Aşk
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Ece Temelkuran’ın iyilik güzellik çabası her şeye rağmen devam ediyor; şu çivisi çıkmış dünyaya rağmen… Çünkü insan milyonlarca yıldan bu yana böyle yapmış: iki bin yıl önce bir tabağa, bir sürahiye şahane bir çiçek işlemiş, bir kadın dokuduğu kilime biraz daha güzellik katmak için bir motif daha eklemiş. Her şeye rağmen azimle dönmeye devam eden … Devamını oku
Ece Temelkuran “Beyrut karşıladı kalbimi, evsizliğimi” Gazeteci-yazar Ece Temelkuran, bunca gazetecilikten sonra güçlü bir ilk romanla okurlarının karşısında. Beyrut’ta, savaş topraklarında, acı ve gözyaşıyla yoğrulmuş bir aşk hikâyesi anlatıyor Temelkuran bu kez. Aşkın, hep bir “iç savaş” olduğu, kalplerin yağmalandığı Ortadoğu’da acılı ve yaralı bir aşk hikâyesi. Kitabın, başlangıçta bir karar, bir proje olmadığını söylüyor … Devamını oku
Ece Temelkuran’ın Hrant Dink’e adadığı ‘Ağrı’nın Derinliği adlı kitabı, ‘Anadolu’dan, Anadolu’yu terk etmek zorunda kalmış herkese gönderilmiş uzun bir mektuptur. İnsan nasıl hatırlar, nasıl unutur, nasıl barışır, nasıl affeder? Bu sorular hakkındadır anlatacaklarım. Bu, dünya üzerindeki herkes için yazılmış bir unutma ve hatırlama yolculuğunun hikâyesidir’ ‘Ağrımızı” yazan Ece Temelkuran kitabı; evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin … Devamını oku
Kendisini tanımayanlardandır Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan yok kabul edenlerden görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükûnetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi hep çocukluk yaşayanlardandı. Az zamanda her zamanı dolduracak kadar yaşamak bir mutluluktur. … Devamını oku
Aşk
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
KARANFİLİ sevmem. Çiçeklerden sanırım bir tek karanfili sevmem. Hele kırmızısı… Kürtçe, Ermenice, Türkçe ölüm demektir karanfil. Tabutun ardından atılan çiçek. Tabutların ardından yerlerde parçalanmış kırmızı yapraklar. Omuzları düşürüp eve dönmektir karanfil. Karanfil, bulunamayan, hiç aranmayan katillerdir. Hesabı sorulmamış genç ölümlerdir. Ağlamaklı, öfkeli, bağıran kalabalıklara birilerinin dağıttığı çiçektir, elinde öylece durursun bütün hayat tostoparlak olmuş kursağında. Karanfil yutkunmanın çiçeğidir. Sonra yeniden başka bir tabutun ardında “Hesap soracağız” diye bağırmanın çiçeği, “Susma! Sustukça sıra sana gelecek” demenin solmasına hiç izin verilmeyen çiçeği…
“Devir, her şeyden önce, unutma ve hatırlama üzerine bir roman. Çıkış noktası ise dilsizlik.”
Bir süre önce mübadele döneminin edebiyata yansımaları üzerine küçük bir araştırma yapmıştım. Mübadelenin Türk edebiyatına yansıması o kadar cılız, Yunan edebiyatına yansıması o kadar büyüktü ki şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. Mübadelenin özel bir yeri de yoktu üstelik, toplumsal travmalarımızın hemen hepsi edebiyata çok ama çok az yansıyordu, tuhaf bir şekilde susmayı tercih ediyorduk. Olan bitenin sadece siyasi olması da gerekmiyordu hem. Sel felaketleri ve depremler bile ucundan kıyısından giremiyordu edebiyata. İyi ama neden? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı bir, hatta birden fazla araştırma kitabına konu olabilir. Ama ben kendi adıma yanıtın yine de edebiyatta olduğunu düşünüyorum.
Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “Tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı”, diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim” (H. Crane)
“İnsanın bir duruşu olmalı, yaşama ve yaşanılanlara karşı… Hayata nerden ve nasıl bakacağını kendi belirlemeli ve sakınmadan rengini belli etmeli.
(…) Bazen en uzak halk kendimizinkidir bize. Okyanus aşırı bir memlekettir bazen Türkiye. Bu toprağın yeniden bizim toprağımız olmasını istiyorsak eğer yeniden birleştirmemiz gerekiyor tepelerimizin hikâyelerini. Söküldüğümüz yerlerden, ?çilemizi? çözüp çözüp yeniden örmemiz gerekiyor kendimizi. Yoksulluğun vahşetiyle sertleşen hikâyeleri neresinde bıraktıysak o sahneye dönüp yeniden takip etmemiz gerekiyor film şeridini. Korkup gözümüzü kapattığımız sahnelere dönüp bu kez gözlerimizi dört açıp bakmamız gerekiyor.
(…) Sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. Yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. Aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. Yolculuğun gizi budur: Kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.
(…) Bir soru?n olmalı mutlaka. O soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan
Sanırım yol romanları en çok kadınlara yakışıyor? Yerleşik hayatın düzeni içerisinde asabiyyetini yitirerek erkeklere teslim olmuş kadınlar, yola koyuldukları andan itibaren, göçerliğin kendine has dürtüleriyle, tekinsiz bir maceranın kahramanı haline dönüşebiliyor.
Yersiz yurtsuzluğun kadınlar üzerindeki bu ?yaratıcı? etkisi romanlara has bir olgu olmasa gerek. İlk romanı Muz Sesleri?ni yazmak için dokuz ay Beyrut?ta kalan Ece Temelkuran, bir yılı aşkın süren Tunus yolculuğundan da Düğümlere Üfleyen Kadınlar romanıyla döndü.
Ece Temelkuran, hayatın içinden konulara yaklaşımındaki duyarlığıyla tanıdığımız bir yazar. Bu sağır medyanın içinde, tepki gösterme yeteneği körelmeden kalabilen çok az kişiden biri. Ağrı?nın Derinliği, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Oğlum Kızım Devletim gibi araştırma, gezi, düşünce kitaplarında bile edebiyat tadı yaratabilmiş bir kalem.
Ve ilk romanı Muz Sesleri ile, tam kendisinden bekleneceği gibi, sağlam bir düşünce temeli üzerinde duran ama tehlikeli sulara dalan
Ece Temelkuran “inatla” kayda geçsin diye tarihe not düşüyor!..
”Bu ülke merhametini lütfetmeden önce insana muhakkak diz çöktürür. Bu, milyon kez yaşanmıştır bu topraklarda. Yine de bu kaderin değişebileceğine dair bir umudum var mı? Pek yok! Her zaman söyledim bunu. Umut pek güven duyduğum bir sözcük değil, ben inadı tercih ederim. Umudum yok olsa bile inadım var. İnsanın, yine de, her şeye rağmen iyi olabileceğine, bu ülkenin içinde, dövüldükçe içinin çok derinine kaçmış bir iyilik tohumu olduğuna dair bir inatçı imanım var. Benim de, benim gibilerin de bu ülkeye dahil olduğunu
Gazetecilikle edebiyat arasında her zaman yakın bir ilişki olmuştur. Çoğu şair,öykücü, romancı gazetelere yazmaya soyunmuş; kimi köşe yazarları da edebiyatın bir dalında kalem oynatmayı denemişlerdir. Son yıllarda birçok gazetecinin özellikle roman yazdığını görüyoruz. İçlerinden bundan alnının akıyla çıkanların sayısının az olmadığını görmek elbette sevindirircidir.
Ece Temelkuran?ın da bu kervana katıldığını öğrenince ilgimi çekti. Zira zamanında Milliyet?teki yazılarını beğeniyle okuduğum bir yazar. Dili ve üslubuyla edebiyata yakın, yatkın olduğu kolayca anlaşılıyordu. O nedenle Muz Sesleri?ni, yazarın ilk romanı olduğunu unutmadan okumaya koyuldum. Kısa zamanda bitirdim, notlar alarak. Sonra kitabın kapağına alıcı gözle baktım. Üstünde iğreti bir kapak daha var. Asıl kapakta ?muz sesleri? süslü bir püskürtme yazıyla yazılmış, yazının hemen sağ üstüne muzu bir silah gibi kavramış bileğe kadar bir el. Üst kapakta aynı yazının oyulmuş biçimi.
Onlar olmadan hiç-bir-şey olmuyordu; maskeleri yoktu onların. ?Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde/ Ne de aşktan başka bir sığınakları/ Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında/ Ölümle alay ederler sanki? (*) Aşkın dili/dini/rengi/soluğu/coğrafyası hepsi bir yöne işaret eder; o da, ?insan? denilen sosyolojik/tarihsel canlının kendisidir. Aşk ister geniş, isterse dar yorumlansın, her zaman güzel/içten/sım-sıcak/sevgi dolu olanın istenmesi/arzulanması uğruna ölümlerin/yaşamların göze alınmasıdır ki, insanı belki de en yüce değere dönüştüren güçtür. Çöl, bir toz zerresine gereksinim duyduğunda o zerre o yer/zamanda orada değilse yanar ve yok olur. Aşk içten bir yanmadır.
Göklerden ne zaman düşecekleri bilinmeyen bombaların tar-u-mar ettiği
Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikâyelerimizi geri almak için… Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi… Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun! (Tanıtım Yazısı)
İlk kez aşk romanı yazan Temelkuran, aşkın bir iç savaş olduğuna inanıyor ve bu yüzden kitabı Beyrut?ta yazdığını söyledi. Ece Temelkuran, “Muz Sesleri”ni Beyrut?ta dokuz ay yaşayarak yazdığını bu Beyrut?u seçmesinin nedenini ise kitabının arka kapağında yazdığı gibi aşkın aslında bir iç savaş olduğuna inanmasından kaynaklandığını anlattı.
Temelkuran, Hürriyet’te Gülden Aydın’a verdiği röportajda Beyrut’ta 2009 ocak ayından Ağustos ayına kadar kaldığını ve bu arada Arapça öğrendiğini belirterek,
Derinlik bir uçurumdur; yanı-başında durduğumuz. Derinlik bir algılamadır; öznel olduğu kadar sosyal/toplumsal ve tarihsel durakları bulunan. Öyle derinlikler vardır ki, limitsiz düşülür içine 4000 mt ve Ararat?ın gölgesi düşer üzerine. Yedi iklimin habercisi beşinci yöne yükselir kendi derinliğinde. Derinlik vardır yüceltilerden büyük ve içinden çıktıkları yüceltiye yıldız biriktirirler; sonrasında turnalar çark/semah dönerler Kup Gölü?nde; ?Ağrı?nın Derinliği? …
Öykülenir, efsane odur ki, çobanların taht kurdukları; saraylara değişilmeyen; anıt gibi yükselirken derinliğine çöker. Bu çöküşten yeniden doğar Lilith, volkanik rahminden. İlk direnen kadın
Kaç kişi sustuk biz? (…)
Bazen en uzak halk kendimizinkidir bize. Okyanus aşırı bir memlekettir bazen Türkiye. Bu toprağın yeniden bizim toprağımız olmasını istiyorsak eğer yeniden birleştirmemiz gerekiyor tepelerimizin hikâyelerini. Söküldüğümüz yerlerden, “çilemizi” çözüp çözüp yeniden örmemiz gerekiyor kendimizi. Yoksulluğun vahşetiyle sertleşen hikayeleri neresinde bıraktıysak o sahneye dönüp yeniden takip etmemiz gerekiyor film şeridini. Korkup gözümüzü kapattığımız sahnelere dönüp bu kez gözlerimizi dört açıp bakmamız gerekiyor.
Ece Temelkuran, F tipi cezaevlerini, açlık grevlerini, ölüm oruçlarını anlatıyor. Bu suskunluğu kıracak yeni bir dil