Yalana Karşı Duran – Zafer Köse

Bir deprem olur bir yerlerde. İnsanlar enkaz altında kalır, umutlar ezilir, hayaller yıkılır. Felaketle ilgili haberleri duyarsınız, okursunuz. Çeşitli rakamlar ulaşır size. Bir sürü görüntü, açıklama, yorum…

Bir adam işsiz kalır bir yerlerde. İş ilanları takip edilir, yaşama hevesi azalır, akşamları eve gitmek zorlaşır. Çeşitli rakamlar ulaşır size. Bir sürü görüntü, açıklama, yorum…

Bir çocuk ağlar bir yerlerde. Hıçkırıklar bastırılır, babanın neden kızdığı anlaşılmaz, çocuk suçunun ne olduğunu bilemez. Anne babasına ulaşan rakamlardan da bir şey anlamaz çocuk. Bir sürü görüntü, açıklama, yorum…

Çok şey yaşanır hayatta. Ama bunları sadece haber alarak bilemezsiniz. Hatta bizzat yaşamak bile, hayatın gerçeğini anlamak için yetersiz kalır, edebiyat olmayınca.

Aslında bütün çözümlerin yaşanan sorunların içinde olduğunu, zaman ve mücadelenin her engeli aşacağını, insanın en büyük gücünün umut edebilmek olduğunu bilmenin, hayatı o şekilde görebilmenin bir yoludur edebiyat.

Ama her “edebiyat” böyle değil. Nasıl ki onca televizyondan, radyodan, gazeteden gelen haber bombardımanı, hayattan habersiz kalmanızı sağlayabiliyorsa; nasıl ki okullardaki onca edebiyat dersi edebiyattan uzaklaşmaya neden olabiliyorsa, nasıl ki onca köşe yazarını okumak insanları düşünemez hale getiriyorsa, bunca yayınevi ve yazar da, edebiyatın hayatınızdan çıkmasını, gerçekliğin sizden uzaklaşmasını sağlayabiliyor.

BAŞTAN BERİ

Edebiyatta gerçekçiliğe, ancak gerçekliği yeniden yaratarak ulaşılabiliyor. Hayat ancak hayatı yeniden yaratarak anlaşılabiliyor. Üreterek anlatılabiliyor, paylaşılabiliyor.

Gerçekçilik derdi olmayınca, “yaratıcılık” denen şey, ilginçlik yapmakta ve dikkat çekmekte aranıyor. Öyle olunca da, kendi iç kurgusuna dikkat çeken, oyun oynayan, (sadece) eğlendiren ürünler; hayattan kopuk, insandan uzak bir edebiyat baş tacı yapılıyor.

Adnan Özyalçıner, Türkiye’nin gerçekçi edebiyatçılarına bir örnek. Onun gerçekçiliği, sınıf bilinciyle ve toplumcu bakışla yazdığı 1971 tarihli Yağma veya ondan altı yıl sonra yayımlanan Gözleri Bağlı Adam adlı kitapları ile başlamıyor. Onlardan çok önce, 1960’ta yayımlanan ilk kitabı Panayır da öyle nitelenmeli. O, toplumcu bir yazar, ama önce gerçekçi bir yazar. 1953’te ilk öyküsü yayımlandığından beri öyle.

Özyalçıner’in edebiyatçı tavrı, en baştan beri, gücünü ve güzelliğini hayatın gerçeğinden alan, yüreğini gerçeklerden yana koyan bir tavır. Söyleyeceği sözünü, anlatacağı hikâyesini hayatın içinden alıp buna uygun bir biçim yaratma uğraşıyla ilerleyen bir yol, onunki. Yalana gereksinim duymayan, duru, derin bir ses, aradığı.

1958’de yazdığı bir öyküsü, Özyalçıner’in halen devam ettiği yola bu şekilde çıkmış olduğunun kanıtlarından biri olarak görülebilir: Alt Ucu.

Diğer öykülerinde olduğu gibi Alt Ucu’nda da amaç, insanlara haber vermek, bilmedikleri, düşünemedikleri başka dünyaları tanıtmak değil. Zaten yaşadıkları, belki de fazla içinde oldukları için insanların algılayamadıkları hayatı, yani yaygın olarak yaşanan gerçekliği, sözcüklerle kurulmuş bir dünyada yeniden yaratmak…

“Bilinen”, Özyalçıner için en önemli meselelerden biri. Onun ana konusu, içinde yaşayanlar tarafından kanıksanmış ve bu nedenle artık bilinemez hale gelmiş olan hayat. Fazla yakın olduğu için sağlıklı şekilde görülemeyen, fazla bilindiği için bilinemeyen…

İşte böyle, fazla bilindiği için bilinmeyen görüntüler canlanıyor Alt Ucu’nda. Çukurda fabrikalar, yokuşta başıboş köpeklerle kırpık sesli horozlar… Küçük dükkânlar, simitçi, çayevleri, nalbant, taşra otobüsleri… Bunlar arasında yaşayan bir adamın hikâyesi anlatılıyor. Ama sadece bir kişinin hikâyesi olarak değil, aynı zamanda dönemin, hatta hayatın hikâyesi olacak şekilde anlatılıyor.

Böyle bir sonuç, ancak doğru yerde duran, hayata doğru açıdan bakan edebiyatçılar için mümkün olabiliyor.

Özyalçıner’in anlatımı, zaman içinde değişmiş, bazı aşamalardan geçmiş de olsa, yapıtları farklı görünüşlere bürünmüş de olsa, en temeldeki hayata dair söz söyleme, hayatın hikâyesini anlatma uğraşı hiç değişmedi.

GERÇEKLİĞİN SESİ

İnsanların ne yaşadığını anlamadan yaşayıp gitmelerinde, elbette yalana gereksinim duyan bir sistemin çeşitli enstrümanları da görev yapıyor.

Televizyon ve gazeteden haber almakla yetinen edebiyatsız dünyalarda, kişilerin hayatla kurduğu bağlantı da eksik kalıyor. Bu bağ eksik kalınca, duygu paylaşımı, diğerkâmlık oluşmuyor.

Örneğin, doğal afetlerin neden meydana geldiği ve onların neden en çok yoksulları vurduğu, öyle felaket günlerinde bile insanların nasıl olup da sadece kendi başlarının çaresine bakacak bir ruh halinde yaşadıkları sorulmuyor. Aynı şekilde, hayattaki yoksullukların, işsizliklerin, suçların nasıl ve neden üretildiği, içinde yaşanan sistemle bu konuların ne kadar ilgili olduğu sorulmuyor…

Edebiyatçı anlatmazsa, hayat nasıl bilinebilir? Yalana dayanan iktidarlar nasıl sarsılır?

Gerçeğin sesi her zaman bastırılmıştı. Eskiden daha çok zorbalıkla, hapisle, sürgünle yapılıyordu bu bastırma işi. Artık daha çok “piyasa” ile yapılıyor. Zorbalığın türü değişti. Daha doğrusu, çeşitlendi. Manipülasyon, reklam, moda var artık. Kanaat önderlerinin yönlendirmesi sonucu yapılan tercihlerin “özgür tercih” olduğu yanılsaması var.

Yalana karşı gerçeğin sesine sahip çıkmak, bugün eskisinden de önemli.

Özyalçıner, hayatın gerçekliğini yeniden yeniden kurgulayıp anlatırken, aradığı sesi daha ilk öykülerinde büyük ölçüde bulmuş bir usta. Yalana gereksinim duymayan, duru, derin bir ses…

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

Sanat Cephesi, sayı: 36

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat Akımları, Eleştiri Kitapları, Makaleler, Öykü Kitapları, Yazarlarımızın son çalışmaları
Dresden’in saatleri, Uwe Tellkamp’ın Kule’si üzerine – Fredric Jameson

Sosyalizme bağlı olan hiç kimse Doğu Almanya’nın kaderine ve tarihine kayıtsız kalamaz. Şimdiye kadar Doğu Almanya ekonomik ve politik olarak...

Kapat