Muz Sesleri – Ece Temelkuran

Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikâyelerimizi geri almak için… Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi… Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun! (Tanıtım Yazısı)

İlk kez aşk romanı yazan Temelkuran, aşkın bir iç savaş olduğuna inanıyor ve bu yüzden kitabı Beyrut?ta yazdığını söyledi. Ece Temelkuran, “Muz Sesleri”ni Beyrut?ta dokuz ay yaşayarak yazdığını bu Beyrut?u seçmesinin nedenini ise kitabının arka kapağında yazdığı gibi aşkın aslında bir iç savaş olduğuna inanmasından kaynaklandığını anlattı.
Temelkuran, Hürriyet’te Gülden Aydın’a verdiği röportajda Beyrut’ta 2009 ocak ayından Ağustos ayına kadar kaldığını ve bu arada Arapça öğrendiğini belirterek, Roman bittiğinde Beyrut’tan ayrılmak istemediğini kaydetti.
Roman’ın Beyrut?taki aşkla sınırlı olmadığını, Oxford ve Paris?te Dünya’ya, insanlara değen iki buçuk aşkın öyküsü olduğunu anlatan Ece Temelkuran,”Daha da önemlisi, insanları alıp tersine çeviren aşk hikâyeleri” dedi.
Bir soru üzerine yoksulların aşkını yazmak zorluğuna değinen Gazeteci Yazar Temelkuran, “Bu kitapta bir bölüm var, Bisküvi ve Lokum, diye, kendime hayret ettim. İnsanlar seksi, aşkı konuşmayı çok önemsiyorlar. Gerçekten önemseselerdi, daha incelikli bir hayatımız olurdu. Hissettiğim inceliği yazmak istedim ve sanırım yazdığım en güzel şey oldu” diye konuştu.
“Muz Sesleri”nde, yoksullarla zenginlerin ilişkisini çok gizli anlattığını ifade eden Temelkuran, zenginler yoksulların nesinden nefret edilyor sorusunu ise şöyle yanıtladı:
Doktor Hamza diyor ya… ?Zenginler kendilerine hizmet edenlere üniforma giydirirler çünkü köle olduklarını görmek istemezler.? Yoksullar kendi giysileriyle olamıyorlar çalıştıkları yerlerde..”

Temelkuran, Dünya’da aşkın olduğu yerde politika yoktur zannedilmemesi gerektiğine dikkati çekerek bu konudaki düşüncelerini şöyle özetledi:
“Hem benim hem de politik zamanlarda aşk, yaşayanların kalbini kırıyor. Oysa politika seksidir. Hatta en seksi şeydir. Politika konuşmak, insanların birbirini başka bir hayata davet ettiği bir yerde bulunmaktır. Aşk da bir insanı başka bir hayata davet etmektir. Romanda Dr. Hamza, ?Bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce âşık olur? diyor.”

Türkiye’de 1980?den beri politikanın giderek yasaklanan, ucuzlatılan ve insanların hayatından çıkarılmak için uğraşılan bir şey haline geldiğine dikkati çeken Ece Temelkuran şunları söyledi:
“Gençlere bakıyorum. Politik hayatları yok. Aşkları da. Politika konuşmadıkları için düşünemiyor, düşünemedikleri için cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan aşktan nasıl bahseder ki? Zannediyorlar ki politikanın hayatın dışına çıkması insanları rahatlatacak, hafifletecek, daha neşeli yapacak. İnsan sanılanın aksine kendini feda edince mutlu olur. Kalabalığın içinde eriyince, aynı şeye inanmış insanlarla tartışırken mutlu olur. Şimdi sanki herkes tek başına mutlu olur gibi bir inanç var. Oysa en büyük trajedi, tek başına düşünmektir. Tek başına düşünen âşık olamaz, daha mutsuz olur.”

Temelkuran, politikaya, dünyaya, hayata değmeyen bir aşkın var olamayacağını ve olmaması da gerektiğini belirterek aşkı bir iç savaş olarak tanımladı ve Beyrut?u seçmemin nedenin de bu olduğunu vurguladı. İçinde yıkıntının, döküntünün, yaranın, savaşın olduğu bir aşk hikayesi anlatmak istediğinin altını çizen Ece Temelkuran,”James Joyce?un Turnike öyküsünde, bir erkek gelip kadını sessiz sakin hayatından dışarı çıkarmak ister. Kadın tam gidecekken turnikede takılı kalır. Aşk, o turnikeyi parçalayan şey. Geri kalan hiçbir şey aşk değildir zaten. Ben de turnikeyi parçalayan bir aşk yazmak istedim. Yazdığımı da düşünüyorum şimdi bakınca” dedi. Alıntı: http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=4086

Devrim Sevimay’ın 3 Ocak 2010 tarihli Milliyet Gazetesi Pazar Eki’nde Ece Temelkuran’la “Muz Sesleri” kitabı üzerine yaptığı söyleşisi

Muz Sesleri?nde dokuz ay kaldığı Beyrut?u anlatan Ece Temelkuran: ?Türkiye de Ortadoğulu ama bilmiyor? Kafan karıştı değil mi senin? İşte Beyrut budur. Buraya gelmemiş olanlara burayı nasıl anlatacağını bilemezsin!? dedi Ece.
Golden Tulip otelinin 501 numaralı odasında söyledi bunu. Çünkü o sırada ben tam da Ece?nin dediği gibi kara kara düşünmekteydim; ?Burayı neresinden, nasıl başlamalı anlatmaya?? diye…
Uçağımızın Refik Hariri Havalimanı?na indiği saat 15.00?ten ertesi akşamki şu saatlere kadar Beyrut sokaklarında yürüyor, deli gibi sürekli Beyrut?u konuşuyorduk. ?Muz Sesleri?nin Ece?si, bir Hamza?yı anlatıyordu bana, bir Filipina?yı, Marwan?ı… Onların hayatındaki bir lahzanın nasıl dünyalara bedel olduğunu… Sonra her nasılsa konu birden Flanjistlerin hikayelerine geliyor, diyelim karşı kaldırıma geçtik, orada da Oxford?a, Batı?ya dönüyordu.
Korniş?te göğüslerinin güzelliğini fanilerden esirgemeyen yüce bir Arap kadını mı gördük; kadınlardan… Her kadına ?Sen dünyanın en güzelisin? der gibi bakan merhametli Arap erkekleri az evvel yanımızdan mı geçti; erkeklerden… Sonunda eski, dökük bir Mercedes takside, yorgun, otelimize dönerken bile Beyrut?un niye dişil değil de eril dünyaya geldiğinden…
Her bahis yeni bir başka bahsi açıyor, bir yandan Ece, bir yandan Beyrut konuşuyordu. Ece?yle Beyrut birbirine karışmış gibiydi. Besbelli Ece, Beyrut?un olmuştu ve bu arada Beyrut da sadece bir şehir değildi. Ben ise hem Beyrut?u hem Ece?yi ama en çok da muzların sesini (bunun ne anlama geldiğini birazdan okuyacaksınız) dinlemeye çalışırken artık ipin ucu kaçmıştı. Acaba anlatmaya neresinden başlanmalıydı?
İlk aklıma gelen kare birinci günün akşamı. Her yer Akdeniz laciverti olmuş. Kıyıda en net seçilebilenler beyaz dalgalar, ciplerin farları ve bir de palmiyeler… Biz otel Bayview?in 15?inci katındaki terastayız. ?Beyrut yerine herhalde İzmir?e geldik? diye aşağıya hafif şaşkınlıkla bakıyorum.
Ece cep telefonunu karıştırıyor, habire bir şeyler arıyor. Sonunda ?Hah buldum? diyor. Hemen dokunuyor çalma karesine ve işte o anda, Fairuz?un sesi semayı kaplıyor. Bu kadın bir şehre değil, resmen sevgilisine sesleniyor… Elinden alınmak istenen, işgal edilen, içi karışan sevgilisine:
?Benimsin sen ey Beyrut! Benimsin…?
* * *
501 numaralı odada işte bu az önce okuduklarınızı söyledim Ece?ye, ?Acaba böyle mi anlatmaya başlamalı niye burada olduğumuzu?? dedim. Yoksa acaba Ece?nin ?Her şeye karar verdiğim yer? dediği Al-Manara?daki masaya mı oturmalı önce? Ya da ?Muz Sesleri?nin başrol oyuncusu Jetawi yokuşuna mı gitmeli? Elbette ilk soru ?Romandaki Deniz sen, Tunç da Özgür mü?? olsa bu yazı meraklılarına cazip gelir ama galiba benim için yine en muteberi, en basiti olacak. Yani uçaktan inip Hıdır?ı beklerken oturduğumuz kaldırımdaki ilk dakikalar…

İlk ne zaman geldin buraya?
2006?da İsrail işgalinden bir hafta sonra, sekiz gün kalmıştım.

İlk görüşte aşk mıydı?
Hemen aşk. Nedenini de söyleyeyim, savaşa bu kadar alışkın olmaları. Burası çok küçük bir şehir aslında. Bizim Bebek?le Taksim arasından bile daha küçük. Fakat düşün, Taksim?de bombalar atılıyor, Bebek?tekiler o sırada içki içiyor.

Nesine âşık oldun bunun?
Bu deliliğe ve savaşın yarınsızlığına. Aslında çok korkunç bir şey yarının olması çünkü o zaman hep plan yapmak zorundasın.

Yani vurdumduymazlık değil, yarınsızlık…
Bu yarınsızlık ve tam Türkçesi yok bu sözcüğün, ?resilience? demek gerekiyor. Yani düştüğü yerden esneyip, tekrar ayağa kalkma becerisi. Bu şehrin büyüsü bu. Burada yarın yok. Yarın olmayınca emniyet duygusu da yok. Emniyet duygusu olmayınca da korku yok. Onun yerine dalga geçmek ve hiç kimse olmak var.

Muzlardan çıkan çuk çuk sesleri

Bir daha gelmeye nasıl karar verdin?
2006?da İstanbul?a döndüğümde bir dostumun annesine burada gördüğüm büyük muz plantasyonlarını, bahçelerini anlatıyordum. Tuhaf gelmişti; bir yandan savaş sürüyor, bir yandan muz tarlaları var. Bunun üzerine Öznur hanım, ki zaten kitabın teşekkür bölümünde onun da ismi var, muzların nasıl doğum yaptığını anlattı. Ses çıkardıklarını söyledi büyürken, ?çuk çuk? diye. Böyle elin birbirine yapışık parmakları gibi çıkıyorlar ilk önce yeşil ve büyüdükçe ?çuk çuk çuk çuk? ayrılıyorlar. Sonra ben Beyrut?a 2008?de Hizbullah?ın düzenlediği bir toplantı için geri geldim. Araştırmaya başladım bu muz işini, baktım Beyrut?ta kimse bunu bilmiyor.

?Bu şehir büyük bir ön sevişme?

Muz ülkesinde muzların sesini hiç duymamışlar mı?
Hayır çünkü Beyrut çok gürültülü bir şehir. Hem çok korna hem çok inşaat hem çok insan. Ortadoğu böyle bir şey zaten. Her şey bağırış çağırış, her şey gürültüyle, o yüzden de aşağıda olup bitenlerin sesini hiç duyamıyorsun. Fakat sonunda ben güneyde muz tarlasında çalışan bir adam buldum. Dedim ki ?Muzların sesleri var mı? Büyürken ses çıkarıyorlar mı? Kimse bilmiyor, herkes benimle dalga geçiyor.? Adam ?Var tabii. Çuk çuk çuk çuk? dedi. Bunu duyduğum anda Ortadoğu?nun bu karmaşası, keşmekeşi içinde duyulmayan her şeyin, naif olan, zarif olan ne varsa onun adının ?muz sesleri? olacağına karar verdim.

Bu arada yanımızdan geçen kadınların neredeyse tamamı mini etekli, çizmeli mizmeli; nasıl oluyor bu…
Söyledim sana, ?En güzel giysilerini getir? dedim. Şimdi kendini kötü hissedeceksin çünkü herkes çok şıktır Beyrut?ta.
Türbanlısı türbansızı bütün kadınlar olağanüstüdür. Herkes flört eder. Özellikle Korniş?te göreceksin, aslında resmen bu şehir büyük bir ön sevişmedir. Arap dünyasının ?piyasa?sı burasıdır. 60?larda tam Paris?miş. Şimdi ise hep yeniden Paris olmaya çalışan bir şehir. Bu çok acıklı bir şey aslında. Kitapta da anlattım.

?Savaşırken daha canlı bir şehir?

Ama şu havalimanında gelen geçene bakılırsa savaşlar o kadar da etkilememiş…
Zaten savaşı bir ilkellik, yoksulluk falan olarak görme. Savaşın olduğu yerde çok para oluyor. Mesela İran buraya acayip para akıtıyor ve burası savaştayken inan çok daha canlı bir şehir. Edward Said?in kardeşi benim buradaki ahbabımdır. O bir gün bana demişti, ?Herkes savaştan nefret ettiğini söyler, inanma. Biz savaşta daha mutluyduk. Çünkü savaşta bir ümidimiz vardı. Şimdi ise sadece güzel binalarımız var.?

Devrim Sevimay, Ece Temelkuran ile Beyrut sokaklarında konuştu
İki gün boyunca Beyrut?un sokaklarında ?Muz Sesleri?nin izini takip ettik. Filipina Marwan?ı ilk nerede gördü, Zeynab hanım o önemli konuşmayı hangi kafede yaptı, Deniz nereye geldiğinde romanı kimin yazdığı karıştı, tek tek dolaştık ?Muz Sesleri?ni…

?Muz Sesleri? rehberi
Al-Manara: Deniz feneri. Ece?nin kitaba karar verdiği yer.
Hamra: Ece?nin kitabı yazdığı mahalle. İstanbul?un Cihangir?i gibi.
Saint Francis Kilisesi: Romanda Filipa?nın Beyrut?taki tek silahsız, örgütsüz cemaat olan Filipinlilerle tanıştığı yer.
Şatila: Romandaki Dr. Hamza?nın da öldüğü, 1982?de büyük katliamın yaşandığı ve şimdi HAMAS?la El-Fetih?in denetiminde olan kamp. Ece?yle buraya girmek istemedik.
Costa Cafe: Beyrutluların çatır çatır siyaset tartıştığı, Ece?nin de aylarca her sabah kahvesini içtiği yer.
Dahye: Hizbullah?ın bölgesi. Romanda ise Marwan?ın Filipina?nın ?kadını? olduğunu ilk anladığı yer.
Manuşi: Peynirli, ince lahmacun. Hikayede bir şefkat simgesi. Eğer Beyrut?a gelirseniz mutlaka Bliss caddesindeki Zeit wa Zahtar?da yiyin.
Korniş: İzmir?in veya Mersin?in kordonu gibi. Ece?nin yazdığı en iyi şeylerden biri olduğunu düşündüğü lokum sahnesi burada, Amerikan Üniversitesi?nin yanından inen merdivenlerin sonundaki inşaatta yaşanıyor.
Jetawi Yokuşu: ?Muz Sesleri?nin başrol oyuncusu. Doğu Beyrut?taki Aşrafiyya mahallesinde. Farklı dini ve etnik gruplardan insanların birlikte yaşayabildiği tek küçük alan.
West Houses: Hamra?daki Jeanne d?Arc sokağında, Ece?nin bu kitabı yazarken yaşadığı stüdyo ev.
Abdülkadir Abdelli: Orhan Pamuk?un da çevirmeni. Kitap yazın Arapça basılacak.

?Buraya tarih ve doğa için değil, hikaye dinlemek için gelinir?
Beyrut?a turist olarak kimler gelir?
İpini koparan gelir. Ama tarihi, doğası için değil. Burada öyle görülecek bir şey yok. Arkadaşlarım geldi, ?Eee nereye gideceğiz?? dediler. ?Bir yere gitmeyeceğiz, burada duracağız? dedim. Akşam oldu, birileriyle tanıştılar ve acayip hikayeler dinlemeye başlayınca anladılar; burada hikaye var. Zaten insanların çoğu da bir hikaye peşinden buraya geliyor. Dününden ve yarınından bir şekilde atılmış olanlar kendini Beyrut?ta buluyor. Burası sanki bir evsizlik mekanı.

Sen de mi bunun için buraya geldin?
Alakalı tabii. Türkiye çok zor bir yer. Burası ise bana daha başa çıkılabilir geliyor. Burada her şey daha net. O yüzden de benim gibi hikaye peşinde biri için burası dünyanın hikaye başkenti. Ben buna sonsuz iman ettim.

Neye?
Aslında benim hikayelerden başka bir evimin olmadığına… Bu böyle değilmiş gibi yapmaya çalışmışım yıllarca, ama gerçekten hikayelerden başka evim yokmuş benim.

?Bu kitap eve dönüş biletim?

Gazetecilik?
Tamam, gazetecilik de bir tür hikaye kaydı, ama hakikati anlatmak için haberden çok asıl hikaye anlatman gerekiyor. ?Merhaba ben gazeteciyim? dediğinde insanlar başka bir pozisyon alıyor, ?Merhaba ben bir hikaye yazıyorum? dediğinde ise bambaşka. Sana bir gazeteciye anlatmayacaklarını anlatıyorlar ve ben de bir gazeteciye anlatacakları şeylerle çok ilgilenmiyorum artık. İnsanların ?Dur sana en kederli hikayemi anlatayım? diyecekleri anı beklemek benim için daha güzel.

Bu bir değişim mi o zaman?
Aslında bu benim başlangıç noktam. Ben zaten hep hikayelere bakandım. Ancak sonra iş gazeteciliğe, zamanla bir isim ve soyisme dönüştü. Benim 18 yaşımdan beri yazdığım her satır yayımlandı neredeyse. Uzun yıllardır peçetelerin üzerine bir şey yazmıyorum çünkü bu kadar kalabalık yazıyla ilişkimi bozdu. Yazı içimden damla damla akıttığım bir şey olmamaya başladı. Olmadığı her an da çoğaldı. Sonunda o kadar birikti ki oraya dönmek istedim. Kimseye göstermek için değil, içinde kaybolmak için yazmaya dönmek istedim. Bu kitap o anlamda benim eve dönüş biletim aslında. Kendim için yaptığım en önemli şey. Ve ben bunu sadece Beyrut?ta yapabilirdim.

?Burada kimden korkman gerektiğini bakışlardan anlamalısın?
?Muz Sesleri?ni yazmaya ne zaman başladın?
Beyrut?a 2008?de ikinci kez gelip, dört-beş gün kaldıktan sonra Oxford?a gittim ve dedim ki oradakilere, ?Ben sizlerle bir proje yapmak istiyorum. Yoksulluk ve İslami hareketler arasındaki ilişkiyi araştıracağım.? Hoşlarına gitti, ben de ön çalışma için hemen buraya geldim. Tarih Ocak 2009. Tam Hizbullah?ın kapanma kararı aldığı bir dönem. Kimseyle konuşamıyorsun. Sürekli oturuyoruz, sohbet ediyoruz ama bir şey çıkmıyor. Sonunda bir gün, tam da bu marinada, karşımda oturmuş tespih çeken bir Hizbullahçıya derdimi anlatmaya çalışırken tuhaf bir şey oldu içimde. Sanki kafamda bir kapı açıldı birden ve yapmak istediğim şeyler için ne kadar az zamanım olduğunu fark ettim. İşte o anda kararımı verdim; ?Benim bu şehirde kalmam lazım ve benim bir roman yazmam lazım? dedim.

Burada kalmaya nasıl başladın?
Bayağı tası tarağı toplayıp geldim, ev tuttum. Çünkü bir hikaye insanı çağırınca oraya gidiliyor. Burası da beni çağırdı, ben de geldim.

?Gece evinin kapısı kırılsa hesap soramazsın?

Pahalı olmadı mı, zor olmadı mı?
Hiç aklına öyle havalı durumlar gelmesin. Son derece az parayla, kendi paramla yaptım. Oxford da öyleydi zaten.

Sonuçta Beyrut burası, tek başına aylarca hiç mi korkmadın?
Burada devlet yok ve gece evinin kapısı kırılıp başına bir şeyler gelirse hesap dahi soramazsın. Evet, bundan bazı geceler korktum. Ama burada neden ve kimden korkman gerektiğini bilirsen genel anlamda sorun yok.

Onu nasıl bileceksin?
Bakışlardan…

Nasıl geçiyordu bir çalışma günün?
Öğleden öncesi internetten Türkiye gündemi, yazı vs. Sonra buradaki gazetelerin, çeşitli merkezlerin arşivlerine gidip ilanlarına kadar her şeyi okuyordum. Hikayemi kurguladıkça geçtiği yerlerde dolaşıyordum. Her yaştan ve her meslekten diyebileceğim bir sürü insanla tanıştım, onların hikayelerini dinledim.

?Arapça öğrenebilmek için çok uğraştım?

Bu arada bir de Arapça öğrenmişsin; bayağı Arapça sohbet ediyorsun burada, onu nasıl yaptın?
Yurtdışından yaşamaya gelenlerin çok gittiği bir enstitü var burada. 2,5 ay oraya gittim ama çok uğraştım. Arapça gerçekten çok özel ve çok zor bir dil. Bir harfin kullanıldığı yere göre üç ayrı hali var mesela. O kadar karmaşık ki ben artık sonunda Arapların herhalde ?Bizi çöle çaktılar, biz de gelecek nesillerden güzel bir intikam alalım? diye böyle bir dili bulduklarını düşünmeye başladım.

Kaç ay yaşadın burada?
Al-Manara?da karar vermemden burada bırakacağım eşyaları Etiyopyalı temizlikçi kıza bıraktığım gün arasında geçen zaman dokuz ay. Eylülün ilk haftasıydı, Türkiye?ye döndüm.

Sen dönebildiğine emin misin?
Hayır, dönemedim. Robert Fisk de dönemedi mesela. Korniş?te evi var ve gidemedi buradan. Buradan gitmek kolay bir şey değil, bu bir bağımlılık. Ve kesinlikle burası benim şehrim. Dünyada en sevdiğim şehir. İzmir, Ankara, İstanbul, Londra, Paris, Diyarbakır… Ben hiçbirine ait hissetmedim kendimi ama tuhaf bir şekilde buraya tutuldum. Üstelik çok mutlu olduğum için de değil. Zaten mutluluk hiçbir zaman çok talep ettiğim bir şey olmadı hayatta ama saklıyor burası insanı sanki. Burada kimse oluyorsun. Hiç kimse olmak ise çok güzel bir şey çünkü o zaman herkes olabiliyorsun.

?Oxford?a da Beyrut?a da kafa tutarsan seni yener?
Kendini Beyrut?ta batılı, Oxford?da da doğulu gibi mi hissettin?
Tam tersine burada çok doğulu, Oxford?da da çok batılı hissettim. Biliyor musun, aslında bu kadar Ortadoğulu olduğumu bilmiyordum. Kaldı ki Türkiye?nin de Ortadoğulu olduğunu ama bunu henüz Türkiye?nin de bilmediğini düşünüyorum. Çünkü bu bir dünyanın güney yarımküresi hissi ve biz o histen, yani ?ezilen tarafız? hissinden kaçıp duruyoruz. Oysa gelip biraz Ortadoğu?da yaşansa bunun böyle olmadığı, Türkiye?nin de Ortadoğulu olduğu hemen anlaşılır.

Ne olunca anlaşılacak?
Hani yılbaşı falan için Paris?e marise gidiyorlar ya. Oralarda hissettikleri ve o hayata dair bir sürü ayrıntıyı öğrenerek, tekrar ederek kendilerinden bile sakladıkları rahatsızlık hissini burada yaşamayacaklar. İşte o zaman anlayacaklar ki ?Evet, ben Ortadoğuluyum.?

Sen İzmirlisin, sence İzmir de mi Ortadoğu?
En azından Batı değil, onu biliyorum artık. Bu arada İzmir?le Beyrut da çok aynıdır.

Oxford?la Beyrut?un benzeyen bir yanı var mı?
İkisine de kafa tutarsan seni yener. Beyrut bir hareket, belki bir taksiciyle veya bir dilenciyle yener. Oxford ise seni yok sayarak yener.

Ya en büyük farkı?
Batı yoğunlaşmak, düşünmek ve köklenmek demek. Yani yarın demek. Beyrut ise sadece bu an ve şaşırmak, sürekli şaşırmak.

?Beyrut?a ihanet etmedim, zaten o kadar çok kişi ediyor ki?
Bu kitabı bir Beyrutlu okuduğunda sence ne düşünecek?
Çok şaşıracak çünkü kitabı yazarken anlattığım Beyrutlular çok şaşırdı. Kimsenin bu şehirle ilgili umursamadığı şeyleri umursuyor olmama şaşırdılar. Bu kitabı batıya değil, doğuya yazmış olmama şaşırdılar. Oysa Türkiye?deki yazarlar giderek daha fazla batıya yazıyorlar. Ben ise bir Amerikalının veya bir İngilizin ne düşüneceğinden daha çok bir Beyrutlunun ne düşüneceğiyle daha ilgiliyim. Çünkü hikayelerine çok ihanet edilmiş bir şehir bu. Tıpkı Türkiye?ye yapıldığı gibi. Hani yabancı gazeteciler gelir, üç günde Türkiye?yi tahlil edip giderler ya, ben ihaneti Beyrut?a yapmadım. Zaten o kadar çok kişi ihanet ediyor ki Ortadoğu?ya…

Peki bir Oxford?lu okuduğunda?
Çok gülecek çünkü tam anlattığım gibi Oxford. Ama asıl ben bir Türkiyeli okuduğunda ne olacağını merak ediyorum. Çünkü dış dünya hep bize, yani bütün Ortadoğu?ya, ?Sen sadece kendi hikayeni anlatabilirsin. Ama sen gidip başka bir ülkenin romanını yazamazsın? diyor. Bu çok sömürgeci, üçüncü dünyayı çok aşağılayan bir tutum. Eğer adlı adınca söylersem ben buna kafa tutmak istedim. ?Hayır, ben de gidip başkasının hikayesini yazabilirim ve sen beni kendi hikayeme mahkum edemezsin? demek istedim. Bakalım bu tavır Türkiyelilerde nasıl bir ilgi uyandıracak, onu merak ediyorum.

Irmak Zileli’nin 08/01/2010 Tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Yayınlanan Ece Temelkuran’la yaptığı söyleşi
Ece Temelkuran?ın, ilk romanı Muz Sesleri, Beyrut?ta geçiyor. Beyrut hakkında bir roman mı peki? Kuşkusuz içinde Beyrutlu insanlar var. Filistinlisi, Filipinlisi, Suriyelisi, Ermenisi ile Beyrut?ta yaşayan insanların hikâyeleri var. Ama romanı bununla sınırlamak doğru olmaz. Beyrut?ta yaşamasa da, hikâyesinin anlatıldığı bir kişi de Deniz. O, ötekilerden farklı olarak mürekkep yalamış, Oxford?da Ortadoğu üzerine tez hazırlayan bir Türk. Kendi deyimiyle, Türkiyeli. Deniz?in hikâyesinin anlatıldığı bölümler bize romanın siyasi mesajlarının da ipuçlarını veriyor. Bu önemli. Çünkü Ece Temelkuran?ın iddiası ?politik roman?ın geri dönmekte olduğu. Ona göre, Muz Sesleri de bunun Türkiye?deki habercisi. Nitekim Temelkuran, politik romanın ?temel insan çelişkilerini ortaya koymak? çabasında olduğunu vurguluyor söyleşimizin hemen başında. Muz Sesleri?nde ortaya koymaya çalıştığı temel meseleleri, Deniz?in bölümlerinde ifade edilen ?sorunlar? ve tartışmaların içinde bulabiliyoruz. Temelkuran, işlemek istediği bu temel sorunları şöyle özetliyor: Ortadoğululuk, savaş, Doğu-Batı karşıtlıkları ve İslam. Biz de söyleşimizi romanda bu temaların işlendiği hattın izini sürerek gerçekleştirdik. Roman kahramanlarının dile getirdiği kimi düşüncelere dair Ece Temelkuran?ın görüşlerini aldık…

Muz Sesleri?nde ortaya koymak istediğiniz temel sorunlar nelerdi?
Birincisi, Ortadoğulu olma sorunu. Ortadoğu?nun bilinçaltı olduğunu düşünüyorum Beyrut?un. Ve Ortadoğulu olmanın da şiirsel olduğunu, savaşın da bir şiiri olduğunu düşünüyorum. İkincisi, savaş ve savaşın yarattığı bağımlılık. Ortadoğu barışı hep çok özleyen ama barışın nasıl olduğunu unutmuş bir yer. Üçüncüsü; toz. Toz, benim için Ortadoğu?nun bir imgesi. Sonra solun yoksullukla kurduğu ilişki ve bunun neresinden sakatlandığı. Yoksul ve zengin ilişkisi. Bir Doğulunun kendini Batı?da nasıl hissettiği ve bir Batılının Doğu?da kendini nasıl hissettiği. Bir de İslam tabii. Bu önemli. Bunu da çok içimden gelerek yaptım. Başörtüsü, İslam, Allah, Tanrı… Bunlar Ortadoğu?da nereye denk geliyor? Din nasıl bir şey? Batı ile Doğu?nun, Kuzey ile Güney?in bu büyük savaşında nasıl bir matematik işliyor? Ben yeni bir tür Ortadoğu uzmanlığı olması gerektiğini düşünüyorum. ?Ortadoğu insanı? uzmanı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok yakında Türkiye anlayacak ki onlar da Ortadoğulular ve kendilerini orada çok daha rahat hissediyorlar. Ve o zaman birilerinin onlara Ortadoğu insanı ne demek anlatması gerekecek. Böyle bir uzmanlık alanı olacağını görüyorum ve kendimi de biraz oraya yakın görüyorum. Dengeleri ve dinamikleri değil ama Ortadoğu sokaklarını anlayan ve anlatmak isteyen bir insan olarak.
Deniz?in tez danışmanı şöyle bir tespitte bulunuyor: ?Doğulu sorunları yumak haline getirir, Batılı ise parçalara ayırarak çözer.? Bu tür ayrımlar özellikle günümüzde çok yapılıyor. Doğulu ve Batılı insan sınıflandırmaları… Siz bu tür kategorileştirmelerin yapılabileceğini düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. Ama bazı meseleleri anlatmak için genellemelere başvurmaktan başka çareniz yok. Nietzsche?nin o genellemeler insafsızdır lafını çok severim. Her genelleme insafsızdır. Ama bazen yürümek için insafsızlığa gereksinim duyarız. Ama hakikaten katılmıyorum böyle bir şeye. Kitapta tek Türk Deniz olduğu için, Deniz?in düşündüklerinin benim düşündüğüm şeyler olduğu bile zannedilebilir, onu da böylece söylemiş olayım, hayır öyle değil. Öyle bir genelleme yapılamaz ve yanlış olur. Doğuluların en çok mustarip olduğu şey bu zaten, bu tür genellemelere maruz kalmak.

Deniz?e İslam Araştırmaları Merkezi başkanı Stevenson bir soru soruyor: ?İslam?ın oynayabileceği birleştirici rol için ne düşünüyorsunuz?? Deniz, İslami hareketin neoliberal sisteme karşı bir alternatif üretebileceğini ve bunun görmezden gelindiğini, ılımlı İslam?ınsa İslami hareketin bu rolünü nötralize etmeyi hedeflediğini söylüyor. İslam?ı ılımlı ve radikal olarak ayırmak ne kadar doğru, bu ayrım gerçekten yapılabilir mi? Siz İslami hareketlerin Batı?yla bir meselesi olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabii ki var. Dünyanın efendileriyle barışmış İslami hareket ile dünyanın efendilerine kafa tutan İslami hareket, bugün buluşsa bile bu Kerbela?daki buluşma gibi bir şey olur. Bugün de aslında bir Kerbela yaşanıyor bence. Ilımlı İslam?ın dünyanın efendileri tarafından takdis edilmesi ve yüceltilmesiyle. Öte yandan şöyle de bir şey var, yoksulların yanında yer alması gereken ve yoksulluğu yok etmesi için bir araç olması gerektiği düşünülen kitlenin ortaya koyabildikleri bir ekonomik program yok. Hep bir adaletten söz ediliyor ama eşitlikten söz edilmiyor. Bunu da Ziyad söylüyor romanda. Onların takılıp kaldığı yer de burası. Ve bu bana çok üzücü geliyor, çünkü olağanüstü bir güç bu, o cemaatleşme olağanüstü bir güç. Ve bu güç yoksulların isyanı için kullanılamıyor.

İslami hareketin Amerika?nın kontrolü altında olduğu bilinir ve söylenir. Bir yandan onu besler, bir yandan da ılımlı İslam?ı öne sürer. Siz bunun değiştiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa bu hiçbir zaman böyle değil miydi size göre?
Her zaman gerçekliğin böyle bir parçası vardı. Usame Bin Ladin ile Bush?un Teksas valisiykenki ahbaplıkları fotoğraflarla belgelenmişti zaten. İslami hareketi sosyalizm tehlikesine karşı kullanılmış olması tarihsel bir gerçek. Bu da İslami hareketin kendi kendine vermesi gereken bir hesap bence. Ama bugün olup bitenleri sadece bununla açıklamanın çok doğru olacağını düşünmüyorum.

Demokratikleşme kavramının Ortadoğu?yu Amerika?nın kucağına oturtan bir kavram olduğunu söylüyor romandaki karakterlerden biri. Demokratikleşme bizim de çok duyduğumuz bir şey. Öncelikle siz buna katılıyor musunuz?
Böyle bir izlenim var. Ne zaman açık toplum lafı geçse, ne zaman demokrasi lafı geçse bu sözcükler altında o kadar çok günah işlendi ki Ortadoğu?da, Doğu Avrupa?da, insanların aklına doğal olarak o günahlar geliyor. Bu izlenimin ne kadar gerçeklik payı var o ayrı bir tartışma konusu. Demokrasiden bahseden insanların, Türkiye için söylemiyorum bunu ama Ortadoğu için söylüyorum, işgal kuvvetleriyle o kadar yakın ilişkileri oluyor ki inandırıcı olamıyorlar.

Türkiye?yi ayırıyorsunuz. Türkiye?deki demokrasi söyleminin farkı nedir?
Türkiye?yi ayırıyorum ve hatta Türkiye Ortadoğuludur dememe rağmen bu kitabı gidip Beyrut?ta yazıyorum, çünkü burası şu anda kavramların çok birbirine karıştığı ve kimin doğru söylediğinin hiç bilinmediği, hepimizin toplansak beş akil adam üzerinde anlaşamayacağımız derecede kutuplaşmış bir ülke. Şu anda burası, üzerine söz söylemeye uygun değil. Gazeteci olarak bile söz söylemekten kaçınıyorum, bazen itiraf edeyim korkuyorum. Romancı olarak zamanı dondurup, bütün duygulardan arınıp, her şeye eşit mesafeden bakmam bu süreçte çok zor.

Romanda oldukça sık rastlanan bir vurgu da ?hiç kimse olmak?. Ziyad söylüyordu, Batı?nın öne sürdüğü etnik, dini ve siyasi kimliğe karşı direnmek… Bu ikisi de bir şekilde buluşuyor romanda. Batı?nın sunduğu kimliğe karşı bir tür kimliksizlik formülü çıkıyor…
Bu çok katmanlı bir kavram. Tabii ki böyle bir katmanı da var. Ama daha tasavvufi bir katmanı da var ve benim için önemli olan o. Hiç kimselik herkesin mış gibi olmaya çalıştığı bir yerde hiç kimse olmanın en büyük imkân olduğunu, insan olmanın ılık kucağının orada olduğunu düşünüyorum. Bu kadar görünen birisi olarak bunu söylemem daha da tuhaf görünebilir ama bu kitabı yazdığım dokuz aylık dönemde bir hiç kimseydim ve daha da mutlu olmamıştım.

Hiç kimse olmanın siyasi boyutu peki? Orada Batı?nın öne sürdüğü etnik, dini ve siyasi kimliklerden söz edildiğine göre işin bir de bu boyutu olmalı. O saydıklarınıza ek olarak bugün milli kimlik ile sınıfsal kimlikler de varlığını koruyor. Bu iki kimlikten de arınılmalı mı sizce?
Evet. Bir Türk olarak doğduğun gibi bir Patagonyalı olarak da doğmuş olabilirdin. O zaman neyle gurur duyacaktın? Ama sınıfsal kimlikten de kurtulmak lazım dersek eğer, bu hem çok zengin, hem iştah açıcı, hem de zor bir konu. Evet, ondan da kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir sınıfa ait olmamayı becerebilsek keşke.

Ece Temelkuran “Fena Halde” Yanılıyor! / Yeşim Dinçer, 13 Şubat 2010, http://bianet.org
(Yeşim Dinçer’in yazısı Ekmek ve Özgürlük dergisinin şubat sayısında yayınlandı.)

Muz Sesleri romanında bizi Ortadoğulu olduğumuza bir türlü ikna edemeyen yazar, sosyalizmle islamiyeti örtüştürme çabasında.
Ece Temelkuran’ın son dönem yazılarında sosyalizmle islamiyeti örtüştürme çabasına girdiği görülüyor. “Ben”in ancak “biz” içinde eriyince mutlu olduğunu, kalbin kendini feda etmek istediğini yazmış. Bu söylemin Kurani mesajlara denk düştüğünü söylüyormuş arkadaşları. Temelkuran, “fena halde sosyalizmdir o!” diyor.

Bizce “fena halde” yanılıyor.
Sosyalizm teslimiyet ve vazgeçiş üzerine kurulu olmadığı gibi sosyalistler de “feragat ehli” değil.
Sosyalizmi, yoksulluğun kutsanmasından, eşitlik söyleminden, özveri öykülerinden, kahramanlık menkıbelerinden ibaret sayan bir “şiirimsi vicdan edebiyatı” doğdu. Temelkuran da dahil bu akıma. Oysa sosyalizm, tüm bunları aşan bir şey: Tarihin bugüne dek gördüğü en büyük özgürlük projesi. Temelkuran Komünist Manifesto’yu okursa görecek ki orada bireyin öz benliğini toplum yararına terk edişi vaz’edilmiyor. Tersine, gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak üzere toplumun bireyin önünden çekileceği öngörülüyor.

Sosyalist hareketin tarihinde -Kızıldere’den enternasyonal tugaylara- sayısız özveri ve adanmışlık hikâyesi var. Fakat onları haşhaşiyun tarikatının fedailerine eşitleyebilir miyiz? İşkenceyi, sürgünü, tecriti, ölümü göze almış -ve alacak olan- onca kadın ve erkek sosyalist, amacı gözden kaçıran bu yüzeysel “tefsir”i hiç de hak etmiyor.

Doğu-Batı kutuplaşması
Ece Temelkuran kafasına koymuş, hepimizi Ortadoğulu olduğumuza inandıracak. Geçtiğimiz ay yayımlanan ve önemli bir kısmı Beyrut’ta geçen romanı Muz Sesleri’nde, dünyayı tamamen modası geçmiş bir Doğu-Batı karşıtlığından okuyor. Duygusal gerekçeler dışında bir fikir de üretemiyor. “İçindeki Ortadoğuluyu göster bize”, türünden akla ziyan cümleler kurmuş. Bu cümleyi romanda Oxfordlu bir kadın akademisyen sarf ediyor üstelik.

Aynı kişi, “her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak Doğulu bir düşünme biçimidir. Batılı akıl, sorunun parçalarını ayrıştırmak eğilimindedir. Doğulular çözüm için düşünmez. Batılılar çözüm için düşünür” diyor.

Bizim memleketin kahvehanelerinde yıllardır çiğnene çiğnene sakız olmuş yavelerin tekrarı bu. Ne diyelim? Temelkuran keşke Peyami Safa, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bu konuda kafa yormuş eski yazarların fikirlerini okusaydı da Oxfordlu akademisyen hanım çok daha rafine cümleler kurabilseydi.

“Politika en seksi şeydir”
Yazar bu basit ikilikle düşünmenin yol açtığı tekdüzeliği, rokoko bir üslup tutturarak aşmayı denemiş. Şöyle bir cümle var örneğin: “Betonda yankılanan, merdiven boşluğunda tınlayan bir sessiz öfkenin ardından, en keskin kılıcıyla tahtına oturdu Zeynab Hanım’ın kara saçları.”

Tabii kimseden Hemingway sadeliğinde yazmasını beklemiyoruz ama bu şiirimsi üslup, edebi olma çabası enikonu yoruyor okuyucuyu. Daha ilk sayfada karşımıza çıkan “yedek depoların içindeki sular hiç ses çıkarmadan ısınmaya başlıyor” gibi kusurlu betimlemelere, “eskidenki bacaklarıyla yürüyordu” türü zorlama bir dile katlanmak gerekiyor. “Beyrut anneni kendine benzetti [yavrum]” tarzında klişeler de var.

Temelkuran’ın retorik tutkusu; çarpıcı ve güzel, aynı zamanda da mühim sözler sarf etme isteği kitabın tanıtım söyleşilerinde de sürüyor: “Aşk aslında bir iç savaştır”, “Politika en seksi şeydir”, “Beyrut büyük bir ön sevişmedir” vb. Bu içi boş aforizmalardan romanda da var bol bulamaç. Örneklerine girmeyeceğim.

Evrensellik bir yanılsama mı?
İngiliz eleştirmen Terry Eagleton Kuramdan Sonra adlı kitabında, “uluslarüstü şirketler yeryüzünün bir köşesinden diğerine yayıldıkça, entelektüeller evrenselliğin bir yanılsama olduğu konusunda daha gür bir sesle ısrar ediyorlar”, diye yakınmıştı. Temelkuran da koroya katılarak bize bir kimlik bahşediyor.

Muz Sesleri’ni okuyunca, kitabın arka kapağında buyrulduğu gibi Ortadoğulu olduğumuza ikna oluyor muyuz? Yazarın bizi bir balçık gibi dibe çeken santimantalizmini aşıp romanın nesnesine bir türlü ulaşamadığımızdan ikna olamıyoruz. Bitmek bilmeyen bir Beyrut güzellemesi İbrahim Sadri’nin dizeleri gibi içimizi eziyor. Temelkuran, kendi iddialarının aksine, aşkı, savaşı, yoksulluğu, Ortadoğu’yu, Beyrut’u filan değil; nasıl da içli, hassas, şefkatli bir kalbi olduğunu anlatmak için yazıyor sanki. Dünya onun duygularını harekete geçirip hissiyatını keskinleştirdiği kadar gerçek.

Hürriyet’ten Gülden Aydın’la yaptığı tanıtım söyleşisinde, “Öyle şeyler gördüm ki ağır geliyor bazıları”, diyor. “Madımak’ta iki kızı yakılmış, iki boş yatağın başında bekleyen anneyle, sekiz yaşında işkence görmüş bir Kürt çocuğuyla tanışmak istemezdim. Şimdi ise bunları görmeyi hak etmek için yazıyorum. Çünkü benim bir borcum var dünyaya. Bu borç da gazetecilikle ödeniyor.”

Yazarın gazetecilik mesleği nedeniyle tanık olduğu acıları böyle bir çırpıda sayıp dökerek kitap tanıtımına malzeme yapması, bir ödül gibi görmesi ürpertici.(YD/EÜ)

Kitap Künyesi
Muz Sesleri
Yazar: Ece Temelkuran
Yayınevi: Everest Yayınları
Sayfa Sayısı: 280

Tanıtım Yazısı
“Onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. Muz seslerini dinleyecekti. Nasıl sevineceğini, hayret edeceğini düşündükçe…”
Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikâyelerimizi geri almak için… Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi… Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun!

Muz Sesleri Testi (Testi Murat Solgun hazırladı)
Radikal Gazetesi Kitap Eki 12/02/2010

Gazeteci Ece Temelkuran, dokuz ay Beyrut’ta kaldı. Birçok hikâye dinledi. Sonunda ‘Ortadoğulu olmak’ üzerine bir roman yazdı. Bir ilk roman… Bu da Muz Sesleri’nin ilk testi. Haydi buyuralım

1) Bay Robbins?in 8 yaşındaki kızı Naomi?nin okuduğu kitabın adı nedir?
a) Küçük Kız
b) Seksen Günde Devri Âlem
c) Alice Harikalar Diyarında
d) Pal Sokağı Çocukları

2) İç savaş boyunca Beyrut?u Doğu ve Batı olarak ikiye ayıran hattın ismi nedir?
a) Kırmızı Hat
b) Yeşil Hat
c) Siyah Hat
d) Kırmızı Çizgi

3) Romanda ?tez danışmanı? olarak bulunan ve ?Beyrut, Ortadoğu?nun kalbidir? diyen kimdi?
a) Bayan Trablousi
b) Bayan Naomi
c) Bay Robbins
d) Ziad

4) Marwan, Hizbullah?ı neye benzetiyor?
a) Lübnan kedisi
b) Afgan kedisi
c) İran kedisi
d) Beyrut aslanı

5) Jetawi Yokuşu?ndaki apartmanın en üst katında yaşayan ve Filipina?nın pasaportunu elinde bulunduran kimdi?
a) Marwan
b) Zeynab Hanım
c) Ayşe Hanım
d) Hadi Bey

6) Paris trenine binen Deniz, bavulunu nerede unutmuştu?
a) Jetawi Hastanesi?nde
b) Saint James Parkı?nda
c) Saint Simon Parkı?nda
d) Tren garında

7) Ece Temelkuran?ın Muz Seslerikitabı 3 kısımdan oluşuyor. Hangisi bu kısımlardan biri değildir?
a) Biz
b) Siz
c) O
d) Toz

8 ) Her sabah dallarına ekmek torbası asılan ve adı zamanla ?ekmek ağacı? olan ağaç aslında hangi ağaçtır?
a) Muz ağacı
b) İncir ağacı
c) Portakal
ağacı
d) Kiraz ağacı

9) Ziad?ın çocuk kütüphanesi ve içinde tarçın parçası unutulmuş gibi koktuğunu söyleyen Deniz onu hangi kitaba benzetmektedir?
a) Küçük Prens
b) Küçük Lord
c) Kaptan Grant?ın
Çocukları
d) Pal Sokağı Çocukları

10) Marwan, Filipina?ya araçlarla ilgili bir şeyler anlatmıştı. Buna göre, hangisi Lübnan gizli servisinin kullandığı araçtır?
a) Renault
b) Mercedes
c) BMW
d) Toyota

Cevap anahtarı: 1c, 2b, 3a, 4c, 5b, 6b, 7c, 8c, 9d, 10a

0-3 doğrum var: Kitap yeni. Ya okumadınız ya da feci unutkansınız.
4-7 doğrum var: Geçtiniz ama daha çok soru bilmeliydiniz.
8-10 doğrum var: Tebrikler! Kitabı gerçekten okumuşsunuz, gerçek bir okursunuz.

Muz Sesleri – Ece Temelkuran” üzerine 5 yorum

  1. Bu kitabı öğretmenimiz Sidar Gülen okumamızı istedi. İsim olarak çok enteresan bir kitap gerçekten. Henüz okumadım ama bir ön bilgi olsun diye bu yazıdan bilgi almak istedim. Şimdi daha çok okumak istiyorum. En kısa zamanda okuycamm…:)

  2. Kitabı kesinlikle okuyun. Tavsiye ediorum. Konusu çok güzel düşünülmüş bi roman. Pişman olmazsınız. Zaten kitabı Ece Temekuran yazdığı için çok daha güzel. Aynı diğer kitapları gibi…

  3. ismi çok ilginç,muzun seside mi olurmuş diye düşündüm bi an,sonra ece hanımın sitesinde kitapla ilgili açıklamalarını okuyunca,dahada ilginç geldi.Umarım en kısa zamanda okurum.

  4. Ben de yeni başlıyorum..olumsuz yaklaşıyordum ama site çok yardımcı oldu teşekkürler..

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Zapt-u-Rapt / Tabu / Mühürlü Panzehir ? Nejdet Evren

?Tabu koymak? çok eskilerden günümüze kadar gelen bir olgudur. Kaybolmasından korkulan şeyi/olguyu büyü yaparak zapt-u-rapt altına alan insan, zamanla büyüyü...

Kapat