Politik Bir Roman: Muz Sesleri – Selman Büyükaşık

Gazetecilikle edebiyat arasında her zaman yakın bir ilişki olmuştur. Çoğu şair,öykücü, romancı gazetelere yazmaya soyunmuş; kimi köşe yazarları da edebiyatın bir dalında kalem oynatmayı denemişlerdir. Son yıllarda birçok gazetecinin özellikle roman yazdığını görüyoruz. İçlerinden bundan alnının akıyla çıkanların sayısının az olmadığını görmek elbette sevindirircidir.
Ece Temelkuran?ın da bu kervana katıldığını öğrenince ilgimi çekti. Zira zamanında Milliyet?teki yazılarını beğeniyle okuduğum bir yazar. Dili ve üslubuyla edebiyata yakın, yatkın olduğu kolayca anlaşılıyordu. O nedenle Muz Sesleri?ni, yazarın ilk romanı olduğunu unutmadan okumaya koyuldum. Kısa zamanda bitirdim, notlar alarak. Sonra kitabın kapağına alıcı gözle baktım. Üstünde iğreti bir kapak daha var. Asıl kapakta ?muz sesleri? süslü bir püskürtme yazıyla yazılmış, yazının hemen sağ üstüne muzu bir silah gibi kavramış bileğe kadar bir el. Üst kapakta aynı yazının oyulmuş biçimi. Etrafındaki püskürtme kırmızıdan anlıyorsunuz, alt yazının buradan püskürtüldüğünü, güya. İlginç mi? Doğrusu karar veremedim.
Ama kitabı bu haliyle açıp kapattığımda muz yapraklarının hışırtsını duyar gibi oldum. Daha doğrusu ben yakıştırdım. Romanda sözü edilen muz sesleri bu değildi tabii.Ama sonra, bunun bir grafiti yazısı olduğunu anımsayınca vermek istediği mesajı daha iyi algıladım.
Grafiti dünyanın her yerinde başkaldırıyı somutlayan bir duvar yazısı türüdür.Düzene bir başkaldırının, direnişin yaygın biçimi, yolu. Umarım benimki zorlama bir yorum değil.
Bu romanından önce yazdıklarının hemen hepsi ses getirmişti E.Temelkuran?nın. İçeriden Dışarıdan (gazete yazıları, 2005), Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita (2006), Ne Anlatayım Ben Sana (2006), Ağrı?nın Derinliği (2008), Kıyı Kitabı vb. birçok da ödül aldı. Temelkuran Muz Sesleri?nde 2006?daki Beyrut?u anlatırken geriye dönüşlerle 1982?deki İsrail işgali, bombardımanı ve sonrasını da veriyor. Akıcı bir dil ve özgün bir kurguyla. Bunu farklı çiftler, kişiler üzerinden akıllıca aktarıyor bize. Kuşkusuz Filistin, Irak, Afganistan işgallerinin gündemde olduğu bir süreçte Lübnan olayları epeydir küllenmişti belleğimizde.Ama olayların birbirinden kopuk olmadığını hatırlarsak Lübnan sorunun Ortadoğu?nun kopmaz bir parçası olduğunu teslim ederiz. Haklı olarak şöyle yazıyor kitabın arka kapağında:
?Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikayesini;Ortadoğu?dan.Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikayelerimizi geri almak için?Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi?Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikayen. Sen de Ortadoğulusun!? Sanıyorum yazar da bu dürtüyle, düşünceyle yazdı bu kitabı. Bu yüzden Deniz karakterini hiç yadırgamıyoruz. Başkaldırısı, tercihleri bize olumlu geliyor. Sanki yazardan da bir parça var onda. Daha doğrusu insan böyle düşünmek istiyor.
Yapıtın adı (Muz Sesleri) çarpıcı bir anektodla (Dr.Hamza?nın anlattığı) derin bir anlam kazanıyor. Savaşın, kıyımın, nefretin hiç bitmediği bir yerde muz sesleri gerçekten anlamlı, çarpıcı bir metafor,bir imgedir.Bütün bunlar biraz feminist (olumsuz bir anlamda söylemiyorum) bir duruşla veriliyor.
Yazar geçmişi de bugünü (2006 yılı) de özellikle çiftler yoluyla aktarmaya çalışıyor.
Türk kızı Deniz-Tunç ( Avrupa?da, önce İngiltere, sonra Fransa) sonra Deniz-_Ziad (Niye Ziyad değil?) çifti ve Lübnan?Hadi Bey ve Zeynep Hanım, Nasır ve Ayşe, Suriyeli Marwan ile Filipina?1982?de Şatila Kampı?ndaki Doktor Hamza ve Filipinli eşi Michell?in(Filipa?nın annesi) yürek burkan hikayesi?(Doktor Hamza kızını Lübnan cehenneminden uzaklaştırmak için onu Filipin?e, anneannesine yollar. Bunu kızına yazdığı çok sarsıcı mektuplarından öğreniyoruz.  Zaten geri dönüşler bu çarpıcı mektuplarla sağlanıyor. Kızı da babasını, doğduğu toprakları görmek ve de çalışmak için Lübnan?a gelecektir.) Yosul-zengin Arap, ezen Arap ezilen Filipinli hizmetçi çelişkisi; Ermeni, Yahudi? Filistin Kurtıluş Örgütü (FKÖ), Hizbullah, Hamas, Suriye, Müslüman Kardeşler vb. Hepsine o kaos ortamı içinde ustaca yer verilmiş. Ortadoğu?yu iyi tanıyan (Öğrendiğime göre yazar bu romanı yazmadan önce Beyrut?ta 9 ay kalmış, orayı gözlemlemiş.) yazarın gerçekçi izlenimleriyle beslenen ustaca bir kurgulamayla kaleme aldığı bir yapıtıdır. Eline sağlık.

Son yirmi yılda şunu gözlemledim: Yabancı dili, özellikle İngilizceyi çok iyi bilen genç yazarlarımız (Bunu O.Pamuk?la başlatabiliriz aslında.) sanki İngilizce düşünüp Türkçe yazıyorlar (Kuşkusuz doğrudan İngilizce yazanlar da vardır, Elif Şafak gibi.) ve bu kimi zaman tıkış tıkış cümle kurma merakına yol açıyor; hatta bozuk bir anlatıma. O.Pamuk?ta olduğu gibi bolca cümle bozukluklarına da neden olabiliyor. Kuşkusuz kimi zaman da bu etkilenme Türkçe sözdizimine yeni bir olanak kazandırıyor.Temelkuran da belki İngilizceden gelen uzun cümle merakını çoğu yerde başarıyla uyguluyor Türkçeye; ama bazen bozuk cümle kazalarına da yol açmıyor değil. Önce başka nedenlerden kaynaklanan dil yanlışlarından başlayayım:

?Portakal fideleri? değil,?portakal fidanları? olmalıydı??Fakat kerelerce yaptığı gibi?
(s.62) ?Kerelerce? denmez, yadırgatıcı bir kullanım.

?Sözlere sadece kadınlar inanır en çok.?(s.236). Cümlede gereksiz sözcük, mantık yanlışlığına yol açmış.Ya ?sadece? sözcüğü gereksiz ya da?en çok? öbeği.

?Bir de ?Türkiye?yi bilirim Deniz, Arap ırkçılğı müthiş derindir.? (s.105) Burada Arap ırkçılığı? değil,?Arap düşmanlığı? denmeliydi.

?Filipina?nın dirseğini gibi, elini gibi, sonra kolunu gibi, yeniden elini sıkarken sanki, tutarak Marwan, karşıdan karşıya geçerken? (s.254) Gerçekten aceleye gelmiş bir cümle.

Uzun cümle merakı bazen karışık, zor anlaşılır bir anlatıma yol açıyor:
?Bazıları evlerin saklandıkları yerinde bir gün onlara ihtiyaç duyulmayacağından hiç emin olunmadan ama hep bu umutla unutulsalar da Beyrut?taki hemen her evde bulunan silahlar, o Pazar günü temizlenecek, yağlanacak ve çalışıp çalışmadıkları kontrol edilecekti.?

Uzun ve tıkış cümle merakına bir örnek daha:
?Yazarımız ancak yoksullardan ve bahtsızlardan çalan, o çaldığını da gidip kumar masasında çarçur eden bir hırsızın anlayabileceği türden bir suçluluk duygusunu, ne istediğini henüz bilmeyen bir kadının kanına, anlattığı çalıntı  hikayelerle girmeye çalışarak unutmaya çalışadursun, Filipina?nın başına Hamra Caddesi üzerindeki Saint Francis Kilisesi?nde bazı tuhaf olaylar geliyordu.?(s.198)
Fakat, Ece Temelkuran?ın insanı şaşırtan, kendisine hayran bırakan çok özgün, çok çarpıcı benzetmeleri var. Çok zengin imgeler, metaforlar yaratıyor bunlarla:
?Sevgilim sözcüğü, insanların öldükten sonra uzayan tırnakları gibi çıkıyordu ağzından.? (s.86)
?Bu yüzden örtünüyor işte Ortadoğu. Ne petrol, ne para.Betonla, peçeyle haysiyetini korumaya çalışıyor. Çocuk gibi?? (s.211)
?Paris?te birbirini ısırıp öylece kalmış, biri ağzını açıp bırakırsa hep birlikte dişleriyle birbirine tutunmaktan vazgeçip başka yerlere dağılacak gibi duran binalara ve biraz da caddeye bakan??
?Zavallı çocuklar? dedi, şefkatle döndü sesi kendi içine:? Gidecek bir savaş arıyorlar kendilerine. Aşk arar gibi arıyorlar.? (s.97)

?Birbirinin yüzünde asılı kaldılar.?
?Deniz?in yüzü dev bir çorap kaçığına dönüşürken?? (s.121) Daha onlarca cümle bulunabilir.

Ortadoğu insanı öfkelidir.Güçlü sahte kurumlara, dinlere,Tanrılara?Bunu Deniz?de, hele hele Ziad?da çok belirgin olarak görürüz.Bu öfke, küfürlerinde, konuşmalarında hatta hayallerinde bile kendini gösterir.Deniz diğerlerinden farklı olarak mürekkep yalamış, Oxford? da Ortadoğu üzerine tez hazırlayan bir Türk.Vicdanı onu bir tercihe zorluyor, işbirlikçi Tunç? tan ayrılıp Lübnanlı Ziad?la arkadaş oluyor. Beraber Lübnan?a geliyorlar.Oradaki herkes gibi ama daha bilinçli bir öfke içindedirler. Hele Ziad!.. Deniz?e bir yerde anlattıklarını okurun sabrına sığınarak vereceğim:
(Ziad, bütün Doğu romanlarının kendisini Batı?ya beğendirmek için yazıldığını, bu yapıtların ?ben?le başladığını, yani birinin hikayesini anlattığını ileri sürüyor.)
?Çünkü habibti (kadın için-sevgilim), hikayelerini Batılılara anlatmanın tek yolu bu.
Neden??
Bu küçük söylev karşısında giderek eriyordu Deniz?in içi:
?Çünkü habibti, insanlar artık hikaye dinlemek istemiyorlar.Birinin gizli saklı bir şeyini öğrenmek istiyorlar.Gizlice ona bakmak istiyorlar.Sonunda ne olacak? Bu adamın sırrı ne? Peki neden??
Deniz her an Ziad?ı öpebilirdi ve aksi gibi ilk kez cevap bekliyordu Ziad. Zorla toparlayıp sesini Deniz, ?Neden?? dedi.
?Neden olacak? Çünkü artık hikayelerin içinde kaybolmak istemiyorlar. Çünkü bu onlara ne kadar yoksul bir hayatları olduğunu hatırlatıyor.Bu güvenlik içinde ne kadar zavallı olduklarını? Emniyetin onları ne kadar korkak yaptığını??
Deniz?in rahmi sızladı.
Konuşurken etrafındakileri gösterdiği için etrafındakiler de sıkıntıyla baktıkları kitaplardan başlarını kaldırıp delirmiş bir Arap daha olduğunu düşünerek, muhtemelen birkaç saniyeliğine ayıpladılar Ziad?ı. Aldırmadı:
?Ne Allah?a inanıyorum ne de Ortadoğu?yu severim.Bir aptallıklar tarihi nihayetinde! Birbirinin gözünü oyarak körleşmiş toplumlar tarihi.Tanrı?nın Ortadoğu?da icad edilmiş olması tesadüf olamaz. Çünkü orası günahlardan kurulu. Kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.Ortadoğu?yu ben diye anlatamazsın.Ama hayır! Hikayelerimizin, Amerika?daki ev kadınlarının süpermarketlerden alacağı hale getirilmesi gerekiyor.Yoksa ne?
Yoksa hikayen var olamaz. Sikeyim böyle hikayeyi!? Çarpıcı, ürpertici bir saptama, bir isyan. Ziad?ın bu isyanına burun kıvırmak kolay değil.

Irmak Zileli, bir söyleşide (Radikal Kitap 8 Ocak 2010) yazara soruyor:
–Deniz?in tez danışmanı şöyle bir tesbitte bulunuyor:?Doğulu, sorunları yumak haline getirir.Batılı ise parçalara ayırarak çözer.? Bu tür ayrımlar özellikle günümüzde çok yapılıyor. Doğulu ve Batılı insan sınıflamaları?Siz bu tür kategorileştirmelerin yapılabileceğini düşünüyor musunuz ?

Yazarın yanıtı anlamlı ve uyarıcı:
–Hayır düşünmüyorum.Ama bazı meseleleri anlatmak için genellemelere başvurmaktan başka çareniz yok. Nietzsche?nin o, genellemeler insafsızdır lafını severim. Ama bazen yürümek için insafsızlığa gereksinim duyarız.Ama hakikaten katılmıyorum böyle bir şeye. Kitapta tek Türk, Deniz olduğu için, Deniz?in düşündüklerinin benim  düşündüğüm şeyler olduğu bile zannedilebilir, onu da söylemiş olayım, hayır öyle değil. Öyle bir genelleme yapılamaz. Doğuluların en çok mustarip olduğu şey bu zaten, bu tür genellemelere maruz kalmak.
Okuyun Muz Sesleri?ni, ufkunuz genişleyecek, artacaksınız.

Yazan: Selman Büyükaşık
Mart 2010

Kitabın Künyesi
Muz Sesleri
Yazar: Ece Temelkuran
Yayınevi: Everest Yayınları
Sayfa Sayısı: 280

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Vicdan Özgürlüğü ve Toplum – Doğan Göçmen

Hümanist şairlerinden Yunus Emre bir şiirinde ?...bir ben var bende benden içeri...? derken insanın iki boyutluluğuna ve bu iki boyutun...

Kapat