Nerelisin? Zafer Köse

“Zafir’in ve Halime’nin yaşadıkları hayat nasıl “döküntü” kelimesinin anlamını değiştirebiliyorsa, bu hikaye de okurun kafasındaki “Nerelisin?” sorusunun anlamını değiştiriyor. Bu sorunun, bu memleketteki anlamını netleştiriyor.”
Zafir, hep örnek aldığı on beş yaşındaki ablasının ardından düşe kalka koşuyor. Ama yetişmekte zorlanıyor. Ablası, elinden tuttuğu en küçük kardeşini peşinden sürüklediği halde, çok hızlı ilerliyor.

Böyle kaçmak konusunda deneyimli gibiydiler. Anne babası o kadar çok anlatmıştı ki onlara. “Muhtarın adamları gelirse” demişlerdi, “bizi alıp zorla götürürlerse, hiç oyalanmayın!” Hiçbir şey düşünmeden, yanlarına eşya falan almak için zaman kaybetmeden, evden çıkıp karşı tepenin arkasına koşmaları gerektiğini biliyorlardı. Yine de ablası, çabucak bir çıkın hazırlamıştı. Sanki alışkındı.

 

Şimdi, tepeye doğru koşan Zarif’in ellerinde ağırlaşıyor o küçücük çıkın. Kapısı kırık evlerine dönüp bakmıyorlar. Sadece koşuyorlar. Düşünmüyorlar. Ermeni olmaları neden sorun ediliyor, bilmiyorlar. Kuşaklardır yaşadıkları köylerinde, daha önce böyle bir dert yoktu da neden şimdi var? İnsanlar neden birbirlerini kovuyor, öldürüyor? Kollarından, bacaklarından atlara bağlayıp, neden bedenleri parçalıyorlar?

Tepeyi geçince koşmak kolaylaşıyor. Uzaklarda, grup halinde yürüyen insanlar var. Sanki daha önce görmüş gibiler onları. O kadar çok dinlemişler ki annelerinden. Kağnılar, yanına eşya alabilmiş olanlar, kucaklarda bebekler. Yırtık ayakkabılı, yalınayak, ince giysili, eski mantolu insanlar. Anne babası olmayan çocuklar da var, çocuklarını kaybetmiş büyükler de. Bunlar Türk. Başka bir köydeki Ermenilerden kaçıyorlar.

Gidip bu gruba katılıyorlar. Günlerce yürüyorlar. Yorgunluk, açlık, keder… Ve korku!

Aralarına katıldıkları insanlara, kendilerinin Ermeni olduğunu söylemiyorlar. Öyle büyük bir düşmanlık yaratılmış ki, kendilerini ancak Türk sanırlarsa aralarına kabul edecekler.

Kimse sormuyor onlara Türk olup olmadıklarını. Soramıyorlar. Çünkü bu çocukları aralarından atmaya vicdanları izin vermiyor.

Ama birbirlerine seslenebilmek için, kendilerine yeni isimler bulmaları gerekiyor. Ablası kararlaştırıyor; Zarif’in adı artık Halime oluyor.

Hiç de kolay değil yola devam etmek. Yollar, katilleşen insanlar gibi acımasız. Ermeniler, Türkler, Ruslar gibi; milliyetçileşen, ırkçılaşan insanlar gibi.

Karlı, dikenli, taşlı yol kenarlarında terk edilmiş insanlar gözüne çarpıyor, Halime’nin. Hastalananlar, küçük çocuklar, yaşlılar. Bazılarının yanlarına birkaç parça yiyecek bırakılmış. Onlar birazcık daha yaşayacak. Halime fazla bakamıyor onlara. Kimse bakamıyor. Yanlarından geçtikleri acılı insanları ve başkalarının dertlerini görmemeyi öğreten koşullarda yaşıyorlar. Vicdanları körelterek, düşünmeyerek, aldırmayarak soluk alabiliyorlar.

Kelimelerin anlamları da değişiyor. Zarif’in hayatında sokaklardaki sahiplenilmeyen kedi ve köpek gibi canlılar için kullanılan “döküntü” kelimesi, Halime’nin hayatında yol kenarlarında terk edilmiş insanlar için de kullanılıyor artık.

HAYAT DEVAM EDİYOR

Sorunlar, kendilerine uygun çözümlere ulaşıyor. Önce Halime’nin ablası evlendiriliyor. Başka bir gruba katılıyor böylece abla. Batı illerinden birine doğru ilerleyen, oralardaki tanıdıklarına ulaşmaya çalışan insanlarla birlikte devam ediyor hayatına.

Halime, yola çıktıkları günkü ablasının yaşına geliyor. O da evleniyor. Göçleri taşıyan kağnının tekeri kırıldığı için yola devam etmeyip Kırşehir’e yerleşen bir ailenin üyesi oluyor böylece. Açlık, yokluk devam ediyor ama hiç olmazsa artık bir evi var. Üstelik kardeşini de yanına almasına izin veriyorlar.

Bir gün, kocası, Halime’ye iyi bir haber veriyor: İstanbul’a gitmekte olan geniş bir aile, Halime’nin kardeşini yanına almayı kabul ediyor. Karnının doyacağı, iyi bakılacağı bir aile.

Ve yıllar geçiyor, savaşlar bitiyor, cumhuriyet kuruluyor. İnsanlar çalışıyor, seviniyor, ağlıyor, gülüyor, yaşlanıyor… Halime, hiçbir zaman öğrenemiyor kardeşinin ve ablasının nerede olduğunu.

Başka şehirlere taşınanlar da oluyor, başka şehirlerden sokaklarına komşu gelenler de. İlk tanıştıklarına “Nerelisiniz?” diye sorma alışkanlığı iyice yaygınlaşıyor. Zaten önceden beri olan bir alışkanlık bu. Toprakları hızla küçülen ve “dışarıda” kalanların merkeze doğru göç ettiği bir imparatorluğun insanları bunlar. Onlarca yıldır, ayrıldıkları memleketlerini merak edenlerin ülkesi. Belki yeni karşılaştıkları biri de oralardan ayrılan bir ailenin çocuğudur. Belki birbirlerinin ailesini tanıyorlardır. Belki paylaşacakları bir hasretleri vardır.

Hiç görmediği yakın bir akrabasını şans eseri bulanların hikayesini, çevrenizde mutlaka duymuşsunuzdur. Belki de hiç tanımadığınız, dedenizin veya ninenizin kardeşinin torunları gelip sizi bulmuşlardır. Başörtülü bir kadın, sakınmasız hareketlerle boynunuza sarılmıştır. Kardeşçe.

İŞTE O HASAN

Halime’nin çocukları ve torunları oluyor. Torunlardan birinin adını Hasan koyuyorlar.

Herkes Halime’nin Ermeni kökenli olduğunu bilse de, kimse bu konuda konuşmuyor. O da hiçbir anısını anlatmıyor. Ta ki Hasan büyüyene kadar.

Sol dünya görüşü nedeniyle torununun devletle arası açılmaya başlayınca, onun değer yargılarının farklı olduğunu hisleriyle anlıyor Halime. Bir gün, bir Anadolu ağıdı gibi tane tane, uzun uzun hayatını Hasan’a anlatıyor. Hasan Kıyafet’e!

Kıyafet, kırk kitap yazdıktan sonra, ancak 2010 yılında yazabiliyor ninesinin hikayesini.

BİR İTİRAF

2005 yılında, Yalova sahilindeki bir çay bahçesinde, Hasan Kıyafet’le tanışmıştık. Henüz hiçbir kitabı ve yazısı yayımlanmamış olan bana, talebim üzerine önerilerde bulunmuştu.

Doğrusu, buluşmamızın ilk dakikalarında nereli olduğumu sorunca biraz yadırgamıştım. “Nerelisiniz?” sorusu, kökenine göre insanları değerlendiren anlayışlardan dolayı, bende olumsuz bir duygu yaratıyordu.

Kitaplarından tanıdığım, dünya görüşünü bildiğim Kıyafet, o anlamda soruyor olamazdı bu soruyu. Üzerinde pek durmadan konuyu geçiştirmiştim.

Hasan Kıyafet’in öykü kitabı Düş Bahçesi’ni okurken, yıllar önce o çay bahçesinde “Nerelisiniz?” diye soran sesini tekrar duydum. “Tekrar” demek doğru değil, asıl bu sefer duydum onu.

Zafir’in ve Halime’nin yaşadıkları hayat nasıl “döküntü” kelimesinin anlamını değiştirebiliyorsa, bu hikaye de okurun kafasındaki “Nerelisin?” sorusunun anlamını değiştiriyor. Bu sorunun, bu memleketteki anlamını netleştiriyor.

Evet, Barış Manço’nun bir şarkısında dediği gibi, “bu dünya benim memleket”. Ama biz bu memleketliyiz. Hasan Kıyafet ise, bu memleketin bir yazarı.

Zafer Köse
11-11-2014, http://ilerihaber.org/

Düş Bahçesi – Hrant Dink’ten Mektup Var, Hasan Kıyafet, Mavi Yaka Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları, Yazarlarımızın son çalışmaları
Yarım Kalmış Bir Şarkı (Bobby Sands, IRA ve Açlık Grevi) – Denis O’Hearn

Bu kitapta, uzun bir açlık grevinde hayatını kaybeden IRA militanı Bobby Sands’in hayatı ve mücadelesi anlatılıyor. Bobby, yirmi yedinci yaşını...

Kapat