını şu satırlarla ifade etmiştir: “Montesquieu’nün eseri Fransız monarşisinin kökeni ve doğası hakkında birçok incelemenin yapıldığı dönemde yazıldı. Düşünür, daha önceki yüzyılın, 14. Louis devrinin ve Richelieu’nün nazırlığının bilançosunu yaparak, Fransız monarşisinin Doğulu despotizme dönüşmesi konusunda büyük bir risk görüyordu ve eserinin büyük bir kısmı bunu gidermeye yönelikti.”[33]

Düşünürün Doğulu rejimlerle ilgili gözlemlerinin ikinci zaafı da şuradan kaynaklanıyordu. Montesquieu “Doğulu despotizm” fikrini, doğuş halindeki ve kendisinin de önemli bir katkıda bulunduğu toplum bilimleriyle âdeta alay eden bir katılık içinde vermiştir. Yazara göre Doğulu ülkeler, bir hükümdarın hiçbir kanun tanımadan, sadece teröre ve sindirmeye dayanarak, keyfine göre idare ettiği rejimlerdir. İşte Kanunların Ruhu yazarının en zayıf ve en çok eleştirilmiş yönü budur. Bu fikirler hem “Oryantalizm”in öncüleri ve kurucuları tarafından, hem de Voltaire gibi önemli Aydınlanma düşünürleri tarafından yanıtlanmıştır.

Montesquieu ile Voltaire her şeyden önce Fransız toplumunda işgal ettikleri toplumsal konum açısından ayrılıyorlardı. Montesquieu bir barondu ve kapitalizme dönük, liberal monarşi yanlısı bir aristokrattı. Eserinde cumhuriyetleri övmekle beraber, ancak küçük devletler için geçerli gördüğü bu rejimin çağının geçmiş olduğu kanısındaydı. Voltaire ise tam bir burjuva idi; yabancı ülkelere mücevher, saat, kürk vb. ihraç ediyor; para spekülasyonu yapıyor ve sermayesini tam bir kapitalist gibi yönetiyordu.[34] İlginçtir ki Montesquieu’ye yönelttiği eleştiriler arasında, onun, “zenginlik, manüfaktür, finans ve ticaretle ilgili siyasal ilkeler konusunda hiçbir bilgiye sahip olmadığını” da ileri sürmüştür.[35] Ayrıca Voltaire, yükselen kapitalist ilişkiler çerçevesinde iktisadi hayatın kültür hayatını da giderek belirleyici rolünün farkındaydı. Marx ve Engels’in işaret ettikleri gibi, burjuva perspektifinden, “18. yüzyılda Fransa’daki (teolojik) Cizvit-Janzenist kavgalarına Fransızların kayıtsızlığının felsefeden değil, Law’un finans spekülasyonlarından kaynaklandığını” vurgulayan Voltaire olmuştu.[36] Bu düşünürün fikirlerinin yumuşaklığında ve mal ihraç ettiği Doğu’ya karşı önerdiği hoşgörüde sınıfsal konumunun ön planda rol oynadığını düşünebiliriz.

Voltaire, Aydınlanma çağında kritik düşüncenin ve hoşgörünün sembolü olmuştur. Aslında Muhammed isimli eserinin ortaya koyduğu gibi, Fransız düşünürü her zaman bu ilkelere dürüst bir şekilde sadık kalmamıştır. Fakat en ünlü eserlerinde Montesquieu’den çok farklı bir yol izlemiş ve bu düşünürün temel fikirlerini eleştirmiştir.

Voltaire, Montesquieu’nün Kanunların Ruhu isimli eserini özel bir incelemede tartışmıştır. Bu incelemesinde Voltaire, Montesquieu’yü “Türkiye ve İran’da duydukları her şeyi olduğu gibi yazan cahil seyyahların etkisi altında kalarak” gerçeklerden uzaklaşmakla suçluyordu.[37] Öte yandan Voltaire, Montesquieu’de aşağılayıcı bir anlam taşıyan “despot” sözcüğünün etimolojisinden hareket ediyor ve bu sözcüğün eski Yunan’da ve Romalılarda “aile babası” anlamına geldiğini hatırlatıyordu. Oysa aynı kavram 18. yüzyılda “kaprisinden başka hiçbir şey dinlemeyen vahşi bir deli”[38] anlamına gelmeye başlamıştı. Voltaire, Doğulu ülkeler hakkında güvenilir bilgilerin çok yetersiz olduğunu ileri sürerek bu katı tutumla alay etmiştir. Aynı bağlamda düşünürün 16. yüzyıl Fransa krallarından I. François hakkında çizdiği tablo, Doğulu despotizme atfedilen uygulamalardan daha da kötülerinin kendi ülkesinde de yaşandığını gösteriyordu.[39]

Voltaire bir çeşit tarih felsefesi oluşturan fikirlerini Ulusların Zihniyeti ve Örf ve Âdetleri Üzerine Deneme başlıklı klasik eserinde geliştirmiştir. Bu eserinde Fransız filozofu, Türkler hakkında, Montesquieu’nünki ile çelişen ılımlı bir dil kullanıyor ve haklarındaki “zalimlik” iddialarını yadsıyordu. Yazar Osmanlı tarihiyle ilgili olarak, ilk Türk fetihlerine kadar uzanan bir dönemi kapsayan gözlemlerde bulunmuştur. Gerçekten de Voltaire, temel eserinde, Türk fetihleriyle Batı Roma’yı yıkan Germen fetihleri arasında paralellik kurmuş ve bu konuda şunları yazmıştır: “Hatırlamak gerekir ki Türkler, Franklar, Normanlar ve Gotları hem ilerlemelerinde hem de yenilenlerin dinini, âdetlerini ve kanunlarını benimsemekte taklit ediyorlardı.”[40] Aslında Voltaire bu eserinde de Müslümanlıktan küçümseyici bir biçimde söz etmektedir; fakat Türkleri ön yargısız bir biçimde sunuyor ve Cengiz Han’ın “Kurultay”ı ile ilk Fransız krallarının saraylarının, ortak karar mekanizmaları bakımından benzerliğine dikkati çekerek, belki de ortak bir kökenden gelindiğini ileri sürüyordu.[41] Batı’da ırkçılığın uç verdiği ve bunun Türkleri baş hedefleri arasına aldığı bir dönemde, bu yaklaşımın özgünlüğü kabul edilmelidir. Bununla beraber Voltaire’in asıl ilginç görüşleri “despotizm” konusunda yaptığı tartışmada ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Aydınlanma düşünürü şunları yazıyor: “Sanırım ki burada bir ön yargıyla savaşmak zorundayım. O da şudur: Türk hükümeti despotik (Voltaire vurguluyor) denen saçma bir hükümettir; tüm halk sultanın kölesidir; bunlar hiçbir şeye malik değillerdir; hayatları ve malları efendilerine aittir.”[42] Böyle bir yönetimin toplumsal bir gerçek olamayacağını, sadece bir hayal ürünü olduğunu, Voltaire, hemen ilave ettiği şu cümlede ifade ediyor: “Böyle bir idare kendi kendine çöker.” Düşünür böyle bir hayalî tasarıyı bazı seyyahların hatalı gözlemlerine bağlamaktadır. Sözü yine Voltaire’e bırakalım: “Bazı seyyahlar bütün toprakların sultana ait olduğunu sandılar; çünkü nasıl eski Frank kralları askeri ‘beneficium’lar dağıttılarsa, sultanlar da hayat boyu geçerli tımarlar ve zeametler veriyorlardı. Bu seyyahlar Türkiye’de de, başka her yerde olduğu gibi, veraseti düzenleyen kanunlar olduğunu dikkate almalıydılar.”[43] Kısaca Voltaire’e göre elbette Osmanlı Devleti, kendisini Batılı devletlerden farklı kılan bazı özelliklere sahiptir. “Fakat bu özelliği, her şeyde keyfî; kanunun tek bir kişiye, kaprisine göre bir sürü insanı öldürme yetkisi verdiği bir devlet olarak düşünmemek lazımdır.”[44] Bu bağlamda Voltaire, Osmanlı Devleti’ni Roma İmparatorluğu ile karşılaştırıyor ve bu iki fetihçi devletin temel ayrılığını, Romalıların birleştirici rolüne karşı, Türklerin egemenlikleri altına aldığı halklardan daima ayrı kalmalarında görüyordu.

Voltaire Osmanlı Devleti’yle ilgili gözlemlerinde en çok Luigi Marsigli’nin meşhur Osmanlı İmparatorluğu’nun Askeri Durumu başlıklı eserine dayanıyordu.[45] Yazara göre Osmanlı tarihinde I. Ahmed’in ölümünden sonra askerler iktidara tamamen sahip olmuşlar ve bir çeşit “askeri demokrasi” kurmuşlardı. Gerek kendi çağındaki gerekse bugünkü egemen tarih görüşlerinden çok farklı olan bu görüşle, Voltaire, aslında olumsuz bir biçimde, anarşik bir iktidar yapısını kastediyordu.[46]

Bu konuya son verirken, diyebiliriz ki, Montesquieu ile Voltaire’i karşı karşıya getiren despotik rejim tartışması, aslında Aydınlanma çağında sorgulama alanının evrenselleşmesi eğilimiyle yakından ilgiliydi. Başlangıçtan itibaren küresel potansiyel taşıyan kapitalist üretim biçimi kuşkusuz bu süreçte belirleyici olmuştur. Kapitalizmin halkları eşitsiz, fakat bağlantılı bir biçimde bütünleştirmeye başladığı bu evrimde toplumsal zamansallık farkları da belirginleşiyor ve Descartes’ın yüz yıl önce coğrafi mekânla tarihsel zaman arasındaki farklılığa işaret eden gözlemi Aydınlanma yüzyılında somut araştırmaların konusu oluyordu. Öyle sanıyorum ki Montesquieu’deki despotizm analizi ve Voltaire’in buna itirazları bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu bir tarih felsefesi ve tarihçilik yöntemi tartışması değildi. Her iki düşünür de sistemli bir felsefe geliştirmemişlerdir. Fakat toplumsal “kanun”lar, siyasal rejimler, farklı örf ve âdetler ve “ulusal espri” gibi konuları somut verilere dayanan çalışmalarla irdeleyerek modern toplum bilimlerinin kuruluşunda ilk planda rol oynamışlardır. Bu bakımdan 19. yüzyılda tarih-yazıcılığında çığır açan tarihçilerin Fransa’dan çıkmış olmaları da büyük bir rastlantı sayılmamalıdır.

Kuşkusuz Aydınlanma hareketi Fransa’ya özgü bir süreç olmadığı gibi Fransız Aydınlanması da Montesquieu ve Voltaire’den ibaret değildi. Fakat felsefe-toplum bilimi-tarih ilişkileri bağlamındaki epistemolojik dönüşümleri sorguladığımız bu çalışmada artık gözlerimizi biraz da başka ufuklara çevirebiliriz.

Gerçekten de Aydınlanma yüzyılında, Fransa’ya komşu bir ülkede, İtalya’da, tarih, felsefe ve bilimi birlikte düşünmeye çalışan bir filozof yaşamıştı; adı Giambattista Vico idi ve açıklamalarını “yeni bilim” (“Scienza Nuova”) olarak adlandırmıştı.

Taner Timur
Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi
Yordam Kitap

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”