Nazım Hikmet’in 19 Yaşında İlk Defa Rusya’ya Yolculuğu

Üç arkadaş hem öğrenimlerini ilerletmek, hem de olup bitenleri görmek amacıyla Rusya’ya gitmeye karar verirler. 1921 Ağustosunda bir yaylıyla yola çıkarlar. Ortalık eşkıya doludur.

Güçlükle Düzce’ye varırlar. Akaçakoca’dan Zonguldak’a, oradan vapurla Trabzon’a giderler.

Ziya Hilmi Trabzon’da kalır. Nâzım Hikmet’le Vâlâ Nurettin valiye çıkarlar. Öğretmenlik belgelerini gösterirler. Batum yoluyla Kars’a gitmek, orada, Kâzım Karabekir’in bölgesinde çalışmak istediklerini söylerler. Nâzım Hikmet’in dedesi Nâzım Paşa’yı tanırmış. İşlerini yaptırır.

Trabzon’dan geçmekte olan İtalyan bandıralı Kornilov vapuruyla 30 Eylül 1921’de Batum’a ulaşırlar. Trenle Tiflis’e giderler. Orada Muhittin (Birgen) Beyin eşi Melâhat Hanımla karşılaşırlar. Ahmet Cevat (Emre) ile tanışırlar, birlikte Batum’a dönerler. Bir süre onun Hotel de France’da ayırttığı odada kalırlar. Sıkıntılı günler geçirirler. Bu arada Şevket Süreyya (Aydemir)’ya rastlarlar. Ahmet Cevat Moskova’da Şarkiyat Enstitüsü’nden öğretmenlik teklifi alır. 1922 Temmuzunda Tiflis’ten trenle dört arkadaş Moskova’ya doğru yola çıkarlar.

Moskova’ya varınca Lux Otel’e inerler. Nâzım Hikmet tren yolculuğu boyunca gördüğü açlığı 1922’de özgür koşuğa yakın bir biçimde yazdığı şiirde dile getirir: “Açların Gözbebekleri”.

Bir süre sonra üç arkadaş (Nâzım Hikmet, Vâlâ Nurettin, Şevket Süreyya) Kutv Üniversitesi’ne (Doğu Ülkeleri Emekçileri Komünist Üniversitesi) yazılırlar. Burada çeşitli ülkelerden gelen gençlerle tanışırlar. Fransızcalarını ilerletirler, Rusçaya çalışırlar, ekonomi politik öğrenirler.

Nâzım Hikmet –kendi deyişiyle– Moskova’da “Stanislavski’nin, Meyerhold’un, Vahtangov’un, Tairov’un ellerinden taze çıkmış, dumanı üstünde, buram buram hayat, devrim, güzellik, kahramanlık, iyilik, akıl, zekâ kokan oyunlar” seyreder. Üniversite kulübünün temsil kolunda görev alır, yönetmen Emilyeviç Meyerhold ve Nikolay Ek’le arkadaş olur. Ek’le ancak altı ay dayanabilen Metla tiyatro artelini kurar. Ayrıca, bol bol şiir yazar. Öncü (avant-garde) Rus şiirini inceler. Bagritski’yi, Mayakovski’yi, Selvinski’yi, İnber’i, Panov’u tanır. Bunlardan konstrüktivist Bagritski’yle dostluk kurar. Bu sırada Nüzhet Hanım Moskova’ya gelir. Öğrenci olarak KUTV’a yazılır. Bunda Nâzım Hikmet’in de etkisi vardır.

Nâzım’la Nüzhet, ilkin 1915’te İstanbul’da Nişantaşı’nda tanışmışlardı. Çünkü Muhittin Beyle Hikmet Bey komşu apartmanlarda oturuyorlar ve birbirleriyle görüşüyorlardı. Nüzhet, gümrük başkâtibi İsmet Beyin kızıydı. 1900’de dünyaya geldiğinde babası ölmüştü. Kendisini annesi Hoşnaz Hanım büyütmüş, 1914’te eniştesi Muhittin Bey onu yanına almıştı. Muhittin Bey, Tanin gazetesinin başyazarıydı. Kurtuluş Savaşı başlayınca Ankara’ya geçmiş, orada Matbuat Müdürü olmuştu. Nâzım’ın Bolu’ya atanması yolunda çaba göstermişti. 9 Mart 1921’de müdürlükten çekilmiş, bir süre ticaretle uğraşmış ve Tiflis’e gitmişti.

Nâzım, Nüzhet’le orada ikinci kez karşılaşır. Moskova’ya gittikten sonra ona birkaç mektup yazar, şiirlerini gönderir ve onu Moskova’ya çağırır. Ailesinin de onayını alan Nüzhet, öğrenim için Moskova’ya gider, KUTV’a girer. Nâzım’la arkadaşlıkları ilerler. Sonunda evlenirler. Fakat Nüzhet’in sağlığı günden güne bozulur. 1923 ders yılı bitiminde Bakû’ye, eniştesinin yanına gitmek gereğini duyar. İyileşince geri dönecektir. Gelgelelim, hastalığı daha da ilerler. Tedavi için Muhittin Beyle birlikte İstanbul’a gitmek zorunda kalır. Durumu Nâzım’a bildirir.
Türkiye’den, Dr. Numan Paşa’nın önerisiyle, Avrupa’ya giden Nüzhet Hanım, Tatra Sanatoryumu’nda beş altı aylık bir tedaviyle sağlığına kavuşur. Bu arada evliliği üzerinde uzun uzun düşünür. Ona göre, “Nâzım çok hareketli, canlı, heyecanlı, gerçek bir devdir, büyük bir enerji deposu, üstün bir şairdir. Kendisi ise sakin yaratılışlıdır. Bu hasta bünye ile ona yoldaşlık edemeyeceğinden, devrimci çabasına ayak bağı olacağından korkmaktadır. Bundan ötürü, ayrılmaları gerektiğine inanmaktadır.”5Gerçekten de ikisinin yaratılışları, kişilikleri, eğilimleri, inançları birbirinden ayrıdır. Nâzım Hikmet coşkun, ülkücü, kavgacı bir gençtir. Nüzhet Hanım ise durgun, uysal, evcil bir kızdır, amacı bir yuva kurmak, orada çoluk çocuğuyla düzenli, sessiz bir yaşam sürmektir.

Nüzhet Hanım düşüncelerini 1924 yılında Türkiye’ye gelen Nâzım Hikmet’e açıklar. O, bunlara karşı çıkarsa da, eşinin diretmesi sonunda ayrılmaya razı olur.

Nüzhet Hanım bir süre sonra Servet Berkin adlı bir felsefe öğretmeniyle evlenir. Bir gün Beyoğlu’nda bir tiyatrodan çıkarken Nâzım Hikmet’le karşılaşır ve başını çevirir. Nâzım Hikmet buna pek üzülür. Duygu ve düşüncelerini “Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri” şiirinde dile getirir:

O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan bir ev.

(…)
1923 Ocağında Mayerhold Tiyatrosu’nda düzenlenen Uluslararası Sanat Gösterisi’nde Nâzım Hikmet, “Yeni Sanat” başlıklı şiirini okur. Çoğu Türkçe bilmemelerine karşı dinleyiciler onu içtenlikle alkışlarlar. Şiirden taşan devrimci coşku ile dizelerdeki güçlü ritim ve ses uyumu onları etkiler. Daha sonra Uluslararası Kadınlar Günü’nde okuduğu “Bizde Pantolonla Eteklik” şiiri de alkışlarla karşılanır. 2 Nisan 1923’te Büyük Tiyatro’da Mayerhold için yazdığı övücü şiiri okur. Tretyakov şiiri Rusça’ya çevirir ve Zrelişça dergisinin Mayıs sayısında yayımlar:

“Mayerhold Tiyatrosu”na başlığını taşıyan ve dergide “Nazim” imzasıyla basılan şiirin aslının ilk kesimi şöyledir:
Hiçbiri… Hiçbiri
bizim değil…
Ne Mali Teatr’ın düzgünlü “Hamlet”i
ne pudra ponponu “Prenses Turandet”
ne de Kamerti’nin “Karnaval Fedr”i.
Biz
burjuvazinin
allı pullu, telli tüllü metreslerine
çiçek atmak istemiyoruz.
(…)

Aynı dönemde Nâzım Hikmet, Moskova’dan İstanbul’da Aydınlık dergisine de şiirler (“Yeni Sanat, Grev, Müşterek Zahmet, Aydınlık, İlim, Şairim, Aydınlıkçılar, Yayından Fırlayan Ok, Heyecanımız, 7 Teşrin-i sâni Şark-garp, Aydınlıkçılar, Ayağa Kalkın Efendiler” vb.) ile yazılar (“Türkiye’de Amele Sınıfı ve Amele Meselesi, Diyalektik Materyalizme Küçük Bir Medhal” vb.) gönderir. Bunlar 1923-1924 yıllarında yayımlanır.

Lenin ölünce, Nâzım Hikmet, karlı bir kış günü onun mezarında beş dakika nöbet tutar. “21.1.1924” başlıklı şiirinde bu olayı anlatır. Mustafa Suphi’nin acıklı serüvenini işleyen 28 Kânûn-ı sânî oyununu kaleme alır. Ardından Ek’le birlikte Kabahat Kimde adlı bir perdelik oyununu düzenler. Her iki oyun da Moskova’da (biri Kalyeyef, öbürü Metla Tiyatrosu’nda) sahneye konur. Bunları, temsil edilmeyen (biri bale) iki oyun yazılışı izler: Ehram, Ayın On Dördü. Birincisini rejisör Mayerhold beğenir, ikincisi ise tamamlanmadan kalır.

Nüzhet Hanımdan ayrıldıktan sonra Nâzım Hikmet üniversitedeki arkadaşlarından sarı saçlı, mavi gözlü Liyolya’ya yakınlık duyar. Kız da kendisinden hoşlanmaktadır. Öyleyken ayrılmak zorunda kalırlar. Çünkü, Nâzım Hikmet yıl sonuna doğru yurduna döner. Gerçi sevgilisini de İstanbul’a aldıracağını söyler, ama olanak bulamaz. Odesa’ya kadar gelen Liyolya, Türkiye’ye geçemez.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ

Rusya!
Senden ayrılırken kafamızda,
Engels’in materyalizmi gibi ölmez
hatıralar var!
SSSR
gidiyoruz artık,
ver elini ver
vedalaşalım!..
(…)

Kutv Üniversitesi’ni bitirince, Nâzım Hikmet, Rusya’dan ayrılır, 1924 Aralığında Türkiye’ye gelir. Babası 1918’de Hamburg Başkonsolosluğuna atanmış, 1922’de emekliye ayrılmıştır. Bir ara Yeni Şark gazetesinde idare müdürü olarak çalışmıştır. Şimdi İstanbul’da Kadıköy’de bir ahşap evde oturmaktadır. Oğlunu yeniden görünce çok sevinir.
Nâzım Hikmet bir yandan babasının çıkardığı Sinema Postası dergisinin teknik işlerine yardım ederken, bir yandan da gerek kendi adıyla, gerekse N.H. yahut Ahmet imzasıyla Aydınlık dergisine yazılar, şiirler yetiştirir. Ayrıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesine de yazar. Hatta, adı geçen dergi ile gazeteyi sokak sokak dolaşarak satmaya çalışır.

Bu eylemleri dolayısıyla polisçe izlenir. Hem bundan kurtulmak, hem de bazı örgütsel işleri kotarmak amacıyla gizlice İzmir’e gider. Şimendifer İşçileri Cemiyeti’nin ikinci başkanı Hüseyin Safter’in Eşrefpaşa’da Bayramyeri’ndeki evinde kalır. Fakat Cemiyet’in kapatılması ve yöneticilerinin soruşturulması üzerine, Giritli Mehmet Ali adlı bir parti arkadaşının bulduğu bir eve yerleşir.7Burası yangın yerinde, taştan yapılma, penceresiz, küçük bir kulübedir. Gündüzleri burada bekler, geceleri tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplantılarına gider. Birkaç ay bu göz gözü görmez, daha doğrusu, ipince bir gün ışığının aydınlattığı yerde yaşar. Polis ise İstanbul’da harıl harıl onu aramaktadır. “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü o günlerde yazar.

1925 Şubatında başlayan Kürt Şeyh Sait İsyanı öne sürülerek 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. 6 Martta Vekiller Heyeti kararıyla Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Toksöz, Orak-Çekiç gazeteleri ile Sebilürreşat, Yoldaş, Aydınlık dergileri kapatılır. Bunları Tanin, Sada-yı Hak, Savha gazetelerinin kapatılması izler. 1 Mayıs’ta yapılan bir toplantı nedeniyle Amele Teali Cemiyeti yöneticilerinden birkaçı ile yayımlanan bir broşür dolayısıyla Aydınlık’ın yazarlarından çoğu gözaltına alınır. Aydınlık’ta çıkan şiir ve yazılarından ötürü Nâzım Hikmet de İstanbul’da aranmış, fakat bulunamamıştır. Öyleyken, Ali Çetinkaya’nın başkanlığındaki İstiklâl Mahkemesi, üç gün süren duruşma sonunda, 12 Ağustos’ta onu on beş yıl küreğe mahkûm eder. Onun gibi Şefik Hüsnü, Hasan Ali ve Cevdet de gıyaben on beş yıla hüküm giyerler.

İzmir’de baskı ve aramaların arttığını gören Nâzım Hikmet, partidaşı İsmail’den aldığı nüfus kâğıdını kullanarak trenle 29 Ağustosta İstanbul’a döner. Annesinin evine uğrar. (Birkaç gün önce babasının evini polisler basmış, adresini sormuş, bilmediğini söyleyince tartaklamışlardır. Ayrıca, gözaltına alınanlardan tıbbiye öğrencisi Neşati’yi epeyce dövmüşlerdir.) Amacı yurt dışına çıkmaktır. Celile Hanım oğluna güzel bir makyaj yapar, yüzünü değiştirir. Nâzım Hikmet tayfa kıyafetiyle bir takaya binip kaçar. Günlerce sonra, Kırım üzerinden Şefik Hüsnü’yle birlikte Moskova’ya varır.

1927 Eylülünde İstanbul’da dağıtılan bildiriler dolayısıyla Türkiye Komünist Partisi için açılan dava sonunda Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 23 Ocak 1928 günü gıyabında verdiği kararla üç aya hüküm giydiğini öğrenir. Mahkûmiyetinin dayanağı, 1926’da Viyana’da yapılan Parti konferansına katıldığı yolunda yalnızca iki kişinin, Vedat Nedim ile Şevket Süreyya’nın verdiği ifadelerdir.

Suçsuz olduğuna inanmaktadır. Fakat şimdilik yapacağı bir şey yoktur. İki yıl daha Moskova’da öğrenim görür. Özellikle sanat, edebiyat ve tiyatro alanındaki bilgisini arttırmaya çalışır. Kendi deyimiyle günleri “gayet dürüst, düzgün ve intizamlı” geçer. 1925’de Kutv öğrenci yurdunda Lena Yurçenko ile tanışır. Bu, yuvarlak yüzlü, iri gözlü ve açık sözlü bir kızdır. 1926 yılının sonlarına doğru evlenirler.

Nâzım Hikmet bir yandan Kutv’da okur ve yardımcı öğretmenlik yaparken, bir yandan da yeni şiirler yazar. Şiirlerinden bazıları Rusça’ya çevrilerek dergilerde yayımlanır. 1928’de Bakû’de bir de şiir kitabı basılır: Güneşi İçenlerin Türküsü. Kitap Azerbaycan’da ilgiyle karşılanır. Dört beş dergide övgü dolu yazılara konu olur.
Nâzım Hikmet yurdunu çok özlemiştir. 1927’de yazdığı “Hasret” şiiri bu duygunun ürünüdür.
Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
(…)

1926’da yeni Türk Ceza Kanunu kabul edilir. Buna göre İstiklal Mahkemesi’nin 1925’de Nâzım Hikmet’i yargılarken dayandığı maddenin 15 yıllık cezası 1 yıla iner. Ayrıca, 4 Mart 1929’da Takrir-i Sükûn Kanunu da yürürlükten kalkar. Nâzım Hikmet eşi Lena’yla yurduna dönmek için Türk Sefarethanesi’ne birkaç kez başvurursa da olumlu sonuç alamaz. Arkadaşı Laz İsmail ile Bakû’ye gelir, orada “Bahr-ı Hazer” şiirini kaleme alır. Temmuz sonunda başka birinin pasaportuyla Türkiye’ye girer. Fakat Hopa’da yakalanır, gözaltına alınır. (“Hopa Mapusanesi Notlarından” başlıklı üç şiiri orada yazar.) Üstü arandığında bir cep defteri bulunur. Defterde eski yazıyla “Heraklit’i Düşünürken” yazılıdır. Bunu “her ekalliyeti düşünürken” okurlar. Nâzım Hikmet durumu açıklarsa da inandıramaz. Beş gün sonra Rize’ye yollanır. Çünkü sorgu yargıçlığı kamu davası açılmasını öngörmüştür. Rize Ağır Ceza Mahkemesi’nde 146. maddeye göre idam istemiyle yargılanan Nâzım Hikmet “ekalliyetleri kışkırtma” suçundan aklanır. Fakat pasaportsuz sınırı geçme suçundan üç gün hapse hüküm giyer. Mahkeme tahliyesine karar verir. Ancak, daha önce başka bir suçtan gıyabi mahkûmiyet kararı bulunduğu öğrenildiğinden, jandarma gözetiminde kelepçeli olarak bir gemiyle İstanbul’a gönderilir, 4 Ekim’de savcılığa teslim edilir. Kendisiyle görüşen gazetecilere şunları söyler: “Ben, buradaki gıyabi mahkemelerimi temize çıkarmak için geldim. Hiçbir teşkilata mensup değilim. Marksizmin yalnız edebiyattaki tezahüratıyla alâkadarım. Muhakemem neticesinde beraat edeceğimden eminim. Sonra bir edebiyat mecmuası neşretmeyi düşünüyorum.”

Savcı Kenan Bey, Ankara’da 1925’te ve İstanbul’da 1928’de gıyabında verilen mahkûmiyet kararlarını Nâzım Hikmet’e bildirir. Bunun üzerine, Nâzım Hikmet bir dilekçeyle yargılamaların yüzüne karşı yinelenmesini ister. Söz konusu iki davanın birleştirilmesine ve yargılamanın Ankara’da görülmesine karar verilir.

İstanbul Cezaevi’nde bir süre tutulan Nâzım Hikmet yargılanmak üzere Laz İsmail’le birlikte 14 Ekimde Ankara’ya götürülür. Bir beton hücreye kapatılır. 4 Kasım’da başlayan duruşmalar 23 Aralık’ta sona erer. Ağır Ceza Mahkemesi, Nâzım Hikmet’in Aydınlık dergisindeki yayınlarının “cürüm teşkil eder mahiyette olmamasından adem-i mesuliyetine” karar verir ve İstiklâl Mahkemesi’nin 1925’teki mahkûmiyet hükmünü kaldırır. Buna karşılık, “eşhâs-ı ahere ait pasaport taşıdığından üç gün hapsine” ilişkin cezayı 23 Ocak 1928 tarihli üç aylık ceza ile birleştirir. Gelgelelim, tutukluluk süresi mahkûmiyeti aştığından özgürlüğüne kavuşan Nâzım Hikmet, İstanbul’a döner. Savcılığa başvurur. Üç aylık mahkûmiyet kararının düzeltilmesi için geldiğini, partiye üye olmadığını bildirir. Dosyayı inceleyen Savcı Kenan Bey, genel aftan yararlandığını, artık suçsuz sayıldığını ve yapacak birşey bulunmadığını açıklar.

Şevket Süreyya (Aydemir) ile CHP’li bazı yöneticiler Nâzım Hikmet’i iktidarla uzlaştırarak Ankara’da kalması için epey uğraşırlar. Fakat o, hiçbirinin sözünü dinlemez. Doğruca İstanbul’a gider. Babasının Cevizlik’teki evine iner. Dedesi Nâzım Paşa 1926’da ölmüştür. Hikmet Bey, oğlu solcu olduğu için işinden çıkarılmıştır. Kadıköy’de Süreyya Paşa Sineması’nın müdürlüğünü yapmaktadır. Kazancı azdır. Nâzım Hikmet’in bir iş bulması gerekmektedir.

Gazetecilerle yaptığı bir konuşmada, Türkiye’ye hem “gıyâbî mahkûmiyetlerini temize çıkarmak”, hem de “halk, işçi ve köylü edebiyatı neşretmek için” geldiğini, “burada Sol Cenah (Sol Kanat) isminde bir mecmua çıkaracağını” belirtir. Bu adı niçin seçtiğini ise şöyle açıklar:

“Rusya’da edebî bir mektep vardır. İsmine Sol Cenah derler. Bunları fütürist diye anlamışlardır. Halbuki sol cenahçılar konstrüktivisttir. Ben bu mektebe mensubum; bunun taammümünü istiyorum.

Asım Bezirci

Nâzım Hikmet
–yaşamı, şairliği, eserleri, sanatı–
Evrensel Basım Yayın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here